Kızacak bir şey yok, bazen bir şeyi o ka ...

Görkem Kaya
145

ŞİİR


0

TAKİPÇİ

Kızacak bir şey yok, bazen bir şeyi o kadar çok istersin ki senin zannedersin sonunda.

Silelim gitsin tüm yazdıklarımızı, en son cümleler olsun varsın bunlar. Kendimize inat şiir gibi değil de düz yazı olsun bu sefer. Kendimiz olalım kendimize ve sevdiklerimize rağmen. Diğer tüm izlerimizi silelim bugün, gizlenelim sessizliğe…

İstanbul nasıl da sinmiş bu gece, ne sessiz, ne renksiz. Sanki içine kapanık bugün, sanki biraz durgun, biraz yorgun. Hadi boş ver kalk İstanbul, hazırlan… Göç mevsimidir artık. Topla semalarındaki uçurtmaları… Söyle, geceleri küçük lambalar takmasınlar artık uçurtmalara. Yıldız taklidi yapmasın hiçbir uçurtma! Kim bilir kimin göğünde artık dün gece baktığımız yıldızlar.

Zorla da olsa, ite kaka da olsa kalkar İstanbul yaşadığı deniz ikliminden. Geriye kocaman bir çukur kalır, Anadolu’nun artık bir gamzesi olur.

Bir ufak çocuk keser yolunu elinde üç parça ip, yüzü ağlamaklı.
- “Ne oldu” der Istanbul, “Neden yüzün asık? ”
- “Tutamadım…” der çocuk, “Uçtu gitti uçurtmalarım…”
- “Boş ver…” der İstanbul, “Tut sen elimi.”

Her ayrılığa iliştirilmiş posta pulu gibi sımsıkı yapışır istanbul’un eline çocuk.

İstanbul ve çocuk tayini kendilerinden uzaklara çıkmış iki hane-i berduş.

Pek bir buruktur çocuk... Dayanamaz İstanbul bir martı çıkartır cebinden, “Bak…” der “Zamanında sen bunu bir filmden çalmıştın hani şiirlerinde kullanmak için, al onu şimdi.”

Omuz silker çocuk, başını önüne eğer. Zavallı martı süzülürken özgürce birden cansız düşüverir PTT çukurunun içine.

“Tamam.” der İstanbul, tam göğsünün üzerindeki cebine uzanır ve “İşte! ” der, “Hep sırtını yasladığın Galata Kulesi. O da bizimle gelsin.” Çocuk elini kurtarmaya çalışır “İstemem.” der.

Cihangir’de bir kahve olur kule, duvarında bir çocuğun ufak el iziyle.

Kız Kulesi’ne ilişir gözü İstanbul’un ama durur o an “O, çoktan bıraktı gitti bizi, şişesi tam üçyüzelli milyonluk bir şarap için…” der sessiz.

Ceplerine bir daha bakar İstanbul, çocuğu neşelendirecek ne bir avuç arnavut kaldırımı ne de el ele bir sevgili kalmamıştır ceplerinde. Gözleri yorgun denizine bakar İstanbul.
Yürürler bir süre sessiz, sınırsız…

Sessizliğe alışık değildir İstanbul, dayanamaz tekrar sorar cocuğa; “Seni neden sürdüler kendinden? ”

Çocuk dişlerini sıkar ağlamamak için titrek küçük çenesi ile… “Benim değilmiş başkasınınmış uçurtmalar.” der.
İstanbul’un yaşlı eli başına uzanır çocuğun, “Olsun.” der, “Yenisini yaparsın.” Çocuk kızgınlıkla elini bırakıp İstanbul’un, ondan uzaklaşarak yol kenarına doğru yürür ve oturur toz toprak yola. İstanbul’un içinde son kalan ahşap evlerden biri daha yanar…

Gider yanına oturur cocuğun. “Bak.” der, “Kızacak bir şey yok, bazen bir şeyi o kadar çok istersin ki senin zannedersin sonunda. Bunu yaşayan ilk değilsin, muhtemelen sonunculardan birisin sadece. Sen yine de düşün belki bir gün yine yaparsın, yine ucurtursun uçurtma.”

Çocuğun gözlerinden istemsiz yaşlar süzülür ama sesi titremeden anlatır kendince.
“Ben hiç uçurtma uçurmadım daha önce, o yüzden başlarda biraz zorlandım hatta bir iki kere dala taktım hatta ipin uzunluğunu bile ayarlayamadım. Ama sonraları dans eder gibiydi, rüzgarında salınıyorduk birlikte, doruka sarıldık hatta en doraya bulandık, en mutlu zamanımızdı o günler. Hayaller bile kurduk geceleri ufacık ampuller takacaktık, gökte dolaşırken herkes bilecekti bu yeni takım yıldızını. Bizim takım yıldızımız olacaktı yani aile gibi olacaktı hep birlikte yani.

Sonra bir rüzgar çekiştirmeye başladı, o çekiştirdikce ben de tuttum ipi sımsıkı, sonra daha hızlı çekti rüzgar, biraz elim kanadı ama hiç bırakmadım ipi. Fakat sonra sonra anladım ki benimle değil rüzgar ile dans ediyordu onlar, mutlulukları benimle değil rüzgarlaydı ve ben şimdi sadece onları göğe hapsediyordum. Hınzır yavuz bir rüzgar çekti çekti çekti… Tutardım daha biliyorsun İstanbul, tutardım sonuna kadar ellerim kan çanağına döneceğini bilsem tutardım ama onlar gitmek istiyorlardı artık. Yaprak bile kıpırdamayan bir yaz akşamı emaneten gelmişti tek başına koynuma, aylarca koyun koyuna ten tene yaşadıktan sonra fırtınanın koptuğu bir kış akşamı sağanak yağmurla gittiler üç kişi. Elimi kaldırdım dur mu desem, hoşça kal mı bilemeden gecip gitti gece. Sabahını biliyorsun içim de bana yer kalmayacak kadar özlem doluydu, bu yüzden beni de senin gibi kendimden sürdüler gittiğin yola beni de kattılar.”
Sustular bir süre geride kalanların karmaşasını düşündüler sessizce.
………………………………………………………
- Yine yağmur mu yağıyor İstanbul?
- Evet…
- O zaman şimdi reyhan kokar değil mi İstanbul?
- Evet, reyhan kokar tüm şehirde. Gülümsetiyor seni de değil mi?
- Evet….gülümsetiyor beni de.

“Anlaşıldı durum küçük çocuk, sana geri veremem o uçurtmaları onlar senin değil ama bunu al.” der ve ince bir makara ipine tutturulmuş şeytan uçurtmasını cebinden çıkarıp uzatır. Çocuk gamzesi ıslak bakar İstanbul’a.

İstanbul; şimdilik belki ulaşamazsın özlem ile doruka, doraya ama hatırlarsın yaşananları hep, hep hayallerini kurabilirsin özgürce rüzgarsız bir iklimde…

Görkem Kaya
Kayıt Tarihi : 19.1.2010 15:10:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!

Görkem Kaya