Biliyorum sende bana kırmızısın
Önce sarı sonra yeşil
Maviyi de gördüm cennetimde
En sonunda kırmızı
Sessizliğimiz, çaresizliğimiz kırmızı
Çişini tutmaya çalışan çocuğun yüzü gibi
Günahımız umudumuz kadar
..
karanlıkta üç ışık
sarı ışık
mavi ışık
ama ama kırmızı ışık...
bir gün yırtılır mı karanlık?
karanlığı deliyor üç ışık
..
Kaç yılda unuttuk aslımızı
Ne kadar sürecek bu kara yazı
Kaç ana yüreğine daha düşecek bu sızı
Ah Türkiye'm senin kanın ne kadar kırmızı
Yalın ayak söndürdük biz ateşli alazı
Gerçekleşmedi o arsız düşmanların niyazı
..
Sen kadar kırmızı, ben kadar soğuktu hüznüm.
Ve gece beni ısıtamayacak kadar sıcaktı.
Sense beni duyamayacak kadar tenha.
Bir ütopyaydı seni icimde büyütmek.
Sevgini, tenini ve kırmızıyı.
Ama seni hissedemeyecek kadar griydim.
..
Rengim turuncu
Her gün batımı boyarım ruhumu turuncuya
İçinde biraz sarı, birazda kırmızı var.
Sarı hüznümdür kırmızı sevdam...
Boyarım kendimi turuncuya gün kızıla dönerken
Bir yanım hüzün olur bir yanım aşk
Olmuyor aşk sade kırmızı
..
K A N K I R M I Z I İ H A N E T
(DÜŞÜNGÜLÜ ELEŞTİRİ)
‘Erkekler nefislerine karşı o kadar acizlerse
kadınlara üstünlük taslamasınlar.’ Kitaptan.
..
Kırmızı bir fotoğraf karesiydi bizim aşkımız
Ellerin ellerimi sarıyor, bir gece sabahı buluyor
Şafak söküyor, içimden gelen duygularla ufukta
Uzağında hayatın, içinde sevdanın, tebessümünde hayatın
Kırmızı bir güneş alacasındaydı bizim aşkımız
Sessiz kalan şehir üstüne çöken duman ışıksız buhran
..
Bir kadeh şarap içtiğim.
Şarap kadar kırmızı,
Kadeh kadar zarif,
Bir kadar tek,
İçtiğim kadar benim.
Tek zarif kırmızı benim.
..
Umutlar uçuşur gökyüzünde,
bulutların ardına
ve güneşin sevecenliğine
kendini bırakır.
bir yudum su isteyişine.
içer...içer...ama duyamaz
kırmızı bulut olsa su
..
Kırmızı çamurdu okulun yolları,yağmur sonrası pabuç değil naylon giyerdik,yinede yapışmış kalmış ayaklarımıza,
yapışmış hayatlarımıza,
yapışmış kalmış anılarımıza ilk gençlik,
kırmızı çamur,al yanaklı kızlar,pazaryeri turşucusu,kısmet havuzu, kaçak sigara molaları.
Çoktan geçtik derken biz o yolları,bir de bakıyorum ki hala geldiğimiz yerdeyiz...
Mücahit Gülbaş /28.06.2008
..
Kırmızı gül BAYAN beyaz gül ise ERKEKTİR.
Erkek hep kırmızı gül sunarken kadına,
aşkını sevgısi ilan eder.
Bayan beyaz gül verırken erkeğe senınle.
bir ömür seveceğıme beyaz kefen giyeceğım.
taki ölünceye denk kadar der
..
Büyük şehirlerin kalabalıklarında(kırmızı ışıktan geçerken mesela) kaybolmayı seviyorum, yabancı bir evde küçücük odamda seni hatırlatan altı çizili kitapları okumayıda...
Yanlış otobüslere binip kaybolmayı seviyorum, sonra birden inip bilmediğim bir yerinde en yakın çiçekçiyi seviyorum...seni hatırlatan
Büyük şehirlerde yalnızlaşan aşkları seviyorum, büyüyen aşkların eski acılarını seviyorum.
Elindeki çiğdeme sımsıkı sarılan, durakta bekleyen, karşıdan karşıya geçenleri seviyorum. Dondurucu soğukta dışarıda sigara içenleri seviyorum,soğuktan al olan kırmızı yanakları seviyorum...kırık gizli bir kırmızı gülüde yanaklarına benzeyen.
Bir yol kenarında öpüşen liselileri (yol kenarında olmaz ama) seviyorum. Karda olsa her yer, ekside olsa seni düşündükçe içimin ısınmasını seviyorum...
Nefesin gibi kokan Karanfil sokağı, yıldızlar gibi parlayan Tunalı Hilmi yi seviyorum.(Gözlerinde yıldız yıldız) Sakarya Caddesinden geçip Kızılay ın göbeğinde kendimi bulmayı seviyorum,
..
Pembe bir beren vardı ilk buluşmamızda ve onu tamamlayan siyah atkınla pembe eldivenlerin,soğuktan solmuş pembe yanakların,yüreklerimizde beraber çevirdiğimiz temiz bir sayfa...Omuz omuza yürürken tutamazdık oysa ellerimizi utancımızdan.Hayallerimiz vardı aynı sıralarda çözülmeye hazır problemlerle başlayan,aynı şehirlere taşınan.Mutlu olmamız için yetiyordu bu sokakları birlikte arşınlamak,izlerken dalgaların bizi karşılayışını simidimizin buğusunda dans eden martıların şarkılarını dinlemek,otobüste yanyana oturmak.Soğuktan kızaran kulaklarında salıncakta sallanan bir çocuk gibi keyifli duran küpelerinin aynı ritimle salınımları,dönüş yolunda gözlerinde izlediğim sırtında çantası okula giden küçük kız,örgülü saçlarında uçuşan kelebekli tokalar ve kırmızı çoraplarını saran üstü fiyonklu siyah ayakkabıları...Ayaklarının altında ufak bir iskemle mutfakta bulaşık yıkama,tuzunu atmayı unuttuğu ilk yemek yapma girişimi.Ve kurduğun ilk hayal; imrenerek baktığın yüreğinde ilk defa somut olarak beliren sevginin öğretmeninle kesişmesi,öğretmen olma hevesin.Eve dönüşlerde anlatmadan gözlerimizde izlediğimiz,alt yazısız hikayeler.Ürkek ceylanların keşfe hazır bölgelerde her türlü riski göze aldığı umut yolculuğuydu düşlerimiz.Parmaklarına dolanan pamuk şekeri,ikiye böldüğümüz kağıt helva ve sana ilk aldığım o kırmızı gül,biliyorum duruyordu hala kurumuş bir şekilde defterinin arasında.O son mektubundaki yalnızlığının sesi çınlıyordu hala kulaklarımda ve uzak diyarlardan gelmese de kokun insan hissedince huzurla karışık bir sıcaklık esiyor damarlarında.
Bir alo sesi duyabilmek için beklenirken kontörlü telefon kapılarında sadakatin saati vuruyordu on ikiyi,karışıyordu ayrılık uzaklığın getirdiği rüzgara.Yıllar sonra yine aynı sahile doğru yol alıyorum.Kulağında küpe bulunan delikanlı elinde birasıyla sarılmış bir kıza,martıların yerini almış karabataklar.Saçları uzun bir başka çocuk pembe gömleğiyle elinde cep telefonu yürüyor uzun adımlarla,bir araba yanaşıyor sahilde oturan iki kızın yanına,onlarda binip gidiyor kısa süreli bir sohbetten sonra.Anıları doldurup cebime ilerliyorum telefon kulübesine,cebimden çıkarıyorum jetonu belki sesini duyarım umuduyla.Kulübelerde değişmiş,jetonların yerini almış kartlar; bir jetona bakıyorum bir de sana o ilk çiçek aldığım yere.
Miadı dolmuş ve tedavülden kalkmış artık eski duygular.Siyah beyaz yalınsız ve yalansız hayaller yenik düşmüş gönüllerdeki renkli halisülasyonlara.Bense hala aynı siyah beyazlıkta,anılar hep ceplerimde,çünkü analogtu benim sevdam hazır değil dijitale...
..
Dünya bir tarafa,
Kırmızı papuçlarım diğer tarafa
Sen yoksun yüreğim yansa da
Kırmızı papuçlarım var ya
Onlar en büyük teselli bana
Feride Ayhan
..
adam kırmızılıydı
kırmızıydı kadın
kızıllığa soyundular
kırmızı kaldılar
ağlarken kırmızı
döküldü gözyaşları
..
Neden yeniliyorum sana? Neden unutamıyorum dünlerimi? Bu gün zamandaki hangi zehri tadıyorum? Yarın hangi zamanda olacağım ve zaman denilen zehirde nasıl öleceğim?
Hangimiz karşı koyabildi, kim yenilmediki zamana? Zehirli bir hayatın içindeyiz ama hangimiz bunun farkında? Zaman bize neler kazandırır? Ya da yüreklerimizden neleri alır götürür? Bütün bunların hepsinin cevabı var. Fakat en doğru gerçek şudur ki: zaman zehirlidir…
İçine alabildiği hayatları sürükler peşinde… Geride kalanlar mühim değildir zamanca,bizim vazgeçilmezlerimiz olsalar bile…
Hatırlarım bugün; Dedem, bana,yedi yaşımdayken bir kırmızı bisiklet almıştı. Sevinçliydim. Zamanın zehrini henüz fark edememiştim.Bu gün bu dünümdeki,bu sevincimi hatırlarken, zamana yenildiğimi fark ediyorum. O küçücük kalp yok, o sevinç yaşanmıyor artık… Çünkü zaman zehiriyle olgunlaştırıyor insanı. Bu gün bir kırmızı bisikletim olsa ne kadar sevinebilirimki? Yarın oğlum yedi yaşına geldiğinde onunda kırmızı bisikleti olacak mı? Ya da o nelere sahip olunca, benim yedi yaşında yaşadığım o eşsiz sevinçle karşılaşacak? Daha önemlisi zaman, onu ne şekilde mutlu edecek.Tüm bu çelişkili sorular hem oğlumu (bu gün her ne kadar farkında olmasa bile) hemde beni hatta bütün insanlığı zehirlemekte…
Hangimizin elinden bir şey geliyor? Hangimizin ‘’keşke’’ leri yok? Hangimiz gelecek kaygısı olmadan rahatça gülebiliyoruz? Zamanın zehrine hangimiz kapılmadık?
Evet zaman… Zehrinle yoğrulmuş bir yüreğim…Bir kere içine almışsın beni, bizleri…Güçlüsün, yenilmezsin. Ama şunu söylemeliyim: dünlerimden çok acılar aldın,çok mutluluklar çaldın.Yarınlarımda keşkeler olmayacak.ileriye doğu her adım atışımda ‘’bir dahaki sefere’’ diyeceğim.Geriye dönüp seni yenemem. Ama bu günümde ve gelecekte zehrinden koruyabildiğim kadar korurum kendimi.Her şeyin ilacı değilsin, sen bir zehirsin.Tedavisi olmayan, panzehiri bulunmayan!
..
“Başarımız için; hesap verdiğimiz bir değerimiz olmalı: kusurumuzu büyüklerimiz fark eder! ”
“Dinlediğimiz şarkıların/türkülerin ve okuduğumuz kitapların çoğunluluğuyla kalplere insen! ”
“Başarımız için bazı koşulları öne sürerek; kendi varlığımızın mana keşfini erteleyemeyiz ki! ”
“Hangi korkun, herhangi bir kitaba karşı tanışıklığına engel; korkuların kâr bırakmaz kardeş! ”
******
..
Yürürken yaşamıyor gibiyim adımlarımı sonsuz uzanan hiçliğin içinde atar gibiyim. İnsanlara görünmüyor gibiyim, insanlar görmüyor gibi beni. Yokluk bende tanımlıymış gibi, yokluğu tanımlayan tüm kelimeler bir uzvummuş gibi.. Tanrı yalnızca bir sesin uçurumlarda yaptığı yankıymış gibi, koca bir yanılgıymış gibi. Zaman ise korkunç görünen sis.. Hiç yaşamıyor gibiyim, annemin karnında hiç çarpmamış gibi kalbim.. Kalbim… O kendini bilmez, sürgün edilmiş, kirli, gri sakallı yaşlı bilge... Kalbim.. O bana ihanet eden hain… Tanrıların lanetleyip içime attığı karalar giymiş azap meleği.. Ve çoğu zaman da hüznün şehrinden kaçıp sevdanın şehrine yelken açan tek gözlü korsan.. Ki, gemisinde getirdiği hüzün incilerini sevdanın toprağına dağıtır canhıraş acı çığlıklarla. Kalbim… İsyan edip çıplak yamaçlarda savrulan ve kaydı dünyanın kara kaplı koca defterine geçmemiş olan bir gerilla... Hiç olmadık bir vakitte yakar ateşini dağ başlarında ve atar kendini hiçliğin boşluğuna. Cesedini, son umudunu da tanrılara satmak üzere olan bir kartal alır, diriltir yavrularının karnında.
Zamanın en sararmış, en eski güncesinin bir sayfasındaymışım gibi... Düşmanına saplanmayı bekleyen keskin bir kılıcın üzerindeki kan lekesiymişim gibi, soluk soluğa kalmış cengaver bir atın yelesinde dolaşan çöl tozuymuşum gibi.. Kalbim ise atın dizginlerini elinde tutan kara peçeli savaşçı ve kimliğinden sıyrıldığı vakitlerde atın ayağındaki nal… Zaman güncesini birkaç asır daha geriye çevirdiğinde uzun ince, derisi çekilmiş elleriyle kıllı yaratıkların gözündeki çiğ damlası oluyor kalbim. Ciğeri oyulmuş kayaların sert tenine taşın soğukluğuyla çizilmiş resim oluveriyorum ben de.. Ki, çığırtkan dili oluyorum o vakit mağara adamlarının… Kan kırmızı dillerinde akmak için çırpınıp duran anlamsızlıkların adlandırılmış heyecanı oluyorum… Her çizgide biraz daha tamamlanıyorum ve her çizgide biraz daha ulaştırıyorum onları zamanın güncesindeki ak sayfalara..Onlar beyaz gecelere yaklaştıklarını sandıkça ben yitiyorum bir nebze.. Kalemine takılan bir engel, kalemini yolundan şaşırtan kötü sıfatı oluyorum zamanın, beyaz geceleri beyaz kılmak adına, kıllı mağara adamlarının umutlarını yakmamak adına… Ve zamanın güncesinde sayfalar ilerleyip asır oldukça her asır beni içinde taşıyor sır diye. Zaman yüzündeki kırışıklığı belli eden bir gülümsemeyle çevirirken sayfaları güncenin bir yerinde kalmış bir insan lekesine takılıyorum. Kalbim, sesi vadileri yaran bir çingene oluyor, kırmızı gül takıyor saçlarına ve çıkıyor meydanlara. Bedenini ağzı şarap kokan meyhane şairlerine satıyor geceleri… Kendi rengindeki kırmızı bir elmayı ısırıyor gün batımında kokusu cezp ediyor zamanı ve çekip alıyor beni insan lekesinin içinden… Kocaman, irinli bir leke gibi duruyor insan bundan sonraki sayfalarda ve gittikçe büyüyor, sarıp sarmalıyor zehriyle zamanın güncesini. Kelimeler çırpındıkça, zamanın elleri titrek bir mum alevi gibi geziniyor sayfalarda. Meydan okuyor zamana ve güncenin içinde yüzen beceriksiz kelimelere. “Nedir seni böylesine gizemli ve anlamsız kılan? ”diye soruyor insan lekesi zamana. “Hükmün ne vakte kadar sürecek böyle, ne vakte kadar nefessiz kalacağız, saniyelerin boğazımızı tıkayacak! ? ” Zaman duruyor o vakit, elleri durup düşünüyor, beyni, kalbi… Gözleri küflenmiş yüreğime takılıyor, bir derin ah çekiyor. “Siz hep beni yaşadınız, hep koştunuz, hesapladınız. Gün geldi sevdiniz çabuk dediniz gün geldi sövdünüz yeter olsun dur dediniz. Belki benim hükmümü giyinmiştiniz zor geliyordu size akmaktan yorulmayan, sonu olmayan bir nehirde kürek çekmek. Ve benim sonsuzluğumda ayarlı bir dilimin kahramanıydınız.. Ben bir saatin durmadan dönen akrebiydim sürekli dönüyordum siz ise bir tik ya da tak sesiydiniz tükenip gidiyordunuz sonra.. Ve sırada bekleyenler vardı gelip geçiyorlardı içimden. Siz beni tükettiniz, güzelliğimi sattınız soylu zamanlar çaldınız kendinize. Siz anlamlar yüklediniz kendinize ve bana.. Ben ise hep boşlukta kaldım bilmedim kendimi çünkü hiç de kendimden sıyrılıp kendimi dışarıdan seyredemedim. Ben hep kendimle birlikte bir hiçliğin içindeydim.. Ben hiç yaşamadım, adımı bilmedim.. Siz zaman dediniz akıp durdum akmak nedir bilmiyorum. Zaman nedir bilmiyorum.. Köleyim bu evrende ve kölelikten kurtulmayı düşlüyorum. Bir kurbağa benim içimde benimle birlikte onu saldım aranıza anlattı durdu beni. Aktım durdum. Hiç yaşamadım ben yaşanıp tüketildim yalnızca…”
Zaman sönmek üzere olan bir mum aleviyken gözleri yaşla doluyor, hiç dillenmeyen dili dillenirken yaşlar akıyor birer birer ve sönmeye başlıyor. Ben, zamanın içindeki kurbağa… Güncenin silik kısımlarına doğru koşuyorum. Hiçliğin karanlık dehlizlerine bırakıyorum kendimi, yüreğim ise zamanın meşale gibi dikildiği ve kendisinin erittiği mum oluyor.. Sesim kaybolurken aynı notada kalbim eriyor, zaman yaşlarının yağmuru altında sönüyor… İnsan lekesi ise, Tanrı’ya sunulmuş olan güncenin sayfalarında ve Tanrı’nın en sevdiği oyuncağı olan dünyanın tarihinde, kara bir leke olarak kalma hükmünü giyiniyor…
..
Hiç sevmemiştim böyle
Kan kırmızı.
Daha önceleri gül pembeydi,
Papatya beyazı.
Kırmızı sana yakışıyor güzelim.
..
Kafatasımı parçalamalıyım yatay gecenin sarmalında. Beynimi kör bir jiletle açıp içindeki şeytani kadını, sol çekmecemde sakladığım kırmızı mektupların siyah satırlarına çivilemeliyim damarlarından. Cesedini hırçın, şizofren kağıtların kızıllığına gömmeliyim, sadece 7 kürek kırmızı şiir atmalıyım morarmış tırnaklarımla.
Odasında volta atan akıl hastasının, derisi yüzülmüş köpeklerin beynini dişlemesi gibi acı çekmemeliyim.Gölgesiz köhne bir sokak başında kaçıkların arasına karışıp gitmeliyim...
Silik bedenime en yakışıklı intiharı ayarlamalıyım bu gece.
Karanlığın kipriğinden şah damarımı koparıp sarp kayalıklara çarpıp parçalanmalıyım.Ruhuma dozajı attırılmış karanlık enjekte edip heyecanlanmamalıyım.Şakağından vurulmuş bir yıldız gibi kana bulamalıyım göğü.
Susturmalıyım kafamda kamyon süren kadını;
..



