Kardeşim Şiiri - Şükrullah Yavuzer

Şükrullah Yavuzer
198

ŞİİR


13

TAKİPÇİ

Kardeşim

Bizim ilçemizde mevsimler, doğanın sert kanunlarıyla hüküm sürerdi; bahar nazlı bir misafir gibi geç gelir, kış ise kapıda bitiveren davetsiz bir ev sahibi gibi erkenden yerleşirdi. Çoğu zaman ilkbahar ile sonbaharın o ince tınısı arada kaynar gider; bahar tadında yaşanmaya çalışılan kısa bir yazın ardından, daha yapraklar sararmaya fırsat bulamadan kışın beyaz örtüsü üzerimize çökerdi.
Yazın sıcağında bile dağların kalbinden süzülüp gelen kaynak suları, sanki erimiş bir buz kütlesi gibi akardı. O suların altına elinizi uzattığınızda, daha parmak uçlarınız ıslanmadan buz kesilirdiniz. Çocukluk heyecanıyla arkadaşlarımızla buz gibi suyun başına dizilir, ayaklarımızı aynı anda o soğuk sulara daldırırdık. Bir dayanıklılık yarışı başlardı aramızda; lakin bu meydan okuma en fazla kırk beş saniye sürerdi. O an ayaklarınızın soğuktan değil de, keskin bir testereyle biçiliyormuşçasına sızladığını hissederdiniz. Soğutulması için suyun bağrına bırakılan karpuzlar, o ayaza dayanamayıp bir cam misali ortadan ikiye çatlardı.
Bu sert coğrafyada kış ne kadar uzun ve acımasızsa, o kısa yazlar da bir o kadar kıymetli ve tadına doyulmazdı. Arada bir heyecanla izlenen at yarışlarında çıkan küçük hırçınlıkları bir kenara bırakırsak, insan ilişkilerinde kadim bir zarafet, komşuluklarda ise sarsılmaz bir hukuk vardı. İnsanların kalpleri birbirine sevgi ve saygıyla mühürlenmişti. Düğünlerin neşesi de, taziyelerin kederi de tek bir sofrada paylaşılırdı. O inanılmaz dayanışma ruhuyla herkes, bir başkasının yükünü omuzlamak için adeta birbiriyle yarışırdı.
Doğanın soğuğuna inat, insan sıcaklığının hüküm sürdüğü unutulmaz bir devirdi o günler. Uzun ve çetin geçen kış aylarının ardından gelen o kısa yaz ise adeta bir ödül gibiydi; her anı kıymetli, her günü dolu dolu yaşanırdı.
İnsan ilişkileri içtenliğin ve samimiyetin en güzel örneklerini taşırdı. Komşuluk hakkı gözetilir, insanlar birbirine sevgi ve saygıyla yaklaşırdı. Düğünlerde sevinçler çoğalır, taziyelerde acılar paylaşılırdı. Böylesi zamanlarda ortaya çıkan dayanışma görülmeye değerdi; herkes elinden gelenin en iyisini yapar, kimseyi yalnız bırakmamaya özen gösterirdi.
İlçede yaşam, çoğu zaman zorluklarla iç içe ilerlerdi. İnsanlar geçimlerini genellikle sınırın öte yakasıyla kurdukları kaçak ticaretten ve hayvancılıktan sağlarlardı.
Sıcak günlerin sayısı parmakla sayılacak kadar az olduğundan, toprak buğday dışında pek cömert davranmaz; başka bir ürüne kolay kolay hayat vermezdi.
Yıl 1969’un Eylül ayıydı. Babam, köydeki yaşamı geride bırakıp ilçeye taşınmaya karar vermişti. Elindeki tüm hayvanları satmış; yerine kerpiçten yapılmış, döşeme damlı, samanla karılmış çamurla sıvanmış ve kireçle badanası yapılmış iki katlı, cumbalı; sevimli bir ev satın almıştı. Bu ev, hem mütevazı hem de umut dolu yeni bir başlangıcın simgesiydi. Evin arka cephesini heybetli bir dağ kucaklarken, önünde şehir uzanıyor; onun da ötesinde göz alabildiğine yayılan uçsuz bucaksız bir düzlük yer alıyordu.
İlkbaharda zümrüt yeşiline bürünen, yaz ortalarına doğru ise altın sarısının bin bir tonuna dönüşen buğday tarlaları, dalga dalga ufka doğru uzanırdı. Bu genişliğin ortasında, siyah bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla güneye doğru ilerleyen şehirlerarası yol dikkat çekerdi. Yolun son kıvrımında Resulanıs adlı köy belirir; köyü saran yemyeşil ağaçlar, uzaktan bile iç ferahlatan bir görüntü sunardı.
Tepeden sağa doğru uzanan başka bir yol ise daha sert ve soğuk manzaralara açılırdı. Bu yolun üzerinde, siyah ve griye boyanmış iki katlı bir jandarma karakolu yükselir; hemen ilerisinde ise taştan yapılmış, tek katlı, kasvetli bir cezaevi yer alırdı. Her iki yapının etrafı da tel örgülerle çevriliydi; sanki bulundukları yere sessiz ama ağır bir ağırlık katarlardı.
Cezaevinden yaklaşık altı kilometre sonra Değirmen Deresi’nin oluşturduğu bir vadi başlardı. Bu vadide, bembeyaz köpükler saçarak coşkuyla akan dere, gürül gürül sesiyle doğanın kalp atışı gibi yankılanırdı. Dere boyunca uzanan yemyeşil ağaçlar; aralarına karışan ısırgan otları, keskin kokulu yarpuzlar, narin papatyalar, al al gelincikler, gösterişli şakayıklar ve alıç ağaçlarıyla birlikte adeta bir renk ve koku cümbüşü oluştururdu.
Alıç ağaçlarının, halk arasında “yumuşan” diye adlandırılan turuncu, kırmızı ve pembemsi meyveleri sonbaharda olgunlaşırdı. Bu meyveler, okulların önünde ve pazar yerlerinde satılır; ölçü birimi ise ne kilo ne de tartıydı, bir çay bardağı ya da bir su bardağı dolusuydu. Bu küçük ayrıntı bile o günlerin sade, samimi ve kendine özgü dünyasını anlatmaya yeterdi.
Derenin kıyısında, sanki bir masalın sayfalarından kopup gelmiş gibi duran iki değirmen vardı; küçük, sevimli ve bir o kadar da canlı… Suları hiç durmadan akan derenin sesiyle birlikte bu değirmenler, doğanın kalbine kurulmuş iki eski zaman nöbetçisi gibi çalışırdı. Özellikle buğday biçme zamanı geldiğinde, değirmenlerin önü bir panayır yerine dönerdi. İnsanlar, hayvanlar, yükler, sesler… Her şey birbirine karışır, ama bu karmaşa içinde tuhaf bir düzen kendini hissettirirdi.
Dere de adını işte bu değirmenlerden almıştı. Tarlalarda biçilen buğdaylar, harmanda samanından ayrıldıktan sonra atların ve eşeklerin sırtına yüklenir, ağır ağır bu değirmenlere taşınırdı.
Değirmenin içinde ise bambaşka bir dünya vardı. Yukarıdan hızla gelen su, büyük bir güçle kocaman, ortası delik değirmen taşını döndürür; taşın göbeğinden dökülen buğday taneleri, göz açıp kapayıncaya kadar incecik una dönüşürdü. Bu dönüşümü izlemek, adeta doğanın kendi sihrine tanıklık etmek gibiydi.
Değirmencinin hali ise başlı başına bir manzaraydı. Baştan ayağa una bulanmış bedeniyle, sanki gerçek ile hayal arasında sıkışmış bir hayalet gibi dolaşır; her hareketinde havaya ince beyaz bir toz bulutu savrulurdu. Bu görüntü, değirmenin zaten büyülü olan atmosferine ayrı bir derinlik katardı.
Sırasını bekleyenler ise dere kenarındaki ağaçların serin gölgelerine sığınırdı. Kimi yere uzanır, kimi diz çöküp sohbetin içine karışırdı. Topladıkları çalı çırpılarla yaktıkları küçük ateşlerin üzerinde, kara demlikte demlenen kaçak çayın keskin kokusu etrafa yayılır; yudumlanan her bardakla birlikte sohbetler koyulaşırdı.
Konuşmalar çoğu zaman aynı döngüde ilerlerdi: köyün hali, buğdayın verimi, hayvanların durumu, geçim derdi… Ama her anlatı, her havadis, dinleyenler için yeni bir anlam taşırdı.
Derenin biraz daha yukarısında ise bambaşka bir hareketlilik göze çarpardı. Gençler, gruplar halinde ellerinde kazma, külünk ve keserlerle gelir; “çoğan” dedikleri bitkinin köklerini topraktan sökerlerdi. Bu kökler, çarşıda dükkânı olan ve herkesin “Sofi” lakabıyla tanıdığı bakkala götürülürdü. Sofi, çoğu zaman para vermez; onun yerine çocukların gözlerini parlatan çikolatalar, şekerler, reçeller ve bisküviler uzatırdı. Bu küçük alışveriş, gençler için hem bir kazanç hem de ayrı bir mutluluktu. Toplanan köklerin sabun ve deterjan yapımında kullanıldığı söylenirdi; Sofi de bunları kamyonlara yükleyip uzak şehirlere gönderirdi.
Aynı dere kenarında, bir başka hayat daha sessizce sürerdi. Çamaşır ve yün yıkamaya gelen kadınlar, çoğan köklerini taşlarla ezip köpürtür; elde ettikleri doğal köpükle çamaşırlarını yıkarlardı. Köpüklerin suya karışırken çıkardığı hafif ses, derenin gürültüsüne ince bir ezgi gibi eklenirdi. Değirmen Deresi, yoluna devam eder; Hakkâri yolu üzerindeki Resulanıs ve Erek köylerinin yanından geçtikten sonra, türkülere konu olmuş o güçlü akarsuya, Zap Suyu’na karışırdı.
Erek köyü civarında yaz günleri bambaşka bir şenlik yaşanırdı. Siyah, iri gövdeli, koca boynuzlu mandalar dereye girer; ağır ağır suyun içinde serinlerdi. Köyün çocukları ise hiç korkmadan bu heybetli hayvanların sırtına çıkar, bir anda kendilerini suya bırakırlardı. İlk bakışta ürkütücü görünen bu mandaların uysallığı, izleyenleri hayrete düşürürdü.
Derenin daha yukarısında ise insan emeğinin doğayla buluştuğu bir başka yapı vardı: küçük bir hidroelektrik santrali. Derenin önü kesilerek oluşturulan baraj sayesinde ilçenin elektriği buradan sağlanırdı. Ancak bu güç sınırlıydı; santral ancak akşam saat dokuza kadar çalışabilirdi. Saatler dokuzu gösterdiğinde, şehir yavaş yavaş karanlığa teslim olurdu.
Ama o karanlık, hiçbir zaman tam anlamıyla boşluk değildi. Evlerin içinde gaz lambaları ve lüküzler birer birer yanar; sarı, titrek ışıklarıyla duvarlara gölgeler düşürürdü. O ışıkların etrafında insanlar toplanır; masallar anlatılır, hikâyeler dile gelir, menkıbeler ve eski zamanlardan kalma olaylar yeniden can bulurdu. Dışarıda karanlık büyürken, içeride kelimeler ışığa dönüşürdü.
Petrol ofislerinin önünde ise çoğu zaman uzun kuyruklar oluşurdu. Gaz ve akaryakıt almak için bekleyen insanlar, saatlerce sıradan ayrılmazdı. Bazen bu bekleyiş bir gün boyu sürerdi. Akşam olduğunda, elinde yakıtla evine dönebilenler kendini şanslı ve mutlu sayardı. Çünkü o küçük bidonun içindeki yakıt, sadece ışık değil; aynı zamanda umut, sıcaklık ve bir gecelik huzur demekti.
Şehrin kurulduğu dağın eteklerinden aşağıya, geniş düzlüğe doğru inildiğinde, hayatın bütün ağırlığını ve sadeliğini içinde taşıyan küçük bir dünya belirirdi. Sağlık ocağı, hükümet konağı, üç caddeden ibaret mütevazı bir çarşı, iki cami, bir ilkokul ve bünyesinde ortaokulu da barındıran bir lise binası… Her biri, sanki bu sert coğrafyaya tutunmuş, kök salmaya çalışan yapılar gibiydi.
Hakkâri’ye doğru uzanan yolun üzerinde ise yalnız başına duran tek bir bina vardı. Etrafı bomboştu; ne bir ağaç, ne bir ev… Bu yalnız yapı, yatılı bir okuldu. Uzaktan bakıldığında, siyah önlüklü çocukların avluda sağa sola koşuşturmaları, bir yuvanın etrafında hiç durmadan çalışan karıncaları andırırdı. O hareketlilikte hem bir düzen hem de çocukluğun bitmeyen enerjisi hissedilirdi.
İlçe merkezinde belediye binası yükselir; onun içinde, işletmesi belediyeye ait küçük bir otel bulunurdu. Otelin alt katında ise ilçenin tek pasajı yer alırdı. Bu pasaj, adeta küçük bir dünyanın kalbiydi. Sümerbank mağazası, kasap dükkânları, kahvehane ve diğer küçük esnaf… Hepsi yan yana, omuz omuza durmuş gibiydi. Ama benim için o pasajın en büyüleyici köşesi, belediye otelinin girişindeki camekânın içinde sergilenen mahalle maketiydi. Yaklaşık iki metrekarelik bir alanın içine sığdırılmış bu minik dünya, gerçeğin küçültülmüş bir yansımasıydı. Kerpiç evler, daracık sokaklar, sarı ışıklar saçan lambalar, şırıl şırıl akan küçük bir çeşme, ağır ağır otlayan hayvanlar… Hepsi o kadar canlı, o kadar gerçekti ki bakarken zamanın durduğunu hissederdim. Benim için burası bir maketten çok, içine girip kaybolmak istediğim bir rüyaydı. Çarşıya her inişimde, eve dönmeden önce mutlaka onun karşısında durur, uzun uzun seyrederdim.
İlçemizin iklimi ise en az yaşamı kadar sertti. Kışlar uzun, soğuk ve karla doluydu. Kar bazen öyle yoğun yağardı ki evlerin arasında küçük tüneller açılır, insanlar bu beyaz koridorların içinden geçerek bir yerden bir yere ulaşırdı. Toprak evlerin damlarından aşağı atılan karlar, zamanla öyle yığılırdı ki boyları damları aşar, adeta yeni tepeler oluştururdu. İşte o tepeler, çocukların en büyük eğlencesine dönüşürdü. Her çocuğun, hatta her gencin mutlaka bir kızağı olurdu. Kızağı olmayanlar ise margarin tenekelerini kullanır, yine de bu eğlenceden geri kalmazdı. Kızakların altına “balıksırtı” denilen iki metal çubuk takılırdı. Bu küçük ayrıntı, hızın kaderini belirlerdi. Balıksırtı takılı kızaklar, yarışlarda hep önde gider; arkalarından savrulan kar taneleriyle adeta beyaz bir iz bırakırlardı.
Yarışların başladığı yer, jandarma karakolunun biraz üstüydü. Oradan aşağı doğru, Değirmen Deresi’ne kadar uzanan yaklaşık yedi kilometrelik eğimli yol, çocuklar için tarifsiz bir serüvendi. Yokuş aşağı süzülmek, rüzgârı yüzünde hissetmek, kulaklarında uğuldayan o hız sesi… Hepsi rüya gibiydi.
Ama her rüyanın bir de geri dönüşü vardı. Aşağıya varıldığında işin zor kısmı başlardı. Büyükler, küçükleri kızaklara bindirir; kalın bir halatla onları çekerek yeniden başlangıç noktasına doğru yola koyulurdu. Bu dönüş yolculuğu ise hiçbir zaman sıkıcı olmazdı. Şarkılar söylenir, türküler yankılanır, fıkralar anlatılır, bilmeceler sorulurdu. Kahkahalar, soğuk havada buhar olup gökyüzüne karışırdı.
Akşamüstüne doğru, İspiriz Dağı’ndan esen keskin rüzgâr kendini hissettirmeye başladığında, herkes bunun ne anlama geldiğini bilirdi. Bu, oyunun bittiğinin, eve dönme vaktinin geldiğinin sessiz ama kesin işaretiydi. Yavaş yavaş kızaklar toplanır, sesler azalır, beyaz örtünün üzerindeki izler günün hatırası olarak geride kalırdı. Ve kasaba, bir kez daha soğuğun ve gecenin kollarına teslim olurdu.
Kışın dışarıdaki hayat, karın ve ayazın sertliğiyle yavaşlarken, asıl sıcaklık evlerin içinde, kuzineli sobaların başında başlardı. Sobanın etrafı, yalnızca ısınmak için değil; bir araya gelmek, paylaşmak ve yaşamak için toplanılan kutsal bir alan gibiydi. Kuzinenin üzerinde ağır ağır pişen patateslerin, közde yumuşayan soğanların, çıtırdayarak açılan kestanelerin ve patlayan mısırların kokusu tüm evi sarar; insanın içini hem doyuran hem de çocukça bir sevinçle dolduran bir iştah uyandırırdı. Hele o sobada demlenen kaçak çayın tadı… Sanki her yudumda biraz daha ısınılır, biraz daha hayata bağlanılırdı.
Sobanın üstüne yerleştirilen güğümden yükselen kaynama sesi, gecenin sessizliğinde bir ninni gibi yankılanır; sobadan yayılan sıcaklık, bir annenin şefkatli dokunuşu gibi yüzümüzü okşardı. O anlarda zaman ağırlaşır, dış dünyanın soğuğu kapının eşiğinde kalırdı. Soba başında hayat bambaşka bir ritimde akardı. Çocuklar oyunlar oynar, büyükler masallar anlatır, eski hikâyeler yeniden can bulurdu. Radyodan yükselen “Arkası Yarın” programları merakla dinlenir, ajans saatinde ise evde derin bir sessizlik hâkim olurdu. Herkes, haberlerin her kelimesini kaçırmamak için adeta nefesini tutardı.
Yıkanan çamaşırlar, soba borusunun üst kısmına tutturulan demir şişlerin üzerine asılırdı. Islak kumaşlardan süzülen damlacıklar sobanın sıcak yüzeyine düştüğünde çıkan cızırtı, kulağa tuhaf bir melodi gibi gelirdi. Çoğumuzun yalnızca bir gömleği, bir kazağı, bir pantolonu vardı. Akşamdan yıkanan bu kıyafetler, sobanın sıcaklığında sabaha kadar kurur; ertesi gün yeniden giyilmeye hazır hâle gelirdi. Yokluk, hayatın bir gerçeğiydi ama kimse bunu bir eksiklik olarak görmezdi.
Dağın eteğine kurulmuş evler, güneşi en iyi şekilde almak için güneye dönük yapılmıştı. Güneş ışınları duvarlara dik vurur; duvar diplerindeki karlar diğer yerlere göre daha çabuk erirdi. Güneşli günlerde yaşlılar bu duvarların dibinde toplanır, sırtlarını sıcağa verip uzun sohbetlere dalarlardı. Hayatın yükü, o sohbetlerin içinde biraz hafiflerdi.
Evlerin damlarına ve duvar diplerine bırakılan ekmek kırıntıları, buğday taneleri ise başka bir şefkatin göstergesiydi. Kuşlar, kediler ve diğer hayvanlar aç kalmasın diye herkes elinden geleni yapardı. Bu küçük ilçede insanlar, sahip olduklarıyla değil; paylaştıklarıyla zengindi. Zengin-fakir ayrımı yapılmaz, herkesin yüzünde aynı içten gülümseme eksik olmazdı.
İşte böyle bir kasabada, babam ve annem yeni aldıkları eve yerleşmişlerdi. Annem ve babam hem yeni bir hayata başlamanın hem de aileye katılacak yeni bir canın heyecanını birlikte yaşıyorlardı. Bir yandan evin eksiklerini tamamlamaya çalışıyor, bir yandan da doğumun yaklaşmasının verdiği tatlı telaşla günleri sayıyorlardı. Ama asıl büyük bekleyiş, babamın başvurduğu devlet memurluğunun sonucuydu. Eğer kabul edilirse, bu yalnızca onun değil; tüm ailenin kaderini değiştirecekti. Daha düzenli bir hayat, daha güvenli bir gelecek demekti bu. Ve sonra… O beklenen gün geldi. Ertesi sabah, bekçi Mikail Amca’nın ebelik yapan eşi Besna Hanım’dan müjdeli haber ulaştı: Evin çocuğu dünyaya gelmişti. O çocuk bendim. Bu sevincin sıcaklığı daha evden çıkmadan, ikinci bir müjdeyle katlandı. Babam, devlet memurluğuna kabul edilmişti.
O an, evin içi tarifsiz bir sevinçle doldu. Sanki bütün zorluklar bir anda anlamını yitirmiş, yerini umut ve şükre bırakmıştı.
Eylül ayı, ailemiz için bereketin ve yeniliğin ayı olmuştu. Köyden şehre taşınmış, başımızı sokacak bir ev sahibi olmuş, babam devlet memurluğuna alınmış ve yeni bir can aileye katılmıştı. Annemle babam, bu büyük nimetin karşısında şükür secdesine kapanmış; bana da bu yüzden “Şükrullah” adını vermişlerdi.
Babam, köyün zorlu şartlarından çıkıp şehirde bir devlet kurumunda çalışmaya başlamanın verdiği rahatlığı derinden hissediyordu. Uzun boylu, geniş omuzlu, buğday tenli; karakaşlı ve kara gözlü, dikkat çekici bir adamdı. Heybetli duruşu, ilk bakışta insana sert bir izlenim verirdi. Ama o sertliğin altında, son derece merhametli, yufka yürekli bir insan saklıydı. Okumaya büyük bir düşkünlüğü vardı. Neredeyse her sabah, gün daha yeni ağarırken, sabah namazının ardından Kur’an-ı Kerim okur; ardından başka kitaplara geçerdi. Onun sohbetleri sıradan sohbetler olmazdı. Çoğu zaman sözlerine, “Şu kitapta bir âlim şöyle der…” ya da “Bir yazarın dediğine göre…” diye başlar; anlattıklarını sadece dile getirmez, adeta dinleyenlerin kalbine işlerdi. Konuşurken gözlerini karşısındakinin gözlerinden ayırmaz, sözlerini sanki ruhun derinliklerine bırakırdı. Onu dinleyen herkes, yalnızca bir şeyler öğrenmiş olmaz; aynı zamanda kendini daha derin, daha anlamlı bir dünyanın içinde bulurdu.
Babam, daha on altı yaşındayken hayatın en ağır yüklerinden biriyle tanışmıştı. Babasını kaybetmiş, geride kalan dört kız ve dört erkek kardeşinin sorumluluğunu omuzlarına almak zorunda kalmıştı. Çocukluğunu yaşayamadan büyümüş, köyün sert rüzgârlarıyla yoğrulmuştu. Yoklukla, yoksunlukla ve bitmeyen bir mücadeleyle geçen yıllar, onu hem sert hem de derin bir insan hâline getirmişti. İşte o zor günlerin içinde, bir aşiret kızı olan anneme sevdalanmıştı. Bu sevda, sıradan bir gönül işi değildi; cesaret isteyen, bedel isteyen bir sevdaydı. Annemi istemeye gittiklerinde aldıkları “hayır” cevabı, babamın dünyasını başına yıkmıştı. Ama o vazgeçmedi. Sevdiği kadından da, kurduğu hayallerden de geri adım atmadı. Sonunda, birlikte kaçmaya karar verdiler. Bir gün, annemi atının terkisine aldığı gibi köyden uzaklaştı. Arkalarında yalnızca tozlu yollar değil, aynı zamanda büyük bir öfke bıraktılar.
Annemin ailesi onları her yerde aramaya başladı; ölüm fermanları verilmişti. Bu yüzden yıllarca saklanarak yaşamak zorunda kaldılar. Her an yakalanma korkusuyla geçen günler, geceler… Her kapı çalındığında yüreklerin ağza gelmesi… Sonra bir gün, kaderin yönü değişti. Annemin babası, gördüğü bir rüyanın etkisiyle yumuşamış, öfkesini bir kenara bırakmıştı. Bu rüya, yılların kırgınlığını silen bir kapı araladı. Dedem ve dayılarım babamla annemi affettiler. Ancak herkes için bu affediş kolay olmamıştı. Bir dayım ve çocukları bu barışı kabullenememiş, içlerindeki öfkeyi diri tutmuşlardı. Hatta o dayım, ömrü boyunca annemle ne konuşmuş ne de yüz yüze gelmişti. Bu nedenle babam ve annem uzun süre şehre inememiş, hayatlarını temkinle sürdürmüşlerdi.
Zamanla aile büyüklerinin araya girmesiyle buzlar eridi; en azından görünürdeki kırgınlıklar sona erdi. Yine de içlerinde bir tedirginlik hep vardı. Babam, bu belirsizliğe rağmen tevekkülle başını eğmiş ve sık sık aynı sözü tekrar etmişti:
“Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler.”
Aylar, yıllar birbirini kovalamıştı. Babam, bilgisi, aklı ve ferasetiyle kısa sürede dikkat çekmeye başlamıştı. İlçede ve çevre köylerde adı saygıyla anılan bir insan hâline gelmişti. İnsanlar ona danışır, dertlerini onunla paylaşırdı. Küskünleri barıştırır, kırgınlıkları onarır, aileler arasındaki husumetleri giderirdi. Onun sözü, çoğu zaman bir hüküm kadar etkili olurdu. Zorlu günler geride kalmıştı. Babam, her fırsatta şükreder; her şükredişinde anneme dönüp aynı cümleyi kurarmış: “Ne hayırlı çocuk… Onun dünyaya gelmesiyle hayatımız değişti.”
Ben dört yaşıma basmıştım. Benden sonra Fikret adında bir erkek kardeşim dünyaya gelmişti. Dünyalar tatlısıydı. Gülüşüyle evi aydınlatan, sesiyle içimizi ısıtan bir çocuk… Onun gelişiyle evimizin neşesi bir kat daha artmıştı. Zaman akıp giderken Fikret büyümüş, avluda tavukların ve o kırmızı ibikli horozun peşinden koşturur olmuştu. Ben de günlerimin çoğunu onunla geçirir, onunla oynar, onu severdim. Onun kahkahası, benim en sevdiğim sesti.
Ama bir gün… Her şey bir anda değişti. Fikret hastalandı. Durup dururken nefesi kesiliyor, küçücük bedeni mosmor kesiliyordu. O anlarda, başı koparılmış bir kuş gibi çırpınıyor; sanki gözlerimizin önünde ölüp ölüp yeniden diriliyordu. Evdeki herkes çaresizlik içinde birbirine bakıyordu. Kimi “cin çarpması” diyordu, kimi “boğmaca”, kimi “nazar”… Ama bütün bu sözlerin ötesinde tek bir gerçek vardı: Fikret hastaydı ve giderek kötüleşiyordu.
Annemin yüreği paramparçaydı. Geceleri başucunda sabahlıyor, gözünü bir an olsun ondan ayırmıyordu. Gözleri uykusuzluktan kızarmış, yüzü solmuştu. Herkes, vilayetteki çocuk doktoruna götürülmesi gerektiğini söylüyordu. O doktor, devlet hastanesinin tek çocuk uzmanıydı; aynı zamanda özel muayenehanesi de vardı. Babam kararını verdi. Bir sabah yola çıktık. Eski bir otobüsle, sarsıla sarsıla vilayete doğru ilerledik. Yaklaşık iki saat süren yolculuk, bana günler gibi gelmişti. Şehre vardığımızda hava hâlâ serindi. Muayenehane, hükümet konağının hemen yanında, tek katlı, eski bir binaydı. Girişi zeminden birkaç basamak aşağıdaydı; sanki içine girerken insanı biraz daha küçülten bir yerdi. İçeri girdiğimizde kalabalık bir bekleyiş vardı. Ağlayan bebekler, onları susturmaya çalışan anneler, sabırsız babalar… Havada hem bir umut hem de ağır bir kaygı dolaşıyordu. Nihayet sıra Fikret’e geldi.
Babam, saygılı bir sesle, “Selamünaleyküm Doktor Bey,” dedi. Doktor, başını bile kaldırmadan, soğuk bir tonla, “Merhaba,” diye karşılık verdi. Babamın sesi bu kez daha içten gibiydi: “Doktor Bey, oğlum çok hasta. Önce Allah’a, sonra size güvenerek geldik. Ne olur bir çare bulun…” Doktor bir anda yerinden doğruldu. Yüzü gerildi, kaşları çatıldı. Gözlerinde öfke vardı. “Madem önce Allah’a güveniyorsunuz,” dedi sert bir sesle, “O zaman bana niye geldiniz? Güvendiğiniz Allah iyileştirsin bakalım çocuğunuzu!” Babam donup kalmıştı. Ne diyeceğini bilemedi. Sonra kendini toparlayıp, “Bu nasıl bir konuşma, doktor bey?” diye karşılık verdi. Doktor, daha da sertleşerek kapıyı işaret etti: “İşine gelirse! Bana güvenmişsen, Allah’ı o kapının dışında bırakacaksın. Bırakmıyorsan işte kapı orada! Sizin için yapacağım bir şey yok!” O an, odanın içindeki hava buz kesmişti. Babamın yüzünde hem şaşkınlık hem de derin bir kırgınlık vardı. İçeri girerken taşıdığı umut, kapının eşiğinde parçalanıp kalmıştı.
Babamın yüzü değişti, kaşları çatıldı. Önce dişlerini sıktı, sonra yumruğunu… Parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. O an odadaki hava gerilmiş, sanki en ufak bir kıvılcımda patlayacak bir sessizlik çökmüştü. Doktor bir kelime daha etseydi, babamın yumruğu hiç tereddüt etmeden yüzüne inecekti. Bunu doktor da anlamış olmalıydı ki sustu; gözlerini kaçırdı, bir daha konuşmadı.
Annem, titreyen elleriyle babamın koluna sarıldı. “Yapma bey, sakin ol… Zaten belasını bulmuş Allah’tan…” dedi, sesi hem korkulu hem yalvarır gibiydi. Babamın kucağında Fikret vardı. Bir eliyle onu tutuyor, diğer eli hâlâ öfkeyle titriyordu. Gözleri dolmuştu ama sesi sertti: “Eğer bu çocuk senin gibi bir imansızın elinden şifa bulacaksa, Allah canını alsın daha iyidir! O inanmadığın Allah’tan diliyorum ki boynunu kırıp senin koltuğuna versin!” Sonra bize dönüp eliyle “çıkın” diye işaret etti.
O odadan çıktığımızda, içimizdeki umut da kapının eşiğinde kalmıştı.
Başka bir doktora gittik. Bu kez daha sessiz, daha yumuşak bir adamdı. Fikret’i muayene etti, ilaçlar yazdı. İçimizde yeniden ince bir umut filizlendi. İlçeye geri döndük. Ama günler geçtikçe o umut soldu. Fikret iyileşmiyordu. Nefesi kesiliyor, rengi değişiyor, küçücük bedeni o korkunç çırpınışlarla mücadele ediyordu. Her kriz anında evin içine tarifsiz bir korku yayılıyordu. Annem geceleri başucunda sabahlıyor, gözyaşlarını bizden saklamaya çalışıyordu ama ben görüyordum. Onun sessiz ağlayışları, gecenin en derin yerinde yankılanıyordu.
Bir sabah… Annemin ağlama sesiyle uyandım. Bu, alıştığım sessiz ağlamalara benzemiyordu. İçinde kopan bir şeylerin sesi vardı. Kalktım. Ev kalabalıktı. Komşular gelmişti. Fısıldaşmalar, hıçkırıklar, bastırılmaya çalışılan acı…
Bir köşede gaz ocağının üzerinde büyük bir kazan kaynıyordu. İçinden çıkan buhar tavana doğru yükseliyor, sanki evin içini ağır bir sis gibi dolduruyordu. Mehmet Amca’nın elinde bembeyaz bir kumaş ve pamuk vardı. Herkesin yüzü solgundu.
Gözlerim Fikret’i aradı. Yatağında yatıyordu. Ama… Hiç kıpırdamıyordu. Sanki çok derin bir uykuya dalmıştı. Ama bu uyku, alıştığımız uykulardan değildi. Etrafındaki sessizlik bile farklıydı. Babam yaklaştı. Onu kucağına aldı. Uzun uzun baktı. Sonra sarıldı… Öptü… “Güle güle cennet kuşum…” dedi, sesi kırılarak. “Sana doyamadım…” O an, bir şeyin geri dönülmez şekilde koptuğunu hissettim. Babam, onu salonun köşesindeki metal leğenin yanına götürdü. Mahallenin imamı Ubeydullah Amca, nazikçe yaklaşarak yardımcı olmak istedi. Ama babam başını salladı. “Hayır,” dedi, sesi boğuk ama kararlıydı. “Kuzumu ben kendim yıkarım…” Annem, titreyen elleriyle su döküyordu. Babam, Fikret’i yıkıyordu. Bir zamanlar bir dakika bile yerinde duramayan, kahkahasıyla evi dolduran o çocuk… Şimdi babamın ellerinde hareketsizdi. Bir bez bebek gibi… Sessiz, soğuk, uzak…
Yıkama bitince, bedenini pamuklarla sardılar. Sonra beyaz bir bezle… Başına ve ayaklarına düğümler attılar.
Dayanamadım. “Kardeşime ne yapıyorsunuz?” diye sordum.
Babam bir an durdu. Ne diyeceğini bilemedi. Gözleri doldu. “Amcan onu çok özlemiş…” dedi zorlanarak. “Onun yanına, köye göndereceğiz.” “Neden pamuklara sardınız?” diye tekrar sordum. Bu kez annem beni kucağına aldı, biraz uzağa götürdü. “Bak yavrucuğum…” dedi, sesi titreyerek, “Köy uzak… Üşümesin diye sardılar…” Ama gözlerinden süzülen yaşlar, söylediklerini yalanlıyordu. Sonra kalabalık, Fikret’i alıp götürdü. Ben kapının önünde kaldım. Onların arkasından bakakaldım. İçimde bir ses vardı. Sessiz ama çok güçlü. “Fikret bir daha geri gelmeyecek…” diyordu.
Üç gün boyunca ev dolup taştı. İnsanlar gelip gidiyor, baş sağlığı diliyor, dualar ediyordu. İlk kez dedem, anneannem ve dayılarım da gelmişti. Ama bütün bu kalabalığın içinde bile kendimi yalnız hissediyordum. Kimse bana ne olduğunu tam olarak anlatmıyordu. Ama ben hissediyordum. Bir eksiklik vardı. Büyük bir boşluk…
Annem, Fikret’in küçük elbiselerini alıyor, kokluyor, sessizce ağlıyordu. O anlarda evin içindeki her şey susuyor gibiydi. Günler geçti. Kalabalık azaldı. Ev sessizleşti. Ve işte o sessizlikte… Fikret’in yokluğu daha çok hissedilmeye başladı.
Artık evin içinde o cıvıltı yoktu. O küçük ayak sesleri, o kahkahalar… Hepsi bir anda kaybolmuştu. Bahçeye çıktığımda bile eksiklik hissediliyordu. Tavuklar vardı, kedimiz vardı, o yaramaz horoz vardı… Ama Fikret yoktu. Onun yokluğu, içimde yanan bir ateşe dönüşmüştü.
Bir gün… Salonun ortasındaki ahşap sehpayı ters çevirdim. Mutfaktan bir tencere kapağı aldım. Sehpanın içine oturdum. Tencere kapağını direksiyon gibi tutup sağa sola çevirmeye başladım. Ağzımla motor sesi çıkardım. Sonra anneme döndüm: “Anneciğim üzülme…” dedim. “Bak arabama bindim. Amcalarıma gidip kardeşimi geri getireceğim.” Annemin yüzü bir anda çözüldü. Bana sarıldı. Uzun uzun ağladı. O an anlamasam da… Benim sözlerim onun acısını daha da derinleştirmişti.
Akşam babam eve geldi. Gözleri beni arıyordu. Belli ki gün boyu beni düşünmüştü. Elinde bir şey vardı. Kırmızı, üç tekerlekli bir bisiklet… Onu bana uzattı. Sevindim. Çok sevindim. Ama içimde garip bir his vardı. Sanki o mutluluk eksikti… Yarımdı… Babam beni bisiklete bindirdi. İlk kez sürdüm. Sonra dönüp anneme baktım: “Anneciğim bak!” dedim. “Bisikletim oldu. Bisikletimi sürüp köye gideceğim… Kardeşimi alıp getireceğim…” O an… Ev sessizliğe gömüldü. Kimse konuşmadı. Herkesin gözleri doldu. Ve ben… O sessizliğin içinde, bir daha hiç tamamlanmayacak bir eksikliğin ortasında kalakaldım.
Aradan bir yıl geçmişti. Ama benim için zaman, Fikret’in gittiği o gün durmuş gibiydi. İçimde hâlâ aynı bekleyiş vardı: Bir gün kapı açılacak ve o geri dönecekti. Çünkü bana öyle söylemişlerdi… “Köye gitti” demişlerdi. Ben de inanmıştım. İnanmak zorundaydım.
Bir yaz sabahıydı. Güneş daha yeni doğmuştu. Babam beni erkenden uyandırdı. Sesi alışılmıştan farklıydı; içinde tuhaf bir heyecan vardı. “Kalk oğlum… Kalk bak, Fikret geri döndü,” dedi. Kalbim bir anda hızlandı. Yatakta doğruldum, sonra fırladım. Ayaklarım yere değmeden koşuyordum sanki. Nihayet… Nihayet kardeşim geri gelmişti! Aklımdan geçen ilk şey, ona kırmızı bisikletimi göstermekti. Onu bindirecek, birlikte gülecektik. Her şey eskisi gibi olacaktı. Yatak odasına koştum.
Annem yatıyordu. Solgun ama yumuşak bir yüz ifadesi vardı. Yanında küçük bir çocuk… Üzerine ince bir örtü örtülmüştü. Nefesimi tuttum. Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi.
Yavaşça yaklaştım… Sonra dayanamadım… Örtüyü bir hamlede kaldırdım. Ve… Dünya bir anda sessizleşti. Bu Fikret değildi. Yüzü yabancıydı. Küçük, yeni doğmuş bir bebek… Ama o değildi. O kahkahası yoktu, o bakışı yoktu… İçimde bir şey kırıldı. Büyük, sessiz bir hayal kırıklığı… “Bu kim?” diyemedim bile. Sonra adını duydum: Fikret. Yeni gelen kardeşime de aynı ismi vermişlerdi. Ama ben biliyordum artık… Fikret bir daha geri dönmeyecekti...
Bahar gelmişti. Uzun ve sert bir kışın ardından doğa yeniden uyanmıştı. Toprak ısınmış, karlar çekilmiş, bahçeler canlanmıştı. Ben de günlerimin çoğunu dışarıda geçiriyordum. Kırmızı bisikletimle saatlerce dolaşıyor, rüzgârı yüzümde hissediyordum.
Ama ne yaparsam yapayım, içimdeki boşluk dolmuyordu.
Bir gün, yine bisiklet sürerken evin arka tarafına geçtim. Oradan tandır evinin yanına yöneldim. Damın o kısmı alçaktı; kolayca çıkılabiliyordu. Çocuk aklımla bunu bir oyun gibi görmüş, bisikletimle damın üzerine çıkmıştım. Toprak damın üzerinde sürmeye başladım. Ama orada, yağmur ve kar sularını tahliye etmek için yapılmış sacdan oluklar vardı—“şoratan” derlerdi. Tekerleklerden biri o oluğa takıldı. Bir an… Sadece bir an… Dengeyi kaybettim. Boşluğa düştüm. Yere çarpmanın şokunu henüz hissetmeden, bisikletim de peşimden geldi ve başımın üzerine düştü. Bir karanlık… Bir uğultu… Sonra çığlıklar… Annemin sesi kulaklarımı yırttı: “Yetişin! Yetişin!” Gözlerimi açtığımda yerdeydim. Komşular koşmuştu. Eller, sesler, telaş… Sonra hastane… Günlerce yatakta kaldım. Yavaş yavaş iyileştim. Ama bir şey değişmişti. Konuşmaya çalıştığımda kelimeler boğazımda takılıyor, dilim dolanıyordu. Eskisi gibi konuşamıyordum artık. Kekeliyordum.
Babam benimle daha çok ilgilenmeye başladı. Yanıma oturur, sabırla harfleri tekrar ettirir, kelimeleri söylememi isterdi. Rakamları öğretirdi, saydırırdı. Ama ne yaparsa yapsın… O düğüm çözülmüyordu. Yine de okumayı, yazmayı, sayıları ve dört işlemi daha okula başlamadan öğrenmiştim. Ama içimdeki o boşluk dolmamıştı. Ve artık biliyordum. Fikret köye gitmemişti. Fikret ölmüştü…
Onun ölümünün üzerinden bir buçuk yıl geçmişti. Bir öğle vaktiydi. Babam işten çıkmış, eve gelmişti. Annem sofrayı hazırlıyordu. Ev, her zamanki gibi sakin ve yorgundu. Kapı çaldı. Koşup açtım. Kapıda Bekçi Mikail Amca vardı. Üzerinde koyu kahverengi üniforması, başında şapkası, belinde silahı… Her zamanki gibi ciddi duruyordu “Baban evde mi?” diye sordu.
Başımı salladım. “Çağır gelsin.” Babam geldi. “Ooo Mikail Bey, hoş geldiniz, buyurmaz mısınız?” dedi. Mikail Amca başını salladı. “Yok, sağ ol. İşim var. Ama Van’dan bir misafiriniz var,” dedi. Babam şaşırdı. Birlikte dış kapıya çıktılar. Dışarıda beyaz bir otomobil duruyordu. İçinde bir adam vardı. Babamı görünce güçlükle kapıyı açtı, indi. “Selamünaleyküm,” dedi. Sesi zayıftı. Bedeni titriyordu. “Ben tanrı misafiriyim… Bir çay ikram eder misiniz?” dedi. Babam hemen karşılık verdi: “Aleykümselam, ne demek, baş üstüne… Buyurun.” İçeri girdiler. Mikail Amca gitmek istedi ama babam bırakmadı: “Yemek hazır, bir lokma yemeden gidemezsin,” dedi.
Misafir ağır ağır yürüyordu. Konuşurken zorlanıyordu. Hasta gibiydi… Hatta daha fazlası… Babam dikkatle baktı. “Simanız bana yabancı gelmiyor…” dedi. “Sizi bir yerden hatırlıyor gibiyim.” Adam başını kaldırdı. Gözleri doluydu. “Geçen yıl hasta bir oğlunuz vardı… Ne oldu ona?” diye sordu. Babam derin bir iç çekti. “Sizlere ömür…” Adamın dudakları titredi. “Neden iyi bir doktora götürmediniz?” diye sordu. Babamın sesi sertleşti: “Götürdük… Ama ne siz sorun ne ben söyleyeyim…” Adam bir an sustu. Sonra başını kaldırdı:
“İyice bakın yüzüme… O doktora benziyor muyum?” dedi.
Ve… Ağlamaya başladı. Hıçkıra hıçkıra… Babam dikkatle baktı.
Ve tanıdı. O… Oydu. O doktor. Ama artık tanıdığı adam değildi. Zayıflamış, çökmüş, yürüyemeyen, konuşurken zorlanan birine dönüşmüştü. “Çok pişmanım…” dedi doktor. “Beni affedebilir misiniz?” Evde herkes donup kalmıştı. Doktor konuşmaya devam etti. Sesi kırılıyor, kelimeler zor çıkıyordu: “Bana yıllarca ateizmi öğrettiler… İnananlara karşı önyargılıydım. Sizi gördüğümde… ‘Selamünaleyküm’ deyişiniz bile zoruma gitmişti… ‘Önce Allah’a sonra size güveniyorum’ dediğinizde… Öfkelendim…”
Gözyaşları yüzünden süzülüyordu. “Siz beddua ettiniz… Demek ki o gün dua kapıları açıkmış. Ve o bedduanız… Kabul oldu…” Babam sessizce dinliyordu. “Birkaç gün sonra memlekete gitmek üzere yola çıktım,” dedi doktor. “Sizin sözleriniz aklımdan çıkmadı. Vicdanım sızladı… Bu düşüncelere dalmışken, birden direksiyon hâkimiyetimi kaybettim… Şarampole yuvarlandım…” Derin bir nefes aldı. Sonra sözlerine devam etti: “Kazada boynum kırıldı… Kısmen felç oldum… Bir buçuk yıldır böyleyim…” Evde derin bir sessizlik vardı. “Her gece rüyamda sizi gördüm… Güvendiğiniz o Allah bana dersimi verdi… Şimdi iman etmiş biriyim… Lütfen… Hakkınızı helal edin…”
Doktor, babamın ellerine sarıldı. Sımsıkı… Bırakmadı. Babam da… Dayanamadı. İkisi birlikte ağlamaya başladılar. Sessizliğin içinde yükselen o iki adamın ağlayışı… Acının, pişmanlığın ve affetmenin birbirine karıştığı bir ağıt gibiydi.
Yemekler yenmiş, çaylar içilmişti. Evdeki ağır hava, yerini garip bir dinginliğe bırakmıştı. Sanki biraz önce yaşananlar, yılların yükünü bir anda hafifletmişti.
Doktorun gitme vakti gelmişti. Ayağa kalktı. Ceketinin iç cebinden bir tomar kartvizit çıkardı. Ellerinin titrediği fark ediliyordu. “Bu ilçede maddi durumu iyi olmayan hasta çocukları bana gönderin,” dedi. Sesi hâlâ kırılgandı. “Hiçbir ücret almadan… Elimden gelenin en iyisini yapacağım. Yeter ki sizin selamınızla gelsinler.” Kartvizitleri babamın eline bıraktı. Sonra bir an duraksadı. Eğilip babamın elini öpmek istedi. Babam izin vermedi. Onun yerine onu kendine çekti. Sımsıkı sarıldı.
Bu sarılışta ne öfke vardı ne kırgınlık… Yalnızca insan olmanın yükü ve affetmenin hafifliği vardı. Doktor başını eğerek dışarı çıktı. Beyaz otomobiline bindi. Motor çalıştı. Araç ağır ağır uzaklaştı. Tozlu yolun içinde kaybolurken, sanki geride yalnızca bir adam değil, bir pişmanlık hikâyesi de gidiyordu.
Ve gerçekten… O doktor, yıllar boyunca yüzlerce, binlerce fakir çocuğun umudu oldu. Kapısına gelen hiçbir çocuğu geri çevirmedi. Ücret almadı, ilaçlarını kendi cebinden karşıladı.
Yıllar sonra… Benim oğlum da onun hastası olacaktı. O günleri, o pişmanlığı, o kırılma anını bir de onun ağzından dinlediğimde, zaman bir kez daha geriye sarılmıştı sanki.
Bir yaz sabahıydı. Evin balkonunda, yarı uyanık bir hâlde uzanıyordum. Gözlerim kapalıydı ama dünya hâlâ içimde devam ediyordu. Hafif bir rüzgâr yüzümü okşuyordu. Bir şey… Çok hafif… Burnumun ucuna kondu. Gözlerimi açtım. Kocaman bir kelebek… Renkleri güneşte parlıyor, kanatları yavaşça kıpırdıyordu. Ama benim için o an… Bir kelebek değildi. Devasa, ürkütücü bir şeydi. Çığlık attım. Annem koşarak geldi.
“Korkma oğlum,” dedi, beni sakinleştirmeye çalışarak. “O bir kelebek… Çok güzel bir kelebek. Seni çiçek sandı, o yüzden kondu.” Nefesim yavaş yavaş düzeldi. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu ama annemin sesi içimi yatıştırmıştı. Sonra konuşmaya başladım.
Annemle… Sıradan bir şeyler… Basit cümleler… Ama annem bir anda sustu. Yüzüme baktı. Gözleri büyüdü. Sonra… O gözlerde bir ışık parladı. “Oğlum…” dedi fısıltıyla. “Oğlum… Sen…” Durdu. Gözleri doldu. “Sen hiç kekelemeden konuştun!”
Beni kucakladı. Defalarca öptü. Gözyaşları yüzüme damlıyordu ama bu kez o gözyaşları başka bir şeydi. Sevincin, şükrün gözyaşları… “Ey büyük Allah’ım…” dedi titreyen bir sesle.
“Oğlumun şifasını bir kelebeğin kanadında gönderdin… Sana binlerce şükürler olsun…”
Günlerden bir gün, kilerde bir şeyler arıyordum. Rafların arasında dolaşırken gözüm bir şeye takıldı. Fikret’in en sevdiği bisküviler… Ve lokumlar… Bir anda içim burkuldu. Sanki zaman geri gelmişti. Onun kahkahası, koşuşu, o küçük elleri…
Bir kese kâğıdı aldım. İçine biraz bisküvi, biraz lokum koydum.
Annemin yanına gittim. “Anne…” dedim. “Ben büyüdüm artık. Fikret’in öldüğünü biliyorum. Beni onun mezarına götürür müsün?” Annem bir an durdu. Sonra beni kendine çekti. Saçlarımı okşadı. “Tamam,” dedi yumuşak bir sesle.
“Yarın seni götüreceğim.”
O gün, gece bitmek bilmedi. Uyudum… Uyandım… Tekrar uyudum… Sabahı beklemek, hiç bu kadar uzun sürmemişti. Ertesi gün, annem ve ağabeyimle birlikte yola çıktık. Mezarlık, evimize çok uzak değildi aslında. Ama o gün… Yol bitmek bilmedi. Sanki her adımda biraz daha ağırlaşıyordum. Sonunda vardık.
Mezarlık, yüksekçe bir tepedeydi. Yüzlerce küçük tümsek… Her birinin başında bir taş… Bazıları mermer, bazıları sade… Bazılarının etrafı demir korkuluklarla çevrili…
Rüzgâr hafifçe esiyor, arıların vızıltısı ve kuşların sesi havaya karışıyordu. Ama o sessizlik… İnsanın içine işleyen bir sessizlikti. Biraz yürüdük. Sonra annem durdu. Dört beş büyük mezarın arasında… Küçük bir mezar vardı. Tam Fikret’in boyunda. Annem çömeldi. Ellerimden tuttu, beni de yanına çekti.
“İşte…” dedi. “Kardeşin burada yatıyor.” Boğazım düğümlendi. Uzun bir aradan sonra kardeşimle ilk kez bu kadar yakınlaşıyordum. “Anne… Bizi görüyor mu?” dedim. “Duyuyor mu?” Annem başını salladı. “Evet,” dedi. “O şimdi cennette… Bizi görüyor, duyuyor.”
Annem dua etmeye başladı. Ben kese kâğıdını açtım. Bisküvileri çıkardım. Aralarına lokum koydum. Annem onları yiyeceğimi sandı. Sonra… Mezarın başındaki toprağı küçük ellerimle eşeledim. Bisküvileri içine koydum. Üstünü kapattım. “Bak kardeşim…” dedim fısıldayarak. “Sana en sevdiğin lokumları getirdim… Acıkınca yersin…” Sonra mezar taşını öptüm. O an… Onun nerede olduğunu artık gerçekten anlamıştım.
O gece… Rüyamda onu gördüm. Gülüyordu. Bana teşekkür ediyordu. O günden sonra… İçimde alev alev yanan ateş sönmüş acım birazcık da olsa dinmişti… Bir yerlerde, görünmeyen bir yerde, eksik kalan bir parçamla yaşamayı öğrenmiştim.
Ve belki de ilk kez onun öldüğü kabullenmiştim.

Şükrullah Yavuzer
Kayıt Tarihi : 6.05.2026 19:19:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!