Bir zamanlar, ışıkların hiç sönmediği bir şehir vardı. Gökyüzü, geceleri bile yıldızsızdı; çünkü her köşe başı, her cadde, her vitrin göz kamaştıran lambalarla bezenmişti. O şehirde yaşayan Deniz, gündüzlerini kalabalık ofislerde harcar, geceleri parlak tabelaların altında oyalanırdı. Onun için karanlık, yalnızca göz kapaklarının ardında, uykunun davetsiz karanlık odasında vardı.
Işıkla çevrili büyümüş bir ruh, karanlığı asla tanımaz; hatta varlığını inkâr eder. Deniz de öyleydi. Karanlığın kendisine ne öğreteceğini, ne sakladığını hiç düşünmemişti.
Fakat hayat, insana ansızın kapılar kapatmayı sever. Bir gün, işini kaybetti. Ardından dost bildikleri yavaşça uzaklaştı. Birer birer telefonları sustu, mesajlar eksildi, buluşmalar iptal edildi. Koca şehrin ışıkları yanmaya devam ediyordu belki, ama Deniz’in içindeki sokak lambaları birer birer sönmeye başlamıştı. Evine döndüğünde, odalarının sessizliği onu karşılıyordu. Ve nihayet, karanlık ince bir duman gibi kapılarından içeri süzüldü.
Önce korktu.
Herkes koşar, zıplar, ben yürüyemem!
İsterseniz hayat aşını verin;
Sayılı nimetler bal olsa yemem!
Ey akıl, nasıl delinmez küfen?




Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta