Sabrın tuğlalarıyla yükselirken o mabet,
Bir ferman yankılandı devrin ötesinde.
Taş taşa emanet, harç dualarla sırlıydı;
Lakin güç sabırsız, emir çoktan verilmişti.
İki derin gölge düştü tozlu meydana,
Sözün keskin kılıcıyla zamanı böldüler.
Laf lafı açtı, çekiç dindi bir anda;
İskelenin yükü, kahkahayla hafifledi.
Günler kısaldı ama vakit ağırlaştı ansızın,
Kubbe yetişmedi, hüküm havada asılı kaldı.
Zirvenin öfkesi, mizahtan bir ecel doğurdu;
Bir nükte, celladın elinde koca bir karanlıktı.
İki can çekilip alındı hayatın ortasından,
Halkın neşesi o gün, bir urgan gibi gerildi.
Avluya çöken keder, mermeri bile ağlattı;
Minarelerden göğe, dilsiz bir çığlık yükseldi.
Fakat ölüm, nihayet değilmiş bu hikâyede;
Şeyh Küşteri dokundu siyahın kalbine.
Tasvirlere üfledi yeniden o kadim nefesi,
Küllerinden doğdu bu iki mahzun suret:
Biri dünyayı güldürdü, diğeri derin derin düşündürdü.
Şimdi her perdede yansıyan aynı hakikattir:
Gülmek, insana tutulan en berrak aynadır.
Bir şakayla başlayan o ibretlik yolculuk,
Boşlukta bir ruh gibi asılı durur.
Ölmezler artık; çünkü onlar
Gölgeyle konuşan,
Bizimle yaşayan,
Zamanın en hüzünlü gülüşüdür,
Karagöz ile Hacivat.
Kayıt Tarihi : 5.1.2026 20:20:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!