Yine akşam geç bir saatte Mert evine dönmüştü. Yarı sarhoş bir halde bahçenin kapısını biraz zorlanarak açtı. Annesi gözü yaşlar içinde oğlunu pencerenin kenarında bekliyordu. Mert eve sessizce girmeye çalışırken sarhoşluğun verdiği tesir ile istemeden de olsa gürültü yapmıştı. Annesi Hatice Hanım zaten oğlunun geldiğini fark etmiş ve onu içeride salonda beklemekteydi. Her zaman ki gibi Mert annesine nahoş bir şekilde selam verip hemen odasına çıkıp uyumak istiyordu. Annesi bu sefer onla konuşmak için karar vermişti. Hatice Hanım oğlunun bu haline çok kızmakla birlikte çaresizce ne yapacağını bilmemekteydi. Hatice Hanım “Oğlum, yeter artık yaptığın bu hareketler. Yazık ediyorsun kendine. Gençliğini o meyhanelerde boş insanlar arasında heba ediyorsun” dedi ve gözyaşlarını tutamayıp yeniden ağlamaya başladı. Mert, yorgunluk ve sarhoşluktan dolayı annesini şuurlu bir şekilde dinlemiyordu. “Bir an önce annemin nutku bitse de yatsam” diyordu.
Hatice Hanım iyi kalpli ve dindar bir kadındı. Eşi Hasan Bey Türkiye’nin sayılı tüccarlarındandı. Hasan Bey daha zenginleşmemişken Hatice Hanım ile evlenmiş ve birlikte hayatın zorlu yollarında yürümeye koyulmuşlardı. Hatice Hanım her zaman aynı mütevazılığini korumuş ve kişilinden hiç taviz vermemişti ama Hasan Bey için aynı şeyleri söylemek çok zor idi. Zenginleştikçe değişmeye ve içkiye başlamıştı. Eski dostlarını terk edip gecelerini kumara kaptırmış insanlarla arkadaşlık ediyordu. Hasan Bey’in bu davranışları en çok oğlu Mert’e yansımıştı. Kendisi zamanında yokluk gördüğü için Mert’e hiç parasızlık çektirmemişti. Özel bir üniversitede tıp fakültesinde okuyordu Mert. Altında son model bir de arabası vardı. Bazen arkadaşları ile caddelerde yarışa tutuşurlardı. Hatice Hanım, oğlu ve eşi için bir tek dua edebiliyordu. Onları değiştirecek bir vesile bekliyordu. Bu yüce kadın her gece kalkar teheccüd namazını kılar ve secde de saatlerce ağlardı.
Mert’in her günü zengin, şımarık, içki içen arkadaşları ile geçiyordu. Bazen canı onların yanında çok sıkılıyordu. Çünkü her şeye sahipti ve yaptığı şeyler ona zevk vermiyordu artık. Zaman zaman bunu düşünüyor ve sıkılıyordu. Yılları böyle boş hevesler uğruna geçen Mert nihayet okulu bitirmiş ve babasının desteği ile kendi muayenehanesini açmıştı. Tam teşekküllü bir poliklinikti aslında. Hala içi sıkılıyor ve ruhunun boşlukta olduğunu hissediyordu.
Bir akşam arkadaşının verdiği partide içkiyi fazla kaçırınca baş ağrısı ve sarhoşluktan dolayı erkenden eve dönmek istedi ve partiyi yarıda bitirip arkadaşının partisinden arabası ile ayrıldı. Dikkati çok dağınıktı. Başına bir iş gelmesi an meselesi idi. Ve o anda Mert kırmızı ışığı göremeyip olduğu gibi karşıdan karşıya geçmeye çalışan genç bir kıza çarptı. Hemen arabayı durdurdu ve aşağı indi. Yerde az önce çarptığı kız kanlar içinde durmaktaydı. Herkes kızın başında toplanmıştı. Mert doktor olduğundan ilk müdahaleyi orada yaptı ama bu yeterli değildi ve sarhoştu. Hemen kliniğini aradı bir ambulans söyletti. Olay yerine gelen ambulans ile Mert genç kızı kliniğine götürdü. İlk müdahale olduktan sonra genç kızın sağlık durumu iyi gibiydi ama yoğun bakımda kalması gerekiyordu birkaç gün.
Aşk işareti ile doğanlar yaşarken dünyaya talip olmazlar...Bilirler ki ne isteseler,neyi ansalar,ne kazansalar aşkın dışında hiçbir şey avutmaz onları,teselli etmez...Gönüllü sürgündür onlar...Gizliden gizliye hissederler bunu...Sonsuz bir ışıktan kopup gelmişlerdir geldikleri yere...Kopup geldikleri ışığa inançları ne kadar büyükse,içlerinde ki acı da o kadar derindir...Bu acı hatırlatır onlara kopup geldikleri yeri...Bu acı hatırlatır onlara kim olduklarını ve niye varolduklarını...
Kalplerinde aşk işaretiyle doğsa da bazı günler yorulur insan karşılıksız sevgilerinden...Yorulur kendisini anlatamamaktan...Sevgilim der,sevgilim der,ama,sevgilim dediği yanında değildir,bilir...Bazı günler insan soluksuz kalır,içindeki sevgili olmasa bile karşısındakine deliler gibi sarılır...O olmadığını bile bile sonsuz bir umutsuzlukla sarılır...İnsan soluksuz kalmaya görsün,sevgili diye bütün yanlışlarına,bütün kaçışlarına,kendine yaptığı ihanetlere sarılır...İnsan bir kere içindeki aşktan umudunu kesmeye görsün,her şey olmak,her yere yetişmek için bu hayat düşer...Her şey olduğunu,her yere yetiştiğini sandığı anda,ortada kendisi yoktur artık...Kaybolmuşluğa çok yakındır...Kopup geldiği ışığa inancı azalmıştır...Daha az acı çekiyordur artık...Ama daha mutsuzdur eskisinden....Daha mutsuzdur,o ışığı acı çekerek özlediği günlerden...
Soluksuz kaldığım kendime bile sakladığım günlerden bir gündü...Kaybolmuşluğa yakındım...İçimdeki acı hızla eksiliyordu...Işık soluyordu,soluyordu tıpkı sesim gibi...Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi...Öylesine kaybolmuştum ki bulamıyordum artık içimde neyi yitirdiğimi,neyi kirlettiğimi...Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden,kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı...
Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız önemli değil....Gerçekten değil...Kaybolmuş insanlar birbirini çabuk buluyor....Umutsuzluk umutsuzluğu çağırıyor...
Konuşmaya susamıştık...Sanki ikimizde dilini,kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye...Oysa böyle bir şey yoktu...Hep buradaydık...Hep o ışığımızdan kaybolduğumuz yerde...O ışığı orada bırakıp bu dünyaya,bu hayata gönül indirdiğimiz,her şey ve her yerde olduğumuzu sandığımız yerde...Hep o soluksuz kaldığımız yerde...Daha vakit var,o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimizde...




Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta