Dudağımda ağıttı gidişinin ayak sesleri. Giderken yüreğimle birlikte, sımsıkı tuttuğum ellerinin sıcaklığını da götürdün ıssızlığına. Geride odamın duvarlarını yumruklayan sımsıkı kapalı ellerimin çaresizliği kaldı. Hıçkırığımı kim yudumlayacak? Hangi sokak lambası ışığım olacak? Hangi yalan ve hangi insan kanayan yaramın otacısı olacak. Hangi öksüz kuş garip ve sahipsiz omuzlarımdan havalanacak? Ben kendi harmanımda daha ne kadar kavrulacağım? Şakaklarıma bir soğuk şubat sabahında kar taneleri daha kaç kış kurşun gibi vuracak Tanrım?
Oysa dönülmez yolların ayrımlarında hep sen vardın yanıbaşımda... Omuz verdiğin narin bedeninle ve o ufacık bedenine sığmayan kocaman yüreğinle. Şimdi kendi yüreğimin çaresizliğini haykıracak ne bir sıcak göğüs, nede gönül var sığınabileceğim.
Yalnızlığın kapısını çalarken kaderim, sensizliğin hasret kuyusunun tam ortasında, öylece çaresiz bir başıma öksüzlüğün kollarında hıçkırıyorum. Artık bir tanem diyen sevdalı inleyişler yok. Artık sokak kapısını iki uzun bir kısa şifreli şifreli çalan kimse yok. Artık gözbebeklerimin derinliğini titreten o simsiyah üzüm gözlerin yok
Senin yokluğun en acı tarafı kanayan yürek yangının dumanında boğulup giden hatıraların bir daha yaşanmayack olması. Kavuşmalar olmayacak hiç. Sevişmeler yaşanmayack teninin cennetinde. İnce dudaklarının alev alev yakan buselerinde eriyemeyeck dudaklarım.
Bir aşk kadar zehirli,bir orospu kadar güzel.
Zina yatakları kadar akıcı,terkedilişler kadar hüzünlü.
Sabah serinlikleri; yeni bir aşkın haberlerini getiren
eski yunan ilahelerinin bağbozumu rengi solukları kadar ürpertici.
Öğlen güneşleri; üzüm salkımları kadar sıcak.




Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta