İnanç Ve Toplumsal İstem (talep) 63

Bayram Kaya
2924

ŞİİR


13

TAKİPÇİ

İnanç Ve Toplumsal İstem (talep) 63

Dizin konu 5 e, Ö.Ç.M. Rumuzlu Değerli eleştirmene yanıttır.

“”Bayram Bey; yazıyorsunuz ama şu soruma doğru cevap verin. Kurtuluş Savaşı'nı yapan bu yüce millet lâik olmak için mi, yoksa Batı'nın kokuşmuş, kültürümüzle uyuşmayan, ahlâksız değerlerini kabul etmek istemediği için mi savaştı? Lâiklik referandumla halka sorulmadan, emr-i vâki ile getirilmedi mi? Mâdem demokratik bir ülkede yaşıyoruz. Ben de size bu soruları yöneltiyorum. Bana irticacı, mirticacı demeye de kalkmayın. Çünkü ben Fransızca Bölümü mezunuyum, Batı kültürü aldım ve hayatta Kur'an Kursuna dahi gitmedim. Ben daima mazlumun yanında oldum ve halkla iç içe yaşadım, yaşamaya devam ediyorum. Lâiklik ve Sekülarizm arasındaki farkı incelemenizi istiyorum. Taşıma suyla değirmen dönmez. Üstün sınıflar niçin halka sormaya korkuyorlar? Halk lâikliği seviyor mu? Sevmiyor mu? Tatil günleri cumartesi-pazar mı olsun? Benim sadece bir oyum var. Netice olarak bu aziz millet bunca zulmü hak etmedi. Allah yardımcımız olsun, bizleri her yere çöreklenmiş Ergenekon gibi çetelerden korusun. Hoş çakalın.””

“” Kurtuluş Savaşı'nı yapan bu yüce millet lâik olmak için mi, yoksa Batı'nın kokuşmuş, kültürümüzle uyuşmayan, ahlâksız değerlerini kabul etmek istemediği için mi savaştı””

Bu yaygın soyut ve tutarsız; “”batının ahlakı”” söyleminizin cevabı için “”Batı Taklitçiliği”” yazı dizimi inceleyebilirsiniz. Bu söylem bir savunma fikir olmayıp, mahalle dedikodusu niteliğinde, bilgisizce bir argümandır. Ama kurtuluş savaşını halkın niçin yaptığına yine de değineyim. Halk ve toplum kavramını karıştıran herkes, birinin sorununu diğerinin sorunu yapıp, kendi bilmezliğini, güya sorusunu da, bir fikir özgürlüğü gibi ortaya atmaktadır!

Halk ve toplum ayrı iki alan. Halkın zamanı, toplum zamanına göre daima geri ve dirençli akar. Laiklik halkın değil toplumun konusudur. Laiklik halk için değil, toplumun üretimsel işleyişi için vardır. Siz sekülerleşme diye, bir bilmezlikle halk tutumunu topluma mal ediyorsunuz.

Yazımda halkın olup bitenlerin şaşkınlığında olup, çok yaygın olmamakla birlikte tanzimattan bu tarafa çok ciddi olarak laikliği tartıştığı bilinmektedir gibi sezgiler belirttim. Esasen çok geri bıraktırılmış halkın, olup biteni, dünyanın kurulduğundan beri, sürüp gelen bir ilahi düzen durum olarak bilmektedir. Ve halk, bu konularda bağımsız fikir yürütüp, kanaat sahibi olacağı ilgi alanı değildir. Laiklik, halkın genellikle dünyada olup bitenleri bilip, kıyaslamalara varıp, amaç güder, hedefli bir anlayışla yaygın ve tartışacağı bir bilme konusu değildir. Halkın genel tutumu, böylesine bir mecra içinde, ne olursa olsundu, mevcut düzen korunmalı idi.

Benim kavradığım kadarla, genelde; Osmanlı kırsal kesim insanımız Dünya'yı ve kendi yaşam tarzını, gâvur icadı söyleminin aşağılaması ile çevresindeki; kendisine göre din bilirkişilerin, cevaz vermesi ile yaşıyorlardı. Ve dünyaya açılır pencere olan din adamlarının, caizdir Ya da, değildir komutları ile dünyaya bakıyor, algılıyordu. Bu iki uç arasında tüm olay ve olguları bunlarla yorumluyordu. Bu, halk yaşamına uygun bir tavırdır.

Gözü gibi sevdiği vatanı için yaptıkları, bir rutindi! Babadan atadan görme iş ve örfi gelenek görenek dizisiydi tutumları. Yönetime katılma gibi bir düşünce genelin kafasında geçmek şöyle dursun, günah addediyordu. Tek bildiği ulul emre itaatti. Tüm ölçü ve yaşama ilişkileri bundan ibaretti.

Bu güzide ve mağdur halk; çektiği sıkıntı ve yoklukların sebebinin, bir toplumsal düzensiz kusurdan kaynaklı, yönetim bozukluğu, sonucu olduğunun dahi farkında değildi. Olup biteni kendi günahlarını kefareti bilmekte, “”arada bir de, kefere gâvuru, gâvurluğundan kendilerine musallat oluyordu”” ufukları buydu. Eğer dünyada olup biteni bilip, uyanmış olsalardı, her devrimci halklar gibi, matbaanın isteklisi olup, gecikmesine razı olmayacağı yerde, gecikmiş bir gelişmenin kullanımına karşıda ayaklanmazdılar! Halk indinde laiklik de, halkın güncellenmesinde olmayan, Frenk icadı tavırlı, aynı bazda, bir karşı koyuşun sübjektivitesidir.

Üstelik dünyada rejimler, yönetimler, paldır küldür olmuş, fabrikalar üretimi eline almış iken bunların dahi isteklisi görünmeyen bir halkın, laikliği bilip, peşine düştüğünü söylemek hiç tarih bilmemek olur. Dindar bir topluluğun, gâvur icadı bildiği gelişmelerin ve düşünüşlerin hiç isteklisi olur muydu? Sanki halk, konjonktürü bilen, bir bilinç içinde imiş de, Gazi'nin her giriştiği laiklik ve diğer ilerlemeci atılımlarına, bilerek, tercihen karşı durmuşlar gibi, bir soru sormuşsunuz!

Seçme bir bilgi işidir. Oysa yapı devir alındığında, 13 milyon nüfusun 2 milyon kadarı yani % 1,6'sı okuryazardı. Bunlara da eğitimli denemezdi. Siz bu yapı ile toplumu çağdaş, halkı yetki kullanımlı seçmeci düzenleyemezsiniz. Sanki halkın içinde bulunduğu Osmanlı rejimi halka sorulmuş ve başındakiler halka seçtirilimiş bir tercihmiş gibi zımnen kabul edici, saptırıcı, bilgi olmayan bir soru sormuşsunuz.

Atatürk'ün adımları bugünü sağlamak için gerekli kılınmış adımlardır. Demokratiktir veya değildir. Yaraya, irine, neşter vurulmasının gerekliliği ve zorunluluğudur. Bu günkü gözlükle bakıp, demokratikti, seçtirmemişti, halka sorsaydı, halk kabul etmezdi, sorusu manasızdır.

Halkın bilgisi, sadece evreni ve Dünya'yı yorumlayışları, cami vaazları ve dinsel bilginin dışına asla geçemiyordu. Dünya dolaşılmıştı, ama haberi yoktu. Onun için dünya 6 günde yaratıp bitmişti. Mutsuz halklar daima bir kurtarıcı bekler. Halde bulamazsa ötede umar. Öz hareket gelişmesi ile bir kurtarıcı bekliyorlardı. Her zaman olduğu gibi. Ona ram olmak, onun kurtarıcılık güvenliğinde, kendilerini güvende hissetmek istiyorlardı. Esasen kışkırtılmadıkça laikliğe karşı olur tavırları da yoktu halkın. Çünkü onu da bilmiyorlardı. Süreçle uygulamada tanıdıkça sahiplendiler. Tabii ki zamanla ve aynı bilgisizlikle, tahriklere de kapıldılar.

Birde bu haletiruhiyeyi geriye uzatmak için şunu söyleyebilirim; halkımız hiçbir gelişmenin ve devrimlerin tarih boyunca isteklisi, onun savaşımcısı ve takip edici olur yönde müdavimi olmamıştır. Hep birileri bir şeyleri daima sunmuştur. Oda süreç içinde bunları alışkanlık yapıp, benimseyip, vefalı bir savunucusu olmuştur. Kaderci ve teokratik anlayışlı yaşama mahkûm edilen değerli milletimiz; ancak bu yapıda ne beklenebilirse, aziz insanlarımız da bunu tereddütsüz gösterebilmiştirler.

İnsanımızın anlayışında ulul emre itaat vardır. Bu nedenle gittiği her savaşa samimi bir vatanı savunma sevgisi ve düşmanla savaşmanın dışında, yönetimi toplu durum ışığında asla ve hiç eleştirmemiştir. Osmanlı uyruğu hangi savaşlara niçin dahi gittiğini, neden Fizan'da Yemen'de olduğunu bilmeden, sadece vatandır diye halk katılmıştır. Bu ulvi duygu iken, sorgulayan ve sorumlu yurttaşlar yaratamıyordu ki bu bilinçle Laiklik için savaşır olsundu. O, bu durumla savaşması gerekiyordu, ulul emir buyuruyordu bunun bilincindeydi. Geneldeki yaygın anlayış bu idi.

Birde soruyu tersten ortaya koymuşsunuz: Diyorsunuz ki, “”Kurtuluş savaşı laikleşmek için mi yapıldı, yoksa batının ahlaksızlığından kurtulmak için mi yapıldı? ”” Kurtuluş savaşı, ne laikleşmek için, ne batının ahlaksızlığından kurtulmak için ortaya konulmuş bir savaş değildir. Bu hiç tarih bilmediğinizi düşündürtüyor.

Konjonktürün getirdiği bir fiili durum vardı. Bu bir milletin var olup olmama mücadelesidir. Laiklik hareketi vatanın kurtarılmasından sonraki bir yol alışın, durumdan hale yönelen icabı gereken, köhne yapının yıkılışıdır. Osmanlı'dan beri süre gelen yenileşme hareketinin, çok hızlı biçimidir. Yani devrim şeklidir. Evrimini yapamayan sosyal olgulara devrim ansızın gelir. Tercihi olup olmadığı sorulmaz! Burada liderin aydınlanmacı tavrı peyder pey etkin olacaktır.

Eğer biz haldeki halkın vergi vermeyi seviyor mu? Haldeki yöneticileri seviyor mu? Tatil cuma mı olsun, sayrı gün mü olsun? Gibi anlamsız sübjektifliklere girersek yazı çalışmamın esprisini hiç anlamamış oluruz. Üstelikte tam bir sapla samanı karıştırmış oluruz. Toplumun nesnel (objektif) yanını hiç kaale almayıp, kişisel ve halka ait öznel iteleri (sübjektiviteyi) toplumun özeğine oturturuz. Bu da, rüya ile uyanmış durumunu ayıramayan çocuğun yaşadığı çelişkileri yaşamak olur.

Birde şunu belirteyim. 1920 ye gelindiğinde halkın % 87 si kırsalda. Tarımla yani çiftçilikle uğraşıyor ve hayvancılık işlerini yürütüyordu. Burada %87'nin %13 ü beslediği, çok verimsiz bir yapı; yapı denmeyecek bir yapı vardı.

Üstelik bu yapılaşma pek pek piyasa için olmayan, kendi kendine yeten, kendi ihtiyacı için görülen ve vergi veren bir yapılanıştı. Bu vergi halka; istihdam, ekonomik yapılaşma, eğitim, sağlık için dönmüyordu bile. Ancak bol cami yapılarak gönüller şen ediliyordu.

Tarih okuduğunuzda, bir iki İstanbul vs yerde yetersiz hastane, okul vardır ama ülkenin her yerinde bol bol cami vardır ve cami mimarları ünlüdür. Toplum bu yapı içinde cami cemaati olarak tutulmuş, asla yurttaşlık bilinci oluşmamış. Siz; halk laiklik için mi, dini için mi savaştı? Diye hiç şık, sorumlu, aydınca tavır olmayan, bir istismarı yapıyorsunuz. Pekiyi sizde halka bir sorun: sizin mi düşünmenizi yeğleyecekler, Atatürk'ün düşünmesini mi yeğleyecekler?

Bende aynı yanlış mugalâta ile karşılık vereyim. Toplumdaki Nesnel gereklilikler oydaşma ile ihdas edilmez. Bir araba dua etmeden üretiliyorsa ve sürülüyorsa yolunuz bu olacaktır. Siz isterseniz edebilirsiniz, ancak bu toplumun içinde olacağı bir yükümlülük bağlantı değildir. Halkın içinde olacağı bir tutumdur.

Siz kendi kendine yeteni üreten halkın, güncel toplum olup da, Cihan'da olup bitenin fevkinde olduğunu sanıp; laiklik, çağdaş eğitim vs. tutumların yararından çok, zararını düşündüklerini sanıp, bir seçme mi yapacağını sanıyorsunuz! Hoca dururken, doktora gitmeyen kitlelere, onları eğitecek yerde; onlara hoca mı, doktor mu? Demenin ve de, hoca cevabını almanın ne yararını bekliyorsunuz? Aynı şekilde laiklik mi şeriat mı dendiğinde şeriat denmesinde nasıl bir toplumsal (halksal demiyorum) yarar bekliyorsunuz? Gâvur icadı ve dinsizliktir diye ajite edilerek, halkın doğru ve güzele karşı çıkmayacağını mı sanıyorsunuz da, bu kurnaz soruyu soruyorsunuz?

Beyefendi, Toplum olmasa idi, halk hiç olmazdı. Halk toplumun nesnelliğinin ürettiği, ortaya koyduğu bir sonuçtur. Halkın öznel istemi, toplumda %100 etkinlik sağlamaz. Toplumun koşulları farklıdır. Ve toplumda halkın değil, birey insanın, yurttaş insanın sıfatları çok çok etkindir. Değilse halkın Ya da Kişilerin, sübjektivitesi burada etkin değildir. Siz sapla samanı karıştırıyorsunuz. Sanki halkın öznel olayları, toplumun konusuymuş gibi bir haklılıkla konuyu ele alma yanlışlığına baştan düşüp, kan ter içinde cevap arıyorsunuz.

Yüce halkımız, güncellenmiş toplum olmaktan mahrum bırakılmışlığın, Dünya'da kopuk, bi habersizliğin çelişkilerini ve külfetini yaşıyordu. Laiklik toplumun nesnesi idi, İnançlarda halkın öznel nesnesidir. Bu iki alan karıştırılmasın. Toplum halktaki inançlara karışmaz. Halkta toplumdaki laikliğe karışamaz. Halk, toplumla çok direk ilişkilenmez, ama toplumda halksız olamaz. Bu olamazlık laikliğin Ya da bir üretimin nasıl olacağını halka sormak anlamına gelmez. Dünya'da mal ihracı yüzünden çıkan paylaşım savaşlarını bilmemenin tavırları, bu necip halkın üzerinde, bir gâvur tasallutu olarak algılatılıyordu. Dünya; grev, lokavt, emek, kapitalizm kominizim, liberalizm hak, özgürlük, laiklik cumhuriyet gibi değerleri tartışıp benimserken, değerli halkımız “”Padişahım çok yaşa diyordu””. Başkasını bilemeyen, elbette elindekini bilecekti! Bunu bilip de, hala halk dalkavukluğu ile sömürür olmanın anlamı nedir?

Laiklik bilimsel bir yaklaşımın inanması ve görünür ilişkinin somutlanmasıdır. Bu, özdeğe ve özdeksel yapılara sizin öznel inanç yansımalarınızı katamazlık ilkenizdir. Yani toplumsal yapı ve nesnel yapı, sizin düşünmenize, inancınıza göre yapılanıp davranmaz demektir. Bu toplum işleyişinde aklı öne alış tutumlaşmanızdır. Somutlukta şudur: ben nirvanaya inansam da, inanmasam da su, belli şartlarda 100 derecede kaynar. Benim nirvanaya inanmamla, dinamonun elektrik üretmesinin Hiçbir ilişkili yoktur.

Ben, nesnel koşulları; bilgiyi, aleti, tekniği, hammaddeyi vs. sağlamadan; ne kadar uçmayı düşlersem düşleyim, ne kadar dinsel edersem edeyim; asla uçamam. Laik anlayışın somutluğu pratikle doğrulanmasıdır. Laiklik aklı kullanma yöntemidir. Laik yaklaşımla, pratikliğe varan yollar çeşitlidir. Bir türden değildir. Bu nedenle nesnel yapılanışla ürettiriş siyasanız farklı olabilir. Ruh böyle buyuruyor diye yapılanmak, ne derece pratiktir bilmiyorum!

İşte bu nesnelitenin doğada bilinçle okunup, nesnelliği ve insan emeğini kullanan toplumda, bu anlayışla uygulama ve üretme, yapılanış ilkesine laiklik, laik düşünme, laik yapılanma diyoruz. Değilse merkeze soyut bir anlayışı koyup, üretim tüketim ve bölüşümü ona göre şekilleyip, örneğin örgütlenmemeyi, grevi, toplantı gösteri yapmamayı, bunun ulul emre karşı olurluk mantığı ile koyma değildir. Böyle bir yapılaşmanın, eksen yaptığı odaklamalar hep hayali olacağından, refahta hayali olacaktır.

Sizin çeşitli yapılanmanız bu özdekselliğe uygundur. Bu yapılanma ile genel çıkar amacı, ya da özel çıkar amacı güdersiniz. Çatışmalar da, olumlu Ya da olumsuz olarak, buradan kaynaklanır ve aşılır. Bu somutlanırlık gözden kaçmış olmalı. İnanç temelli yapılanma, doğru ve değişmez yapılaşma öngördüğünden, çatışma (gelişme) da öngörmez ve gelişmeye göre ilişkilenişe karşı gelirlik şart olurdu. Oysa laik yapıda, üretim gücünün değişmesi, üretim ilişkilerini çatışmaya, değişmeye götürür. Laik mantık bunu ön görür. Saltıklık tanımaz. Öyle inançların var saydığı soyut ahlak, meşveret, emanete ehliyet, maslahat gibi yapılanma ile saltıklık sağlanmaz. Bu zorunluluklar, kişilerin değil, yasallığın sorgulamasında, pratikliğinde denetlenirliğinden anlam kazanıp işlerlik ve meşruiyet sağlarlar.

Birde toplumsal talep anlayışınızda bir sıkıntı var seziyorum. Toplumsal talep sizin, belli zaman ve üretim koşullarıyla, üretim gücü ve üretim ilişkileri ile belli üretimi, iş ve eylem olarak irade etmenizdir. Bu iradeyi gerçekleyecek nesnelliğin sizden istediği; bilgi, teknik takım vs. ilişkinliğinin karşılıklı bağıntısıdır. Sizin hak, özgürlük talebiniz, varlaşmanız özgür olmanız bu talep ilişkinliğindedir. Değilse toplumsal talep, makineye nazar boncuğu takalım, Ya da ben, Frenk elinden çıkmış makinede üretim yaptırmam gibi, ne idigü belirsiz, soyut haklar, özgürlükler toplumda gerçeklenir bir yan değildir.

Hele bu, kanamalı bir hasta, sizin üç bilmem ne, dört bilmem ne okuyup üfürmeden müdahale etmem, deme mantık ve inançsal tavrınızla, bu benim hakkımdır demeye varıp, kendimi ifade etme inancım deme tutumunuzla, gecikmenizle ölüyorsa, ölecekse asla toplumsal anlayış olamaz. Zaten bunlar toplumda hak ve fikir özgürlüğü de değildir. Bunun ve bu tür soyut, tek benci, isteklerin bir toplumsal talep olmayacağı biliniyor olması gerekirdi.

Saygılar ve kolaylıklar dilerim.

Bitti

Deneme Yazılar Üstüne

Değerli Ö.Ç.M. ye Kurtuluş Savaşına İlişkin yazılarım bitince, sorusu olursa cevaplayacağıma ilişkin sözüm gereği ve sözümü tutmak için hatırlatma yapmak istedim. Deneme yazısı biteli bir hayli oldu. İlgi ve alakası için çok teşekür ederim.

Değerli Ö.Ç.M

Yorumlarınızı sanırım silmişsiniz, ilişkin sayfalara baktım yoktu. Sayfamda 2 yorum var görünüyür ama biri silinmiş. Ama ben size verdiğim sözü tutmak için yazımı tekrar yayınlıyorum. Sorunuz denemelerim sınırı içinde ve kapasitem dahilinde olursa bilgileri paylaşmaya hazırım.

Yorumunuz: “””Bayram Bey; yazıyorsunuz ama şu soruma doğru cevap verin. Kurtuluş Savaşı'nı yapan bu yüce millet lâik olmak için mi, yoksa Batı'nın kokuşmuş, kültürümüzle uyuşmayan, ahlâksız değerlerini kabul etmek istemediği için mi savaştı? .Lâiklik referandumla halka sorulmadan, emr-i vâki ile getirilmedi mi? Mâdem demokratik bir ülkede yaşıyoruz. Ben de size bu soruları yöneltiyorum. Bana irticacı, mirticacı demeye de kalkmayın. Çünkü ben Fransızca Bölümü mezunuyum, Batı kültürü aldım ve hayatta Kur'an Kursuna dahi gitmedim. Ben daima mazlumun yanında oldum ve halkla iç içe yaşadım, yaşamaya devam ediyorum. Lâiklik ve Sekülarizm arasındaki farkı incelemenizi istiyorum. Taşıma suyla değirmen dönmez. Üstün sınıflar niçin halka sormaya korkuyorlar? Halk lâikliği seviyor mu? Sevmiyor mu? Tatil günleri cumartesi-pazar mı olsun? Benim sadece bir oyum var. Netice olarak bu aziz millet bunca zulmü hak etmedi. Allah yardımcımız olsun, bizleri her yere çöreklenmiş Ergenekon gibi çetelerden korusun. Hoşça kalın.””

Kurtuluş savaşı ile ilgili 3 bölümlük bir denememi yayınladım devamını bu seri bitince 6-7 gün sonra yayınlayacağım. Sorularınızı biraz daha etraflıca “”İnanç Ve Toplumsal Talep konulu 63. sıra notu bölümde ele aldım. Burada gerekli görmediklerime orada birer cümle ile yanıt verdim.

Sizin için hiçbir şekilde, sizin belirttiğiniz biçimde; 'gerici' gibi olumsuz bir düşünmem olamaz. Bu benim şiarım değildir.

Yorumunuz, durumunuzun bir yansıtılışıdır. Gerekli okumayı yaptım. Elbet konuya dek anlamak istemeleriniz ve tartışılır sorularınız olacaktır. Gücenmem.

Ne var ki, deneme yazı serisinin tümü okunduktan sonra, özet sorularla, söyleşir biçimde buluşsak daha açıklayıcı olabileceğimi düşünüyorum.

Bu yazıların temel amacı, kavramları yerli yerine oturtmaktır. Bizlerin de bu dikkat çekilme sayesinde bir çeşit pekin kavramlarla, anlama ve dinlemelerin, tartışmalarını yapmasını ummaktır. Yani tartışmalarımızı, bir sağırlar diyalogu olmaktan kurtarmaktır.

Sorularınızdan anladığım kadarı ile benim bu makaleleri hiç yazmadığımı var sayıp, yok hükmünde ”keenlem yekünmüş' gibi hareket etmişsiniz. Bu yazılarım düzleminde olmayan konu düzlemi öncesi sorulan, tartışılan, konu sorularını sormuşsunuz gibi geldi bana. Yanlış anlamışta olabilirim!

Benden, deneme yazılarımın bitmesinden, okunmasından sonra, kişilerin rahatlıkla kendi kendine verebileceğini sandığım soruları sorup, cevabını istemektesiniz. Cevabı veririm ama ancak inatlaşan bir tartışma ortaya konabilir. Bu benim usulüm değil. Cevabı istenen bu soruların cevaplarını vermeyeeğim. Çünkü “hiç bir okura, yada tartışmacı değerli arkadaşlarıma, böyle bir yanıt vermek demek: bek raundu olmayan mantık düşünmeleri içinde sürdürülemez tutumların tartışılması nedeni olacaktır.” Bu bilginin değil, inalcılığın bir tutum ve yöntemidir.

Bilgi çoklu bağıntı demektir. Soru, bir farklı mantığı anlayıp, onun çelişkilerini belirtmek olarak değil de, bu farklı mantığı kavrayamamaktan, keenlem yekün edip, olguları kendi tekil mantık düzeyine indirme gayretinde gibiydi. Açıkçası yazı dizim içinde, keçeci mengenesi gibi bir başa bir sona neden sarıp duruyorum. Bir günümüze bir günümüz öncesine neden mekik dokuyup duruyorum dersiniz? İşte bu bilincin masumane çırpınışındandır. Bu tutumla affımı mazur görün lütfen.

Ama dizi sorası, her tür sorunuza açığım. Sayfam da dizi devamı çalışması gibi, soruları ve yanıtlarını yayınlarım da. Hiç kuşkunuz olmasın. Bakınız referandum, müesses düzen, halk, toplum, inanç, laiklik vs türünden kavramından benim ne anlayıp anlamayacağım, 4-5 farklı deneme yazı dizimde, etraflıca olduğunu sandığım bir anlatım dili ile yazmağa gayret ettim. Bunları birbirimize aynı banttan, aynı genlikten frekans (mantık) etmeden, bir birimize hiçbir şey söylenemez.

Sorularınız çok güzel ve keskindi. Dizi bittikten sonra, hatta Kurtuluş savaşı ile ilgili dizim de bittikten sonra. Sizinle zevkle, memnuniyetle kanaatimi paylaşacağım. Umarım siz de kanaatlerinizi benimle paylaşırsınız. Seküler yaklaşım benim konuların ilgilisi ise de dışında kalan bir alandır. Ama bir çalışmada ona düşünebilirim. Bunlar soyut yapılanmaya kaçar halkçı alanın haklılaşılamayacak denli ileri sürüşleridir.

Temel ilke şu, 'İnanç, halkın konusudur. Ve inanç halkın bir yaşamıdır? ' Nasıl yaşanır? Nasıl olmalıdır? Vs. benim dizilerimin anlatım kapsam alanım dışındadır. Toplum duygulardan çok, aklın işletildiği nesnel alandır. Toplum; insanın bireysel olan öznelliğinin yanı sıra, üretim araçları, üretim gücü, üretim ilişkisi, ideoloji, toplumsal kurumlar, bunların yönetilişini süreçleşen kurucu felsefenin vs. yapılaştığı bir alandır. Toplum, halktan; çok ama çok farklıdır.

Yazımın ikinci temel yanı, toplumda üretim yapmanız için karga sesinin uğursuzluk yaptığını bilmeniz gerekmiyor. Toplum içinde bir arabayı üretmek için, bir ekonomik değeri rantabl kullanmak için meleğin kanat sayısını bilmek gerekmez. Yani toplumun bir unsuru olaraktan bireylerin ve toplumun kurumsal işletimi için bireylerin, inançlı olduğu, ya da inaçsız olduğu önemli değildir. Toplumsal kurumlarının işletilişinde, inançsal tutumların kılgınca uygulanması lazım gelmez ve gerekmezdir. Bireyler inançlarını halkın içinde, üretim dışı zamanların da istediği biçimde yaşarlar.

Demek ki toplumsal otoritenin bir beliriş biçimi de laikliktir. Öyle olunca da basit akılsal çıkarma ile şu görülebilir: evet akıl akılsızlıkla vardır. Ama aklın işleyişinin yanına, akılsızlık alınmaz.

Laiklik, toplumun akıl kullanma otoritesidir. Yani toplumsal anlamda vicdani bir kanaat özgürlüğü değildir. Toplumdaki totemci tabu kutsal anlayışlı, tekçi mantık otoritesinin yerine, çoklu deneysel ve akılcı kuşkucu mantığın konması olan 'laiklik' otoritesidir. Kanaat özgürlüğü, hoşgörünün ve halkın işidir. Temel tezlerimin ikincisi bu. İnançlar halka ait, halksal olurluk yaşayışın, hoşgörü ile tutumlaşmasıdır. Değil ise inançlar toplumların ihtiyaçtan ve her gün organize olarak ve sürekli yeniden ve yeniden ürettiği bir gereklilik değildir. Oysa toplum sürekli ve yenden ve yeniden hep yeni üretimin alanıdır. Yani toplum bir gereklilikler alanıdır.

Çete kavramı sözünüzle, aklın, bilginin nesnelliğin, somut verilerini ortaya koymak, nasıl bağdaşır bilmiyorum! Onun karşı ve saçma argümanı da var, ama üslubuma yakışmaz.

Eleştirinize memnuniyetimi ve teşekürlerimi bildirirken, hiç bir sorunuza karşılık vermekten imtina etmeyeceğim. Eğer o bilgi kapasitem içinde ise, açıklar olmaktan, tartışır olmaktan, kaçınmayıp; cevap vermekte isteklisi olacağımı bilin lütfen. Yine aynı yazınıza verilen cevapları, İnanç Ve Toplumsal Talep konulu 63. bölüm yanıtlarımı da değerlemenizi dilerim.

Saygı ve selamlarımla. 63

Bayram Kaya
Kayıt Tarihi : 24.9.2008 13:06:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.
  • Öcal Osman
    Öcal Osman

    tebrikler tebrikler tebrikler.selam ve dua ile hocam.

    Cevap Yaz

TÜM YORUMLAR (1)

Bayram Kaya