Yağlıtepe, Kapıkaya’lar, daha aşağılarda hemen köyün biraz üstündeki Koçyatağı yöreleri karla kaplıydı. Çok yakında köy içlerine de kar yağar, zor geçecek kış ayları başlayabilirdi. Her ne kadar ambarlara ekmeklik buğday, arpa, çuvallara haşlanmış bulgur, toprağa açılan kuyulara doldurularak üstü kapatılan patates ve lahana dürmeleri, içine çökelek doldurulup ağzı aşağı gelecek şekilde toprağa gömülen küpler kışın aç kalmamak üzere stoklanmış olsa da bin bir türlü zorlukların başlayacağı kara kışa katlanmak hiç de kolay değildi. Tekmezar Ormanlarından bin bir güçlükle at, eşek, kağnı arabalarıyla yayla evlerine; oradan da sekiz on saat süreli çileli bir uğraşıdan sonra köye indirilmiş, daha çok gürgen ve köknar ağaçlarının kurularından üretilen odunlar; evlerin kuytularına ya da samanlıkların bir köşesine kışın teneke sobalarda yakılmak üzere istif edilmişti.
Soğuktu hava. Rüzgâr buz gibi esiyordu kuzeyden. Bacalardan duman çıktığına bakılırsa belli ki bazı evlere soba bile kurulmuştu. Köyün erkekleri, sığır ve koyunlarını otu iyice kıtlaşmış tarlalara, otlaklara salmışlar; kendileri de fırın duvarının dibinde rüzgârdan korunacak şekilde toplanarak akla hayale gelmedik şakalaşmalarla vakit geçirmeye çalışıyorlardı. Kadınlar daha çok yemek, bulaşık, ev, ahır ve samanlık temizliği gibi gündelik işleriyle uğraşıyorlardı. Köyde okul yoktu. O nedenle köyün çocukları orada burada koşarak, bağırarak, bazen de ahlât ağaçlarına tırmanarak, birdirbir ya da arası kesme, çelik çomak oynayarak ortalığı şenlendiriyor, kasvetli köy havasını dağıtmaya çalışıyorlardı. Ayaklarında genellikle de arkaları yarık, altları delik, üzerlerinde: “ Canik” yazan kara lastikleri; birer iple bellerine tutturdukları paçaları kısa, arkaları ve diz bölümleri yamalı pantolonları, üstlerinde el dikimi gömlek ve annelerinin ördüğü kollu kolsuz yün kazaklarla; babalarının, makasla koyun kırkar gibi kestiği saç tıraşlarıyla oldukça ilginçtiler. Evlerin “ tavan” dedikleri çatı aralarına serilerek kurutulmuş ahlâtları gizlice alıp gömleklerinin içine doldurarak, acıktıkça birer ikişer çıkarıp arkadaşlarını kıskandırarak yiyorlar, saplarını birbirlerinin yüzlerine fırlatarak kaçıp kovalamaca oynuyorlardı… Köyün kızları; genellikle divitinden el dikimi uzunca entari, yırtık pırtık kazak, ayaklarında da erkeklerde olduğu gibi, eski püskü çorap ve kara lastiklerle dolaşıyorlardı. Köyde okuma yazma bilen Mehmet Çavuş’la Kemal Çavuş’tu sadece. Asker Ocağı’nda öğrenmişlerdi onlar da…
Ertesi gün yağmur yağdı köye. Her taraf çamurlandı. Sokağa, araziye çıkanlar çamura batıyor, zorlukla yürüyorlardı. Etrafın çamurlu oluşu çocukların umurunda bile değildi. Koşuşturuyor, bağırıp çağırıyorlardı köy içlerinde. Bir de soruyorlardı babalarına:
Hic uykum yok
Daha lafiniza karisacagim
Ortaligi dagitacagim
Televizyonu kapatacagim
Aycicegi resmi yapacagim daha
Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta