İlkler - 9 (Hikmet Çocuk 'un İlkleri - 9)

İsmet Barlıoğlu
1529

ŞİİR


6

TAKİPÇİ

İlkler - 9 (Hikmet Çocuk 'un İlkleri - 9)

İlk Sinema

- Aman Hüseyin Bey, bacak kadar çocuk ne bilsin sinemaya gitmeyi? Daha ben bile bilmiyorum sinemanın ne olduğunu.
- Sen bilemezsin; eskisin. O bilir; yenidir.
- Aman iyi iyi. Daha artık sinema her ne ise.
Baba Hikmet Çocuk ‘un üstüne yukarıdan aşağı eğildi. Çarşıyı biliyorsun; her gün gittiğin yer. Evimizin önündeki yokuşu ineceksin, Cumhuriyet Alanı ‘nı geçeceksin. Bankanın ve İstiklâl İlkokulu ‘nun önünden Postahane ‘ye yukarı. İşte çarşı. Sonra pazaryeri. Halkevi eczahanesinin üstünde. Eczane ilaç satılan yer. Bu ortası delikli sarı kâğıdın adı “Bilet” tir. Merdiveni çıkacaksın, bu bileti kapıdaki adama vereceksin. O yarısını koparıp alacak ve yarısını sana verecek. O zaman içeri girip boş bir iskemleye oturacaksın. Sonrası artık kendiliğinden gelecek. Şu kırtışlı bir kuruşla da cebine kırık leblebi doldurdunmu beyle bacanaksın. Haydi bakalım, sana güveniyorum.
Hikmet Çocuk bahçe kapısından çıktığında gökler yıldız içindeydi. Samanyolu ucu-bucağı olmayan kirli sarı bir toz bulutunu andırıyordu. Yıldızlar göz falan kırpmıyor, düpedüz kapanıp kapanıp açılıyor, sönüp sönüp yanıyorlardı. İlçenin karanlık akşamına göğün yorgun aydınlığı sinmişti. Kale, tepeler, ağaçlar, damlar, evler, kapılar biryerlere gizlenmişlerdi. Paltoluk kumaşı andıran kalın karanlıklarda topluiğne başı kadarcık ışık kırıntıları feryat etmekteydi. Çevrede tek bir cisim görünmediği için o ölügözü kırıntıların yakında mı yoksa uzakta mı oldukları anlaşılamıyordu.
Hikmet Çocuk ‘un tabanları kıçına vurmaktaydı. Körpe baharlara doğru koşan, dur-durak bilmeyen, ne yana gideceğine karar veremeyen fakat sürekli olarak gitmek, sürekli olarak uçmak, sürekli olarak kanatlarının tadını çıkarmak, sürekli olarak uçma yeteneğini kullanabilmek isteyen yaldızlı kelebeklere dönmüştü. Biryerlerde sona ereceğinden korktuğu ama sona ermesini de istemediği bir büyük özgürlük içindeydi. Başı, kolları, bedeni ve ayakları kuştüyünden yapılmış gibiydi. Kendisini rüzgarlı bir gökyüzünde, süslü başı, uzun ve güzel kuyruğuyla kelle atan uçurtmalar yerine koymuştu.
Küpeli ‘den aşağı koşarken, karanlıklardan birdenbire çıkan ve yine karanlıklara birdenbire karışan iki adamın yanından geçti. Cumhuriyet Alanı ‘nda ancak bir-iki pencere perdesinin arkasında bir-iki gaz lambasının ışığını gördü. Henüz uzak tepelerin üstlerinde bulunan ayın ışığına sığınarak İstiklâl İlkokulu ‘nun önünden Postahane ‘ye doğru yürüdü. Karanlıklarda yol bulup aşağılara inmeye çalışan yorgun bir ezan sesi, bakışlarını karanlık bir minarenin gemici feneriyle aydınlatılmış kapısına çekti. Gözleri, kapıda duran ve elleri kulaklarında olan müezzin ile buluştu. Belli-belirsiz bir aydınlık içindeki kapıyla zar-zor seçilebilen müezzin, koyu karanlığın içine yukarıdan indirilmiş gibiydiler. Minarenin aşağısını ve bunun altında olması gereken kubbeyi gözleriyle göremiyor fakat aklıyla biliyordu.
Pazaryerini yarım-yamalak bir aydınlık içinde geçti. Çevrede tek bir ışık yoktu ve tüm dükkanlar kapalıydı.
- Sen hele bi dur bahiyim. Ulan ohlum, ahşamın bu dar vahtında sen nerelere gidirsen bele?
Bekçi Baba kısa boylu, dolgun gövdeli biriydi. Sağ elinde büyük ve kalın bir değnek, son elinde, tepesindeki halkasından tuttuğu, dörtbir yanı camlı bir fener ve fenerin içinde de yanmakta olan bir mum vardı. Fener olduğu gibi yukarı kaldırılmış ve olduğu gibi yüzüne tutulmuştu.
- Ulan bi de bahim, sen kimlerdensin?
- Bekçi Baba ben Hüseyin Bey ‘in oğluyum.
- Bu hangi Hüseyin Beg ‘dir lo?
- Banka Müdür yardımcısı.
- Ahha. Hele bi adıni bağışla.
- Hikmet.
- Peki İsmet, sen ne arirsin bu ahşam garannığında?
- Beybam beni sinemaya yolladı. İşte biletim. Beybam verdi. İlçeye sinema gelmiş de.
- Sınama mi? Sınama nedir lo?
- Ben de bilmiyorum.
- Peki nerde olacah bu sınama?
- Halkevi ‘nde.
- Ihhı. Ano köşenin başında bir galabalıh vardi, odur.
Bekçi Baba, fenerinin ışığını arkasından sürükleyerek karanlık kaldırıma çıktı. Dükkan kapılarının ve kepenklerinin kilitlerini yoklaya yoklaya, düdük çala çala uzaklaştı ve karanlıklarda kaybolup gitti.
Hikmet Çocuk hesabı yüzakıyla vermiş olmanın şımarıklığıyla ilerleyip köşeyi döndü ve döner dönmez kendisini, kapısında fener asılmış olan Halkevi ‘nin önünde ve kaynaşan bir kalabalığın arasında buldu.
Hikmet Çocuk fenerli kapıya, sağ ayak bileğindeki burkulmayla, sol böğründeki ezilmeyle ve sırtındaki pençe ağrılarıyla ulaşabilmişti. Kendisinden bir-iki basamak yukarıda duran iri-yarı bir adama biletini uzatırken heyecandan çığlık çığlığaydı.
Adam uzatılan bileti yırtıp atmış, yarısını-marısını geri vermeye gerek bile görmemiş ve onu ensesinden tutup basamaklara doğru itivermişti. Çıktıkça aydınlanan tahta basamaklar, bir süre sonra onu açık bir kapının eşiğine getirdi. İçerisi kendi evlerinden çok büyük bir salondan ibaretti. Salon, irili-ufaklı, ürkek, şaşkın, ağızsız-dilsiz insanlarla doluydu. Tümü, beyaz badanalı bir duvar karşısında oturmuşlardı. Altlarında tahta iskemleler, tahta sandıklar, tahta kutular veya üst üste koyulmuş tuğlalar vardı. Çırılçıplak duvarlarda ve perdesiz pencerelerin üst pervazlarında yanan gaz lambaları mevcuttu.
- Haydi çök bir yana, sesini çıkarma ve asla yer değiştirme.
Buyruk buyruktu ve her nedense; bu buyruk büyülüydü. Kimin verdiği değil, kime verildiği önemliydi ve o da her buyrukalan gibi davranıp buyruğa uyarak önüne çıkan ilk yere oturdu. “Sesini çıkar” denilinceye kadar sesini çıkarmamayı, “Kıpırdan” denilinceye kadar kıpırdanmamayı, “Yerini değiştir” denilinceye kadar yerini değiştirmemeyi daha ilk anda kabullendi.
Başların yana-yöreye çevrilmesi, bedenin kıpırdatılması da yasak olmalıydı ki; hiç kimse herhangi bir yöne baş çeviremiyor, hiç kimse bulunduğu yerde kıpırdanamıyordu.
- Lambaları söndürün…
Hikmet Çocuk, uzun boylu bir adamın duvar diplerini dolaşa dolaşa tüm lamba şişelerine üflediğini, tüm gaz lambalarını söndürdüğünü ve salonun derin bir karanlığa gömüldüğünü gözlemledi.
Tüm salondakiler gibi Hikmet Çocuk da sinemanın ne olduğunu, bu salonda niçin toplanıldığını, şuraya-buraya niçin oturulduğunu, neden boş bir duvar önünde sıralanıldığını, buraya niçin gündüz yerine gece toplanıldığını, kıpırdanmalarının, yer değiştirmelerinin, çıt çıkarmalarının niçin yasaklandığını bilemiyordu. O güne kadar olmamış bir şeylerin olacağını sezinliyor fakat olabilecekleri kestiremiyordu. Gündüzün şurada-burada “Sinema gelmiş… Sinema gelmiş…” dendiğini duyduğundan gelenin bir insan, bir kişi olduğunu sanmaktaydı. O ana kadar öğrenebildiği tek şey; insanlarla, oturaklarla ve gaz lambalarıyla dolu olan o salona, ancak, adına “Bilet” denen, ortası enlemesine delikli bir sarı kağıtla girilebildiğiydi.
Sonra?
Sonra, beklenmedik bir şey oldu.
Beyaz sıvalı duvarın yüzü bir anda, güneş ışığı gibi sapsarı ve tatlı bir ışıkla aydınlandı ve duvar baştanbaşa bir yaz bahçesi oldu. İnanabilmek olanaksızdı. Bahçede, masallarda anlatılan güzellikte, tek katlı, kiremit çatılı bir ev vardı. Yanı-yöresi elma ağaçlarıyla çevrilmişti ve ağaçların dalları elmalarla yüklüydü. Evin önündeki taşlıkta, iki küçük kız, bir küçük oğlan, bir kedi ve bir köpek elele tutuşmuşlardı. Aman Tanrı ‘m… Bunlar hareket ediyor, dairesel bir biçimde dönüyor, oynuyor, gülüşüyorlardı. Kızların saçları arkadan kurdelalarla bağlanmıştı. Üstlerinde kısa etekli siyah-beyaz önlükler, kısa boğazlı siyah-beyaz çoraplar, üstten bağcıklı siyah ayakkabılar bulunmaktaydı. Oğlan kısa kollu beyaz bir gömleğin üstüne siyah bir kazak giymişti. Kısa pantolonu kazağıyla aynı renkteydi. Ayaklarında siyah renkli kısa çoraplar ve siyah kunduralar göze çarpmaktaydı. Kedi beyazdı, iki kızın arasında onlarla elele tutuşmuştu ve iki ayağının üstündeydi. Kızlardan biriyle oğlanın arasında bulunan ve patilerini onların ellerine vermiş olan köpek de ayaktaydı ve siyahtı.
Aman Tanrı ‘m… Bunlar nereden gelmişlerdi? O ev, o dalları elma yüklü ağaçlar, o kızlar, o oğlan, o kedi, o köpek, bu beyaz sıvalı duvarın yüzüne nasıl çıkmışlardı? Aman Tanrı ‘m… Nasıl olup da hareket edebiliyor, nasıl olup da gülebiliyor, nasıl olup da döne döne oynayabiliyorlardı? Tüm özel renkler bir genel sarı rengin içinde bulundukları halde, her şeyin kendi öz renginin bir başkasına özgü renkten değişik olduğu nasıl öylesine kolay anlaşılabiliyordu? Çocuklar göz göre göre gülüştükleri, kedi göz göre göre miyavladığı ve köpek göz göre göre havladığı halde niçin sesleri duyulamamaktaydı? Salonda tek bir esinti bulunmadığı halde ağaçların elma yüklü dalları ve yaprakları nasıl olup da kıpırdanabiliyordu?
Hikmet Çocuk, olup bitene akıl erdirecek zamanı dahi bulamadan, var olan her şey duvarın üstünden silindi ve silinmesiyle yerini o kızlardan birinin duvar büyüklüğündeki yüzünün alması bir oldu. Evet, evet, evet… Bu o kızlardan birinin yüzüydü. Yüz duvar büyüklüğündeydi ama herkesin yüzü gibi normal bir yüzdü. Yani kaşları, gözleri, burnu, dudakları yüze uygun orandaydı ve bir dev yüzü gibi insanı korku içinde bırakmıyordu.
Yüz, yıldırım hızıyla kayboldu ve güneş ışığı gibi sapsarı bir renge bürünen duvarda kocaman bir yazı belirdi. Hikmet Çocuk, büyük bir şaşkınlık içinde bu yazıyı hemencecik okudu: “Lay Lay Lom…” Yazı duvara nerden gelmiş, gözlerinin önünde oraya kimin eliyle yazılmıştı? Düşünmesine, yanıt bulmasına bile olanak kalmadan, duvara bu kere obir kızın devimdi yüzü yerleşti. Sonra oğlanın, sonra kedinin, sonra köpeğin yüzleri. Hemen arkasından, kaybolan yüzlerin yerine oturan kocaman kocaman, yeni yazılar:
“Tri Lay Lom…”
“Lay Tri Lom…”
“Miauuu…”
“Wow Wow…”
Yeniden o oyun oynayan çocuklar, yeniden kedi, yeniden köpek. Sonra yeniden yazı: “The End”.
Yazıdan sonra duvar karanlığa gömüldü. Salon zindana döndü. Bunu izleyen saniyelerde, Biryerlerde bir faz lambası yakan bir adam, sırasıyla başka lambaları da yakmaya başladı. Çok geçmeden tüm salon aydınlanmıştı.
- Konuşmak, kıpırdamak ve sigara içmek serbest… Fakat oturulan yerlerden kalkılmayacak… Torba dolaştıran adamımızdan kırık leblebi alabilirsiniz… Ellerinizi kaldırdığınız zaman leblebici yanınıza gelecektir…
Bir kuruşa on çay bardağı dolusu leblebi veriyorlardı. Hikmet Çocuk iki cebini birden leblebiyle doldurmuştu. Eli, ağzı, dudakları, dili ve dişleri makine gibi çalışıyor ama o, ne yediğini, neresine yediğini asla bilemiyordu. Bakışları karşısındaki beyaz duvardaydı. Evi arıyor, dalları elma yüklü ağaçları arıyor, oynayan çocukları arıyor, onlarla elele tutuşan kedi-köpeği arıyor, duvar büyüklüğündeki yüzleri arıyor, o güneş ışığını andıran sarı yazıları arıyor; hiçbirini bulamıyor, nereye gittiklerini, nasıl gittiklerini düşünüp duruyordu.
- Sinemamıza yarım saat ara verilmiştir… Film yarım saat sonra yeniden başlayacaktır…
Nereden gelmişlerdi? Nereye gitmişlerdi? O yazıları bu duvara gözler önünde kim, nasıl yazmış, kim, nasıl silmişti? Görüntüler birbirlerinin yerlerini nasıl olup da yıldırım hızıyla alabiliyorlardı? Aynı şeyler kendi odalarının duvarlarında neden görünmüyorlardı? Bu inanılmayacak bir şeydi. İşte bu olağanüstülüktü. Acaba böygananın sık sık sözünü ettiği “Büyü” bu muydu? Bu, böygananın masallarındaki “Büyülü Ayna” mıydı yoksa? Bu neydi, bu neydi, bu neydi? Acaba bu bir başına bir duvarın kendi öz becerisi miydi? Bu, duvarın başka duvarlar karşısındaki ayrıcalığı mıydı?
Elinden gelse, o beyaz sıvalı koskocaman duvarı bir perde gibi yana sıyırıp, bir kapı gibi ardına kadar açıp arkasına bakacaktı. Neydiler, nasıldılar, nereden gelmişlerdi ve nereye gitmişlerdi?
Gördüklerinin anında eriyip gitmesi, yerine yıldırım hızıyla başkalarının gelmesi, onların yazıya, yazının onlara dönüşmesi Hikmet Çocuk ‘u hem büyük şaşkınlıklara sürüklemiş hem de dilinde-damağında tadına doyulmaz lezzetler bırakmıştı. Aklı, bedeni, ruhu ballar içindeydi. İzin verseler; o beyaz sıvalı, hünerli duvarın dibinde tüm yaşamını geçirmeye razıydı. Vallahi de, billahi de, tallahi de aş-ekmek, uyku istemezdi.
Önce sağ elini sağ cebine, sonra sol elini sol cebine soktu, ceplerini yokladı ve inanamadı: Ceplerinde bir tek kırık leblebi parçası dahi kalmamıştı. İki cep dolusu kırık leblebiyi nasıl yiyip bitirdiğini anımsayamadı bile. Farkına dahi varamadan yemişti işte.
Gaz lambaları ardarda söndürülmeye başlandığında, içinde, tanımlanması olanaksız bir mutluluk buldu.
Son lamba da söndürüldükten sonra, duvar yine benzer güzelliklerle süslendi. Bunlar nasıl şeylerdi böyle? Enlerinin boylarının olduğu fakat derinliklerinin yani yüksekliklerinin olmadığı gün gibi ortadaydı. Zira; duvar da duvardı ve onun da sadece eni-boyu vardı. Duvar bir düzlemdi. Bunlar da; düzlem evler, düzlem ağaçlar, düzlem elmalar, düzlem çocuklar ve düzlem hayvanlar olmalıydılar. Üç boyutlu şeyler yani cisimler yok edilemezdi ama düzlem düzlemden çekilirse yok edilebilirdi Gördüğü düzlem varlıkların düzlem duvardan çekildiklerini bulup çıkarmıştı fakat nasıl çekildiklerini bulup çıkaramıyordu.
Büyük bir gurur içindeydi. Çünkü; koskoca ilçede sinemayı gören bir salon dolusu insan arasındaydı.
Basamakları ne zaman indiğini, o karanlıklara gömülmüş çarşıyı, pazaryerini, postahaneyi, İstiklâl İlkokulu ‘nu, bankayı ne zaman geçtiğini, Ermeni maşatlığının yanındaki yokuşu ne zaman çıktığını ve eve nasıl ulaştığını asla anımsayamıyordu.
Kendisini evlerinin bahçe kapısı önünde bulduğunda, eşi-benzeri görülmemiş bir çalımla kapıyı tokmaklamakta ve haykırmaktaydı:
- Açın kapıları, açııın… Ben sinemayı gördüüüm…

(Hikmet BARLIOĞLU (1933-2003) 'nun
İLKLER isimli Öyküler 'inden > 171-180/219)

Devam edecek...

İsmet Barlıoğlu
Kayıt Tarihi : 5.3.2007 13:54:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!

İsmet Barlıoğlu