İlkler - 4 (Hikmet Çocuk 'un İlkleri - 4)

İsmet Barlıoğlu
1529

ŞİİR


6

TAKİPÇİ

İlkler - 4 (Hikmet Çocuk 'un İlkleri - 4)

İlk Yolculuk

Trabzon üzerinden İran ‘a giden transitlerin Erzurum Cumhuriyet Caddesi ‘ndeki terminali karakışlar içindeydi.
Otobüsün önünde beklediği yapının saçaklarındaki buzlar yerlere kadar sarkmışlardı. Saçaklarda bilek kalınlığında olan buzlar, yere yakın kesimlerde inceydi ve kirli beyaz renkteydi. Büronun camları buzçiçekleriyle örtülüydü. Bir ucu Tebrizkapısı ‘na, obir ucu Havuz ‘a uzanan cadde karlar altındaydı ve kar yumuşak pamuk yığınlarını andırmaktaydı. Şuraya-buraya yolcu taşıyan kızakçılar atlarının boyunlarına çıngıraktan çelenkler takmışlardı. Burun deliklerinden ince ve keskin dumanlar çıkaran koşumları süslü atlar, kızaklarını beyaz kar üzerinde çekerken çıngıraklarından yayılan büyüleyici sesler, karbaşlıklı evlerin duvarlarında, balkonlarında, pencerelerinde ve kapılarında yankılanmaktaydı. Bir yanı caddeye taşan bir kümbetin dibinde, meşin gocuğuna bürünmüş bir Laz kestaneci, arada bir haykırarak mangalındaki dumanları tüten kestanelerini çeviriyordu. Beyaz karın ağırlığı altında esneyen telgraf tellerinin üstünde, soğuktan tüyleri kabarmış dizi dizi serçe vardı. Karın beyazlığı içinde, olduğundan daha da kara görünen bir karga, gaklayarak çıplak dalları karlara bürünmüş bir ağaca doğru uçmaktaydı.
İçi henüz soğuk olan otobüste Hikmet Çocuk ‘u bir camın yanına oturtmuşlardı. Oturduğu yerde, yanındaki karçiçekleriyle süslenmiş camı küçücük parmağıyla çizmeye çalışıyor, arada bir, yanındaki anaya-böyganaya, arada bir de dışarıda camın dibinde duran beybaya, dayıya, amcaya bakıyordu. Ana gözyaşları içindeydi ve beyba, dayıyı bırakıp amcaya, amcayı bırakıp dayıya sarılmaktaydı. Sonunda Hikmet Çocuk, beybanın onlardan ayrıldığını, arabaya bindiğini ve gelip ananın yanına oturduğunu gördü.
Otobüs herhangi bir uyarıda bulunmadan kalktı.
Anayla beyba içerden ve dayıyla amca da dışardan birbirlerine eller salladılar.
- Dayım gelecek mi?
- Gelecek oğlum.
- Amcam?
- O da gelecek.
- İkisi de gelsinler. Çok çabuk gelsinler.
Otobüs homurdana homurdana karlı caddelerden geçmeye, karlara bürünmüş ağaçlar, evler, kızaklar, telgraf telleri ve tellerdeki serçeler hızla gerilere doğru kaymaya başlamışlardı.
Bir süre sonra otobüs ısındı. Anayla beyba, kendilerine fazla gelen bazı giysilerini çıkardılar. Böygana arka koltuktan uzanıp Hikmet Çocuk ‘u kucağına istedi. Verdiler ve otobüs de Taşmağazalar ‘dan aşağı inmeye koyuldu.
Hikmet Çocuk kısacık yaşamında ilk kere olarak o kadar bol ışık, o kadar bol parıltı, o kadar çok güzellik, o kadar çok vitrin ve o kadar çok dükkan-mağaza görmüş olmanın şaşkınlığı içindeydi.
- Böygana, buralar ney?
- Bunlar kuyumcu oğul.
- Kuyumcu nedir?
- Bunlar altın satarlar evladım. Onun için “Kuyumcu” denir bunlara.
- Altın nedir?
- Altın, işte o dizi dizi sıralanmış olan ve pırıl pırıl parlayan şeylerdir. Altın, bizim içine gazyağımızı koyduğumuz tenekeden, içinde yemeklerimizi pişirdiğimiz bakır tencerelerimizden, temek yerken kullandığımız çinko kaplarımızdan, içinde çamaşırlarımızı yıkadığımız sac leğenimizden, çevresinde ısındığımız demir sobamızdan, dedenden bize kalan ve içine mum dikilen gümüş şamdanımızdan çok daha değerli bir metaldir.
- O parlayanlar altın mı böygana?
- O dizi dizi duranlar altın, onların üstüne asılmış parıldayan şeyler de elektrik lambasıdır.
- Ama onlar bizim fiske lambamıza benzemiyor.
- Evet benzemiyor.
- Gaz lambamıza da benzemiyor.
- Gaz lambamıza da benzemiyor.
- Lüks lambamıza da benzemiyor.
- Benzemez oğul. Sen benim “Lamba” dediğime bakma; gerçekte onlara “Elektrik Ampulü” derler.
- Güneş gibi parlıyor onlar. Herbiri bir güneş beyba.
- İlahi oğul.
- Peki neye yarar o ışık?
- O ışık evleri, odaları, dükkanları, mağazaları, sokakları, caddeleri, her yeri, her yanı aydınlatırlar. Hatta kümesleri bile. İşte tıpkı böyle, nur içinde bırakır.
- Böygana, bizim evimizi de bırakır mı nur içinde?
- Elbette bırakır oğul.
- E, niye bırakmıyor öyleyse? Bizim evimizin herbir yanı karanlık. Anam niçin bundan yakmıyor da, fiske lambasıyla gaz lambası yakıyor?
- Elektrik şimdilerde varsıl insanların hakkı oğul. Biz yoksuluz.
- Öyleyse biz de varsıl olalım.
- Olamayız. Bizler; beyban, anan, ben ve sen, tek bir aylığın umuduna kalmışız. Evimiz kira. Paramız herbir şeye yetmiyor.
- Aylık ne demek böygana?
- Otuz günde bir kere kazanılabilen fakat tam bir ay Allah ‘ın her günü harcanan paraya “Aylık” denir oğul.
- Bir ay ne kadar gündür?
- Tamı tamına otuz gündür. Borcun varken o otuz gün çok çabuk biter fakat alacağını alacağın zaman o bitmek bilmez.
- Peki gün ne demek?
- Bir sabahtan bir sonraki sabaha kadar yaşadıkmı, biz o geçen zamana “Gün” deriz.
Baba öndeki koltuktan başını yarı geri çevirdi:
- Rahatsız etme nineni.
- O benin böyganam, sana ne?
- Sorudur ki soruyorsun böyganana ama.
- İyi ediyorum. Ben bir şey bilmiyorum ki. O biliyor. Bildiğini bana da öğretiyor.
Ana, baba, nine gülüştüler. Baba başını öne döndürdü:
- Valla haklı çocuk. Sormadan nasıl öğrensin bildiklerini.
Hikmet Çocuk artık konuşmuyordu. Süsler, ışıklar, pırıltılar içindeki dükkanlara baka baka istenmedik uykulara dalıp gitmişti.
- Uyan oğlum. Trabzon ‘a geldik.
- Trabzon nedir?
- Önce sen söyle: Erzurum nedir?
- Erzurum bizim evimizin bulunduğu ildir.
- İşte Trabzon da işte öyle bir ildir. Ülkemizin bir ilidir. Erzurum nerededir?
- Palandöken Dağı ‘nın eteklerindedir.
- Trabzon da Karadeniz ‘in kıyısındadır. Erzurum ‘da deniz yoktur fakat Trabzon ‘da deniz vardır.
- Deniz nedir?
- Denizin ne olduğunu sabahleyin öğreneceksin. Şimdi gel bin şu taksiye, otelimize gidelim.
- Taksi ne demek?
- Taksi “Otomobil” demek.
- Otomobil ne demek?
- Otomobil “Araba” demek.
- Öyleyse nerde bu arabanın atları, öküzleri?
- Bu arabanın atları, öküzleri yoktur. Zaten öyle olduğu için bu arabalara “Otomobil” diyorlar. Çünkü bunlar atsız-öküzsüz giderler.
- Haydi şimdi evimize gidelim.
- Bizim evimiz Erzurum ‘da kaldı. Şimdi otelimize gidiyoruz. Otel bizim Trabzon ‘daki evimiz.
- Ben otelden ev istemem. Kendi evimize gidelim. Fiske lambamızı, gaz lambamızı yakar otururuz.
- Sus, bak, işte geldik. Başkaları var çevrede. Ayıp.
Hikmet Çocuk, tüm yaşantısında ilk kez bu kadar çok basamaklı, bu kadar aydınlık bir ev görmekteydi. Basamakları çıktıktan sonra kapısını açıp içine girdikleri oda, beybanın duvardaki beyaz bir kopçaya parmağını dokundurmasıyla gündüz gibi aydınlanmıştı. Odada kendi evlerinin kapısı büyüklüğünde iki pencere ve karşılıklı duran iki karyola vardı. Hikmet Çocuk, karyolayla ve kapı büyüklüğündeki pencereyle yeni karşılaşmaktaydı. Baba bir garsona yemek ısmarlarken ve anayla nine masa yanındaki sandalyelere çökerken o pencerelerden birinin camından dışarı bakmaya koyulmuştu. Dışarıda güneş beyba yeni batmaktaydı. Her yer ışıklar içindeydi. Bilyelerinden herhangi biri yere düşse; kolaylıkla görülüp bulunabilirdi. Üstelik; karlar, buzlar, kızaklar da ortalarda yoktu. Onların yerlerini pırıl pırıl parlayan, ayna gibi ışıldayan, şuraya-buraya kendiliklerinden giden o atsız-öküzsüz arabalar almıştı. Baktığı pencerenin tam karşısında bir bahçe ve bahçenin içinde de dallı, yapraklı,i yemyeşil ağaçlar vardı.
- Dur oğlum, perdeleri kapatalım.
- Kapatmayın perdeleri.
- Beyban kızar. Dışarıdan görünmesin odamızın içi.
Perdeler kapatıldı. Beybayla ana masayı ve iki sandalyeyi karyolalardan birinin yanına çektiler ve garsonun getirdiği içi dolu bir tepsiyi masanın üzerine koydular.
- Bundan sonra ailece aynı kaptan yemek yok. Elle yemek de öyle. Herkes çatalla, kaşıkla, gerekirse bıçak kullanarak yemeğini kendi tabağından yiyecek, içeceğini kendi bardağından içecek. Kullanmak zorunda kalındığında bıçak sağ ele alınacak, çatal sol elle tutulacak ve yiyecek çatalla bastırılırken sağ eldeki bıçakla da kesilecek. Yiyeceğin tümü kesilip sonra parça parça yenmesine başlanmayacak, gerektikçe kesilip yenecek. Sağ el sol elden daha güçlü olduğu için bizler bıçaklarımızı sağ ellerimizle kullanacağız. Doğrusu böyledir.
- Yemeği sol elle yemek günah değil midir beyba?
- Eskiden öyle sayarlarmış, oğul. Zira; eski adamlar tuvalette taharetlerini yani temizliklerini de sol elle yaparlarmış. O nedenle zamanlarında yaptıkları elbette ki doğrudur. Ama şimdilerde durum öyle değil. Hem çıplak elimizle taharetlenmiyoruz, hem de yemeklerimizi çatalla, kaşıkla yiyoruz. Zaten Peygamber! imiz de “Zaman sana uymazsa, sen zamana uy” demişler. Yani “Koşullar neyi gerektiriyorsa; öyle davran.” demek istemişler. Günümüzde de zaman yani koşullar bize uymadığından, bizim onlara uymamız gerek.
- Böygana günah sayıyor ama.
- Bundan sonra da sevap sayacak, değil mi, anacan?
- He oğul, he. Evde erkeğin dediği olur.
- Erkeği-kadını yok bu işin, anacan. Başka evlerde nasıl olursa olsun bizim evde hepimizin dediği olacak. Hepimizden önce de senin dediğin. Çünkü; sen ailemizin büyüğü ve başımızın tacısın.
- Benim de başımın tacı.
- Başınız varolsun oğullarım.
Hikmet Çocuk kafa-göz yara yara ilk çatallı-kaşıklı-bıçaklı yemeğini yedi ve yaşantısında ilk kere savaştan çıktı. Yemekten sonra babaya, anaya, nineye kahveler ve ona da çay geldi.
- Ben çay içmem. Ben de kahve içeceğim.
- Küçükler kahve içmezler: Ayıptır.
- Kahve içmeleri ayıp da, çay içmeleri neden ayıp değil?
- Çay ısınmak, kahve ise keyf almak için içilir de ondan.
- O zaman ben de keyf alacağım.
- Sen küçüksün. Kahve içerken keyf alamazsın, acı duyarsın.
- Duymam.
- Sus artık. Al bardağını, gel pencerenin önüne. Bak, perdeyi açıyorum. Dışarıyı gözlemle. Bak bakalım güzel bulacak mısın Trabzon gecelerini.
Hikmet Çocuk bir ayrı, bir aydınlık, bir renkli, bir soğuk ve karanlık olmayan dünyaya kavuşmuştu.İçinde bir bayram sevinci, gözlerinde ışıltılı bir şaşkınlık okunmaktaydı. Bakışları atsız-öküzsüz arabalarla birlikte hareket edip yola çıkıyor, onların görünmez oldukları yerlerden geriye dönüyordu. Karanlıkça bir köşede yumurta sarısı renginde bir yazı kendiliğinden ortaya çıkıyor, sonra kayboluyor, yerini çivit rengi bir başka yazı alıyordu. Bu onu şaşırttıkça şaşırtmaktaydı. Yazıların ortaya çıkışları, kayboluşları, yeniden belirişleri birbirini izlemekte, yumurta sarısıyla çivit rengi sürekli olarak birbirine dönüşmekte, birbirini kovalamaktaydı. Hikmet Çocuk bunun ne demek olduğunu ve nasıl olabildiğini asla bulup çıkaramıyordu.
Gecenin artakalan zamanı, o durumu babadan sorup öğrenmekle geçti. Sonra, nasıl yapabildiyse; beyba parmağını duvardaki kopçaya bir değdirişte, odayı aydınlatan ışığı yok etti. Hikmet Çocuk ‘u ilgilendiren onu kimin yapabildiği değil, onun nasıl yapılabildiğiydi.Zira; yapan zaten babaydı ve onun yapamayacağı hiçbir şey yoktu. Odadan ışığı alan ve oraya karanlığı getiren beyba, odanın dışardan aydınlanabilmesi için olacak ki; kapı büyüklüğünde pencerelerde bulunan perdeleri yanlara açtı.
Babayla ana karyolalardan birine ve Hikmet Çocuk ‘la böygana da obirine uzandılar.
- Haydi, uyu oğul.
- Uyuyamam. Ben korkuyorum böygana.
- Aman oğul, korkacak ne var? Bak, işte koyunkoyunayız seninle.
- Ama uyuyunca benim düşüme kötü kötü şeyler giriyor.
- Onlar Kara-Kura oğul, Kara-Kura.
- Girmesin düşlerime Kara-Kura ‘lar.
- O zaman dua etmen gerek ki; girmesinler.
- Nasıl dua edeyim? Ben bir şey bilmiyorum ki.
- Birlikte dua edelim öyleyse. Sen beni izle. Ben ne söylersem sen de tıpkısını söyle.
- Peki.
- Kara-Kura Kara-Kura, önü kara-ardı kara, seni-beni yaratanın hakkı için gökteki yıldızları, denizlerdeki kum tanelerini say bitir, bitirsen de; benim yanıma gelme.
- Ya dinlemeyip gelirse?
- Gelemez. Çünkü; en sonunda yanımıza gelmemesini söyledik.
- Söylemesek gelir mi?
- Gelir. Sen bana sımsıkı sarılmazsan, başını göğsüme dayamazsan; işte o zaman öyle bir harlayarak, öyle bir gürleyerek gelir ki; daha artık Allah korusun.
Hikmet Çocuk korkudan mı, yoksa sevgiden mi olduğu anlaşılamayan bir tutumla böyganasına sımsıkı sarıldı ve başını ninesinin sıcacık göğsüne gizledi. Kollarıyla onu kucaklayan ninenin dudakları kıpır kıpır ve sesi fısıl fısıldı:
- Yattım sağıma, döndüm soluma, sığındım Suphan ‘ıma. Melekler tanık olsun dinime, imanıma.
- Böygana o ki sağımıza yattık ya, daha niye solumuza dönüyoruz?
- Süphan ‘ımıza yani Allah ‘ımıza sığındığımızı söylüyoruz ya, yani “sağıma da dönsem, soluma da dönsem, her nerede olursam olsam, her ne yaparsam yapsam, hep seninle olmak, hep senin koruman altında bulunmak istiyorum.” demeye getiriyoruz.
- Ama böygana, öyle de olsa; yanlış bu. Bak, ben sağıma yatmışım, sense soluna yatmışsın. Senin şimdi “Yattım soluma, döndüm sağıma.” Demen gerekmez mi? Üstelik de, ben soluma, sen de sağına dönersek; birbirimize sırt dönmüş olmaz mıyız?
- Sus oğul, aklımı fazla karıştırma.
- Peki, ben şimdi döneyim mi?
- Dönme. Bismillahi Bir ‘sin ve billahi Nur ‘sun, yetmişbin Ayetelkürsü ‘n, çevremizde dönüp dursun.
Hikmet Çocuk ‘un sesi ve soruları duyulmaz olmuştu. Derin bir uykunun yumuşak eşiklerinde olduğu anlaşılmaktaydı. Babanın karşı karyoladan yükselen sesi fısıltılıydı:
- Uyudu mu akıldanesi, anacan?

- Uyudu oğul, uyudu.
- Sana helal olsun, anacan. Şeytan uyutmaya bire birsin.
- Aman Hüseyin, aman oğul.
- Alınma. Şakadır şaka. İyi geceler anacan.
Ve otel odasını tam bir sessizlik kapladı.
Sabahleyin Hikmet Çocuk bir yepyeni ve bir bambaşka dünyaya uyandı. Pencerenin dışında herşey güzel, herşey temiz, herşey sıcak, herşey renkliydi ve herşey yoğun bir hareketlilik içindeydi. Sırtlarında büyük güzel sepetler, önlerinde renkli peştemallar, başlarında da uçları çene altından bağlı başörtüleri bulunan birtakım kadınlar, biryerlere bir şeyler götürüyorlar, biryerlerden bir şeyler getiriyorlardı. Adlarının “Otomobil” olduklarını öğrendiği o atsız-öküzsüz arabalar tertemiz caddeden göz kamaştırıcı renklerle geçmekteydiler. Tam karşılarındaki yapının önünde oturan ak saçlı, ak sakallı bir adam elindeki şişlerle çorap örmekteydi.
- Beyba, beyba, beybaaa… Çabuk gel… Bak dede çorap örüyor.
Hikmet Çocuk ‘u şaşkınlıklar içinde bırakan olay, anayı, babayı, nineyi de derin şaşkınlıklara düşürmüştü.
- Allah Allah. Adam gerçekten çorap örüyor.
- Aman Hüseyin Bey, o adam gerçekten çorap mı örüyor?
- Aman oğul, bir yaşıma daha girdim. Erkekler oturup çorap örüyorlar ve kadınlar da ağır sepetlerle sırtlarında yükler taşıyorlar. Yoksa dünyanın sonuna mı geldik?
Öylece bakınırken, ellerindeki çorapları örmeye çalışan daha başka erkeklere ve sırtlarında sepet taşıyan daha başka kadınlara da rastladılar.
Kahvaltıdan sonra baba Hikmet Çocuk ‘u karşısına oturttu:
- Şimdi beni iyi dinle. Dedi. Bak, şu beş tane çil çil kuruşu sana vereceğim ve sen her ne istersen onu alabileceksin. Kestane, şeker, bilye, sakız, leblebi, akide, horozşeker, daha artık her ne ki istersen. Böyganan, anan ve ben dışarı çıkmak zorundayız. Ne zaman geri dönebileceğimizi de bilemiyorum. Çünkü; dışarıda çok işimiz var. Sen hem akıllı, hem de artık büyümüş bir çocuksun. Senin bilebildiğin birçok şeyleri, senin yaşındaki birçok çocuk bilemiyor ki; bilsin. O nedenle bizler sana çok güveniyoruz. Yani bizim dediklerimizin ve istediklerimizin dışına çıkmayacağından eminiz. Biz geri dönünceye kadar odamızı sen koruyacaksın. Bizi burada, bu odada bekleyeceksin. Şimdi şu kalemi ve kağıtları da sana veriyorum ve senden çok güzel bir ev resmi yapmanı istiyorum. Evin bir bacası olsun ve bacasından dumanlar tütsün. Çevresini karlar kaplasın. Erzurum ‘un karları nasılsa; tıpkı öyle. Karlar arasında bir küçük toprak parçası bulunsun ve orada serçelerimiz yemlerini yesinler. Geldiğimde ve gördüğümde beğenirsem; eh artık, dile benden ne dilersen. Odada canın sıkılırsa; pencereden bu güzelim Trabzon ‘u incele. Daha da sıkılırsan; otelin dış kapısına kadar in ve sıkıntın geçince de yine bu odaya çık. Odamızın yerini ve kapısını şaşırma ve kimsecikleri rahatsız etme. Haydi göreyim seni, benim delikanlım.
Büyükler odadan çıktılar. Hikmet Çocuk uzunca bir süre kuruşlarıyla oynadı. Bıkınca, cebinden pırıl pırıl parlayan çelik bilyesini çıkarıp odada kendi kendisiyle bilye oynadı durdu. Usandı, pencerelerden dışarıyı izledi. Tedirginleşip masaya yaydığı kağıda ısmarlama manzara çizmeye çalıştı. Fakat bunlardan hiçbiri onu avutamadı ve yalnızlığını gideremedi.
Bir ara, beybanın nasıl edip de duvardaki o kopçaya dokunarak tavandaki o tombul camı ışıklandırabildiğini öğrenme merakına kapıldı. Aynı şeyi yapmak için duvara yanaştı. Beyaz kopçaya ulaşamadığından iskemlelerden birini duvar dibine çekti. Üstüne çıktı. Parmağını kopçaya bastırdı. Üstüne basıldıkça; kopça içeri giriyor ama tavandaki o tombul cam bir türlü aydınlanmıyor, bir türlü parlamıyordu. Bir süre denedikten sonra, denemeden bıktı, sandalyeyi yerine koyup pencereden bakmaya koyuldu.
Odanın kapısına birileri vurmaya başlamıştı. Hükmet Çocuk bunun ne anlama geldiğini bilemedi, anlayamadı. Yüzünü kapıya dönüp cebindeki kuruşlarını sımsıkı avuçladı ve sırtını pencerenin pervazına dayadı.
Kapıya peşpeşe birkaç kere daha vuruldu ve kapı Hikmet Çocuk ‘un korku ve şaşkınlık dolu gözleri önünde yavaş yavaş ardına kadar açıldı. Kapıda, üstünce beyaz önlük bulunan bir adam durmaktaydı. Adam önce başıyla odayı aradı, sonra kimseyi bulamayıp bulunduğu yerde dikilerek gözlerini Hikmet Çocuk ‘un yüzünde gezdirdi:
- Ha pu zilu sen mi çaldun daaa?
- Ben bir şey yağmadım.
- O zaman pizum Fadime yapmiştur. Ula ufağum, sen pişe yapmadıysan çim çaldu da pu zilu?
- Vallahi, billahi, tallahi ben hiçbir şey çalmadım.
- Çaldun, çaldun. Paa pak. Pi daha ha pu pokıyan zila tokunma, ufağum.
Adam sağ elinin işaret parmağıyla duvardaki beyaz kopçayı gösterdi ve sonra odadan çıkarak kapıyı çekti.
Hikmet Çocuk olanlardan hiçbir şey anlamamış fakat dövülmediği için de sevinmişti. Yeniden masaya çöktüyse de, kalemle-kağıtla fazla uğraşamadı. Bakışları odanın içindeki bir başka kapıya takılmıştı. Merakını yenemeyip kapıyı açtı. İçerisi oda gibiydi. Duvarları cam kadar parlak, beyaz renkli, dörtköşe, kaymak gibi bir şeylerle kaplıydı. Bembeyaz ve parıltılı bir şeyle örtülü olan tabanında, karşılıklı duran iki büyük ayak izi ve bu izlerin ortasında bir delik vardı. Kapının karşısındaki duvara büyük, beyaz bir kutu yerleştirilmiş, bunun yanından dışarı çıkan ince, uzun bir demir kola zincirli bir tahta topaç asılmıştı. Kendi evlerinde böyle bir oda bulunmadığından, Hikmet Çocuk buranın nasıl bir yer olduğunu ve neye yaradığını bulup çıkaramadı. Denediğinde; tahtadan yapılmış topacın, sanki özellikle yapılmışçasına avucunun içine tamı tamına oturduğunu fark etti. Kutudan çıkan kolun yukarıya kalkık durumu ve zincirle topacın aşağı doğru sarkık durması, onda bunu tutup aşağıya çekme isteği uyandırdı. O da bu zorlamaya fazla karşı duramadı. Bu yüzden topacı kavrayıp aşağıya doğru çekti ve çekmesiyle kıyametin kopması bir oldu.
O süslü odanın içini, birdenbire ortaya saldıran ve nereden geldiği anlaşılamayan harıltılı-gürültülü sular doldurmaya başladı ve suların saldırısıyla gürültüsü dinmek bilmedi.
Hikmet Çocuk topaçlı zinciri ve kolu çektiği için biryerleri kırdığını, bir şeyleri kopardığını, yapılmaması gereken bir şeyler yaptığını sanarak korkudan ölecek hallere düştü. Hiçbir anlam taşımayan ve hiçbir işe yaramayan el, kol ve bacak hareketleriyle şuraya-buraya kaçıp saklanmaya uğraşıyor, sese birilerinin geleceği ve kendisini döveceği korkusu aklını başından alıyordu. Sular önce bu küçük odaya, sonra kaldıkları o büyük odaya, daha sonra da tüm otele dolarsa; o zaman ne yapacak, nerelere kaçacak, kimlere sığınacak, canını nasıl kurtaracaktı.
Eşi-benzeri görülmemiş bir korkuyla bulunduğu yere çökmüştü. İki avucuyla şakaklarını kavramıştı ve yerinden fırlamış gözlerle habire harlayan-gürleyen sulara bakmaktaydı.
Azgın sular ansızın durdu, harıltılar-gürültüler ansızın kesildi. Ortada sadece incecik bir fısıltı kaldı ve bir süre sonra o da duyulmaz oldu. Eliyle topacını ve zincirini çektiği o ince, uzun demir kol yeniden yukarı kalkmıştı ve zincirle topaç hala sallanmaktaydılar.
Üstünden bir türlü atamadığı bir korkuyla o küçük odanın kapısını kapattı, büyük odanın dış kapısını açtı ve çekingen adımlarla merdivenlere doğru yürüdü.
Yukarıdan aşağılara kadar inen ve soğan kabuğuyla haşlanmış yumurta renginde korkulukları olan merdivenin geniş basamaklarında karpuziçi renginde, yumuşak, tüylü bir örtü vardı ve her basamağa bu örtünün üzerinden altın renkli çubuklar takılmıştı. İnerken ayaklarının ses çıkarmadığını sezinledi. Basamakların tükendiği yerde büyük bir oda ve bu odada konuşup gülüşmekte olan bir yığın adam gördü ve odanın ilerisinde, basamakların tam karşısında samdan yapılmış bir duvarla karşılaştı.
Alt basamakta iri bir el kendisini omuzundan kavradı ve Hikmet Çocuk, kendisinden o harıltılı-gürültülü seslerle azgın suların hesabının sorulacağını sanarak korktu.
- Uy ula uşağum, sen aşa mı indun daaa?
- O azgın suları ben akıtmadım. O harıltılı-gürültülü sesleri ben çıkarmadım.
- Sen akitmadun, sen çikartmadun amma papan da saa coz-kulak olmamizi istadi pizdan. Hadi pakalum, çık kapiya da oyna piraz fakat uzaklaşma ha puralardan daaa.
Hikmet Çocuk büyük bir ürkeklik içindeydi ama bu ürkeklik ancak, otelin yanındaki boş alanda oyun oynayan çocukları görünceye kadar sürdü.
- Ula mile oynar misun daaa? Adın nedur?
- Oynarım. Benim adım Hikmet.
- Ula Cemal, aa pi eş pulduk daaa. Adi Hiçmet ‘miş.
Alanda üç çocuk vardı ve onların girişkenlikleriyle canayakınlıkları Hikmet Çocuk ‘un çekingenliğini ortadan kaldırmaya yetmişti. Oynadıkları “Mile Oyunu” Erzurum ‘da oynadıkları “Bilye Oyunu” nun tıpkısıydı. Hikmet Çocuk “Mile” nin ne olduğunu bilemiyor onu “Bilye” yle bağdaştırmaya çalışıyor, bu yüzden, kullanılan toprak bilyelere “Milye” demek zorunda kalıyor, onun “Mile” yi “Milye” ye çevirişi çocukların alabildiğine hoşlarına gidiyor ve kahkahalarla gülmelerine, kendisine daha bir iyi bağlanmalarına yolaçıyordu.
Oyun sırasında, çocuklardan biri, habire ısırıp ısırıp durduğu haşlanmış mısır koçanının yarısını koparıp ona vermiş, bir başkası cebinden çıkardığı bir avuç sıcak kestaneyi onun cebine koymuş, üçüncüsü çiğnemesi için mezdeki sakız uzatmış ve çocuklarla Hikmet Çocuk daha ilk anda yedikleri-içtikleri ayrı gitmeyen dört arkadaş olup çıkmışlardı.
Oyunda ortağı olan çocuk, onu beybası, anası ve böyganası gibi korumakta, ağzından çıkan herbir sözü doğru kabullenmekte, ortaya çıkan anlaşmazlıklarda hep onun yanını tutmaktaydı. Çocukların herbirinin camdan, topraktan yapılmış olan cepler dolusu renkli mileleri vardı. Hikmet Çocuk ‘un çelikten yapılmış pırıl pırıl bilyesi tek olmasına tekti ama onların milelerinden çok daha körpe, çok daha soyluydu.
Oyunu Hikmet Çocuk ‘un soylu çelik bilyesiyle ortağının renkli cam mileleri kazandı ve ödül olarak iki ortak obir iki ortağı at edip at edip sırtlarına binerek alanda tam beşer tur attırdılar.
Ortak kolunu Hikmet Çocuk ‘un boynuna atıp onun avucuna birkaç tane cam, birkaç tane de toprak mile koyunca, o da anı olarak çelik bilyesini onun avucuna sıkıştırdı.
-Yarın da puraya celecesun. Biz yine ha punnari yener, yine ha pu atlarin sirtlarına pineruz daaa. Ha pu mil oyununun ustasi pizuk. Piz içimuz, tamam mi?
- Tamam.
Çocuklar rüzgar gibi uçup uzaklaştılar.
Hikmet Çocuk ‘un yüreği bu kere bir başka sıcak çarpmaktaydı. Artık birbaşına değildi. Arkadaşları vardı, mileleri vardı ve cebinde de tamı tamına tam beş tane çil çil, kırtışlı kırtışlı kuruşu vardı.
Oyun oynadıkları alanın az ötesinde ucu-bucağı görünmeyen bir gölle karşılaştı. Kıyıdan bu gölün içine doğru uzanan bir taş düzlük buldu. Bu taşlı düzlüğün bir yanında, göl suları içinde birtakım üstü açık evler yeralmaktaydı. Evlerin başlarına-kıçlarına kısalı-uzunlu direkler dikilmişti ve direklerin arasında duvarları üstten camlı birtakım odalar bulunmaktaydı. Üstü açık evler tepeleme balık doluydu. Balıklar küçük küçük, pırıl pırıl, ışıl ışıl, balıklar kıpır kıpırdı. İçlerinden bazıları önce havalara sıçrıyor, sonra yine o balık yığınına düşüyorlardı. Balık tepelerinin yanlarında duran birtakım adamlar balık doldurdukları bir takım kapları uzatmaktaydılar.
- Amca bu balıklar ne?
- Hamsi daaa.
- Bu balıkların gözleri de var mı?
- Paluk olur da cözlari olmaz mi, uşağum? Fer pakayum kaç kuruşun var?
Hikmet Çocuk cebinden çıkardığı çil çil, kırtışlı kırtışlı kuruşlarını adamın avucuna bıraktı. Başı bereli ve beresinin üstü püsküllü olan adam, avucuna bırakılan kuruşlardan üçünü aldı, ikisini geri verdi:
- Senin kabın-mabın yok midur?
Diye homurdanarak Hikmet Çocuk ‘a bir süre baktı, sonra eline geçirdiği demir tel saplı bir tenekeyi pırıl pırıl, ışıl ışıl, kıpır kıpır balıkla doldurup onun önüne koydu. Hikmet Çocuk iki eliyle bile zorlukla çektiği tenekeyi, sürükleye sürükleye, taş düzlüğün büyük göle birleştiği yere kadar götürdü ve orada yükünü taşların üstüne boşalttı.
Oracığa çömelmişti. Ne yana bakacağını bilemiyor, parıl parıl parıldayan, ışıl ışıl ışıldayan, kıpır kıpır kıpırdanan balıklara göz gezdiriyor, sıçrayıp düşenlerine bakıyor, bunlardan bazılarına sağ elinin işaret parmağıyla dokunuyor, bir canlanmayla karşılaşınca parmağını kaçırıyor, canlanamayanları eline alıyor, ellerindekileri evirip çevirerek bir bu yandaki, bir obir yandaki gözlerine bakıyor, baktıklarını bir yana bırakıp yeniden tuttuklarının gözlerine gözlerini dikip duruyordu.
- Merhaba reis. Şöyle şöyle bir çocuk gördün mü acaba? Bir saattir arayıp soruyoruz. Bu yana doğru gelmiş de.
- Şoyle şoyle pi uşak mi daaa? Ha orada durayi. Pi teneke hamsi aldi pendan, te orada tökti yera, cözlerina pakayi.
Babayla ana Hikmet Çocuk ‘u bir teneke dolusu yarıcanlı hamsinin gözlerine tek tek bakarken buldular. Artık gidip kaybolamayacağı kanısına vardıkları için olmalı ki; yanına yanaşmadan onu izlemeye koyuldular.
- Naime, farkında mısın? Geçirdiği o göz rahatsızlığı yüzünden çocuk göz aşığı olmuş. Onun için daha artık varsa da göz, yoksa da göz. Gözleri var mı yok mu diye hamsileri inceleyişi bu yüzden.
- Şimdi anladım Erzurum ‘da “Tavşanların gözleri var mı? ” diye neden sorup durduğunu.
- Baksana adamdan tam bir teneke hamsi almış, gözleri var mı yok mu diye bakmak için.
- Toplayalım mı yere serdiği hamsileri?
- Daha neler. Hem pişirecek yerimiz yok, hem de ayıp ele-güne karşı.
- Öylesine sordum işte. Çağıralım mı artık şu göz delisini?
- Çöplükten kaptığı mikroplarla trahom olup gözünün birini yitirseydi; asıl göz delisi biz olacaktık, unutma. Tanrı ‘ya şükrolsun ki; kurtuldu gözü. Hemen araya girmemizin doğru olacağından pek emin değilim. Bekleyelim biraz, baksın tüm hamsilerin gözlerine teker teker. Nasıl olsa paralarını kendi ödemiş.
Babayla ana gülüştüler. Az ileride demir atmaya çalışan bir gemiye bakmaya koyuldular. Deniz ve gemi Hikmet Çocuk ‘un o kısacık yaşantısında görmüş olduğu şeylerden değildi. Her ikisi de kendisi için yeni, yepyeniydi. Nununla birlikte o, deniz ve gemiyle hiç de ilgilenmemekte, az önce içinden hamsi aldığı tekneye bile dönüp bakmamakta, tüm ilgisini, eline alıp alıp, inceleyip inceleyip bıraktığı balıkların gözlerine yöneltmiş bulunmaktaydı. Ancak balıkların tümünü inceleyip bıraktıktan sonradır ki; bakışlarını yanındaki denize ve ötedeki demir atmakla meşgul olan gemiye çevirebilmişti. Gemiye, çevresindeki çatanalara, sandallara ve mavnalara ne ad vereceğini dahi bilmiyor, onları su üstündeki evler olarak değerlendiriyordu. Deniz onun gözünde, Erzurum ‘daki Yapraklı Göl, iskele onun gözünde göle uzanan bir taşlı düzlükten ibaretti.
- Bak oğlum, bu uçsuz-bucaksız suya “Deniz”, o bir dolu pencereli şeye “Gemi”, adamların içinde kürek çektiği şeye “Sandal”, o “Çat… Çat… Çat…” diye sesler çıkararak, dumanlar püskürterek su üstünde kayıp giden şeye “Çatana”, şu içi balık dolu olan deniz araçlarına da “Mavna” derler. Gemiler insan ve “Şilep” lerle mavnalar da yük taşırlar. Deniz, en büyük gölden bile daha büyüktür. Erzurum ‘daki Yapraklı Göl denizin dişinin kovuğunu bile dolduramaz. Göllerin ucu-bucağı vardır ama bazı denizlerin ucu-bucağı yoktur.
Hikmet Çocuk anayla babayı yanında bulduğunda hiç de şaşırmadı. Her nerede ve her ne zaman olursa olsun, onları hep yanında bulacağından eminmiş gibiydi.
- Bu denizin adı ney beyba?
- Bu denizin adı “Karadeniz” oğlum.
- Peki, neden “Kara” demişler buna?
- Ben de bilemiyorum neden öyle dediklerini. Gerçekten de kara-mara değil, çivit renginde. Hem de masmavi.
- Çivit rengi ne renktir?
- Çivit rengi mavidir.
- Mas nedir beyba?
- “Mas” bir pekiştirme sözcüğüdür. Mavi mavidir. Masmavi, maviden de mavi demek oluyor.
- Deniz maviyse, hem de masmaviyse; bu deniz “Mavideniz”, “Masmavideniz” olmalıdır. Neden “Karadeniz” olsun? Peki geminin adı ne?
- Gemi oğlum.
- Yok, adı adı; kendi adı?
- Baki adı üstünde: “Cumhuriyet”
- Cumhuriyet ne demek?
- Onu sen bu yaşında öğrenemezsin, ben de sana bu yaşında öğretemem. Haydi, artık otelimize gidiyoruz.
- Niçin otele gidiyoruz? Bizim kendi evimiz yok mu?
- Bizim evimiz Erzurum ‘da kaldı. Buradaki evimiz otel.
- Bundan sonra hep otelde mi kalacağız?
- Geçici olarak kalıyoruz, oğlum. Neden sordun bunu?
- Benim burada arkadaşlarım var. Yarın oyun oynayacağız yine onlarla.
- Allah Allah. Sen az zamanda çevre edinmişsin de, haberimiz bile yok bizim. Kaç arkadaşın var bakalım? Kimmiş senin bu arkadaşların?
Hikmet Çocuk bülbüllenmişti. Rengarenk milelerini yol boyunca göstere göstere anlattıklarıyla doyamayıp öyküsünü otelde de bütün bir gece sürdürdü. Odada artık yalnız değildi ve üç arkadaşı yanındaydı. Onlardan herbirinin yerine milelerini ayrı ayrı oynuyor, sonunda oyunu, ortağı Kemal ‘le kendisine kazandırıyor, fakat ödül olarak sırtına binebileceği rakiplerini bulamadıkça ödülden-mödülden vazgeçiyordu.
Sabahleyin otelden çok erken saatlerde çıktılar.
Rüzgar ağaçların dallarını sarsmaya, yapraklarını yola yola öteye-beriye savurmaya başlamıştı. Deniz dünkü deniz değildi: Köpürmüş, coşmuştu. Enginlerden kıyıya doğru geliyor, her gelişinde şahlanıyor, her şahlanışında metrelerce yükseğe kalkıyor, görülmemiş bir şiddetle kıyıya vuruyor, vururken top gibi patlıyor, patladıktan sonra hışırtılarla, köpüklerle dağılıyor, homurdana homurdana gerilere çekiliyor, yeniden gelmeye, yeniden koşmaya, yeniden şahlanmaya, kıyıyı yeniden sular-köpükler içinde bırakmaya başlıyordu.
Hikmet Çocuk, tanıdığından bu yana büyülenmişçesine ilgilendiği otomobillerden birinin arka koltuğuna anayla böygana bindi. İki adam, otelden çıkardıkları eşyalarını arabanın üstüne ve arkasındaki bir yere koydular, yerleştirdiler, bağladılar, sağlama aldılar. Arabanın içinde ve önde oturan tanımadığı bir başka adam, kendi çemberini andıran büyükçe bir çemberi elleri arasında tutmaktaydı. Otomobilde derin homurtular vardı. Camdan baktığında, ağaçların, evlerin, insanların, yanlarından büyük bir hızla geçip gerilere doğru kaydıklarını gördü. Kendilerinin neden durduklarını, onların neden gerilere doğru hızla kayıp gittiklerini anlayamadı.
Masmavideniz ‘in kıyısındaki rüzgarlı bir taşlıkta otomobilden indiklerinde çok şaşırdı ve bulundukları yerde durdukları halde, ta buralara kadar nasıl geldiklerine akıl erdiremedi. Suda şiddetle sallanan çatanaya bindiklerinde hala bunu düşünmekteydi. Beyba öfkeli, anayla böygana da suskun olduklarından, çatanaya niçin bindiklerini sorup öğrenemedi. Tekne, homurtular içinde sulara batıp batıp çıkmakta, arada bir havalara kalkmakta, şahlanan sular teknenin içine içine dolmakta, teknenin ucunda ayaküstü duran ve elleri belinde olan adam tekneyle birlikte kalkıp kalkıp inmekteydi. Teknenin içinde bir odadaydılar. Oda yarıya kadar tahtadan, yarıdan yukarı camdan yapılmıştı ve ön camın arkasındaki adamın elinde de yine kendi çemberi gibi bir çember vardı. Rüzgar kararan soğuk suların yüzünü alt-üst ediyor, uğultularla vurup vurup üstlerinden geçiyor, deniz alttan girip tekneyi yukarı kaldırıyordu.
- Pen poyle hava cörmedum daaa. Ula uşağum, sizde da şans varmiş.
- Gemiye kadar gidebilecek miyiz, reis?
- Paa “Salih Reis” derler daaa. Ha pu penum cidemeyecegum cemi yoktur, pilesun. Fırtına-mırtına dinlemem pen. Sizi cemiye götürürumha pu dişimnen-dırnağımnan.
- Rabbiyesir, velatüesir, rabbitemin bilhayır.
- Hiç korkma kız ninecan. Yaslan ceriye daaa.
- Geldik mi dersin reis?
- Celduk daaa. Celmasina celduk da, ha pu kaptan almış merdivani okari. Pakalum nasıl pineceksunuz.
- Ne yani, bindirmez mi yoksa?
- Pindirmez pindirmez. Tam yarım saat gecikmişsunuz.
Hikmet Çocuk hiç beklemediği bir anda yanıbaşlarında beliren dev gibi gemiye baktı. En yukarıda, derin karanlıklarda pırıl pırıl parlayan dizi dizi ışıklar vardı. Kapkara kesilen göğe saldıran azgın sular geminin kararan gövdesine uluya uluya çarpıp durmaktaydılar. Çatananın burnunda ayakta duran adam, başını ve ellerini yukarıya kaldırmış, ışıklara doğru bağırmaya başlamıştı:
- Ula kaptaaan, ula uşağummm… Haçan niye almişsun merdivani okari? ... Yolcu var daaa…
Dizi dizi ışıkların altına gelen bir adam hızla parmaklıkların dibine oturmuş, bacaklarını parmaklıkların aralarından dışarıya ve aşağıya sallandırmıştı ve kızgın el-kol hareketleriyle bağırıp durmaktaydı:
- Sen o yolcularını çatananla götürürsün Giresun ‘a artık… Trabzon ‘la Giresun arası ne kadarcık yol ki? Katlanıver bu zahmete ebenin hakkı için… Ben demir almak üzereyim, kör müsün? .. Bu saatte yolcu mu getirilir be? ..
- Ula paa galsa; pen cötürurum amma onlar citmazlar uşağum… İndir şo merdivani…
- Alınmış merdiven iner mi reis? .. Sen denizcisin, bilmiyor musun kuralları? ..
- Ula senun kuralun patsun… Cörmiy musun pu havayi? .. Cünduz geceye dondi… Cormiy musun ha pu denizi? .. Deniz Gayya Guyusi ‘na dondi… Ha pattuk ha patacayuk… İndur merdivani…
- İndirmemmm… Geciken çeker cezasını… Haftaya giderler artık Giresun ‘a… Ege Vapuru gelecek bir hafta sonra… Giresun kaçmıyor ya…
- Ula kaptan, ha pu adamlar memurdur senin cibi… İşine pir hafta gecikirse; asarlar puni, asarlar… Sen hele elini koy pi vijdanuna…
Yukarıdaki öfkeli ses kesildi. Tekne bir süre daha kararan sularda kalkıp kalkıp indi. Sonra yukarıdaki ses tekrar duyuldu:
- İp merdiven atacağım aşağıya reis…
- Ula ip merdivan olur mi? Çüçük uşak var, kari var, yaşli kari var… Pi tek ha bu memur heriftir…
- Anlamam… Alınmış merdiven inmez… Ya ip merdivenden çıksınlar, ya da defolup gitsinler…
- Ula kaptan, düşerler daaa…
- Düşmezler; siz aşağıdan göz-kulak olursunuz…
- Par ipi da halat at, açılmayalum vapurdan…
- Atalım…
Bir-iki dakika sonra aşağıya bir halat atıldı. Ayaktaki adamla yanına gelen içerideki adam halatı çatananın biryerlerine bağladılar. Sonra adamlardan biri Hikmet Çocuk ‘a uzandı:
- Ula uşak. Dedi. Pen şimdi alacağum seni sirtıma. Sen sarılacağsın poynuma simsiki. Pen çıkaracağum seni pu ip merdivandan okari.
- Aman reis, gözünü seveyim; düşer-müşer…
- Hiç pi poh olmaz…
Hikmet Çocuk olanlardan hiçbir şey anlamadığı için korkuyordu. Zaten korkup korkmadığını sorsalar; vereceği ilk yanıt, korkmadığı olacaktı. Zira; o, Erzurum ‘luydu. O Dadaş ‘tı. Dadaşlar hiçbir şeyden korkmazlardı. Daha ilk anda adamın sırtına binmiş, kollarını boynuna, bacaklarını da beline sımsıkı sarıp dolamıştı bile. Bir ara yukarı, daha yukarı, daha daha yukarı ve en yukarı tırmanmaya başladıklarını sezinledi. Yukarıdaki o dizi dizi ışıklar kendisine yaklaşmışlardı ama aşağısı sanki gece gibiydi ve artık aşağıda olup biteni göremiyordu. Parmaklıklara yaslanmış bir insan kalabalığı kendisine tepeden bakıyordu. Sırtına bindiği adam elleriyle biryerlere tutunmuştu ve birilerine seslenip durmaktaydı:
- Alın ha pu uşağu daaa… Pen nenayi cetireyim…
Hikmet Çocuk, birkaç elin kendisini ellerinden ve kollarından kavradığını, çekerek adamın sırtından aldığını fark etti ve kendisini ışıklar altındaki bir insan kalabalığının arasında buldu. Çevresi bir anda, kendisine bir şeyler uzatan, üstünü-başını, başlığını düzelten, meraklı ve sevecen insanlarla dolmuştu. Sonraki dakikalarda beybasına, anasına, böyganasına kavuşması hiç de zor olmadı. Birtakım basamaklardan indiklerini, her yanı kapalı, az aydınlık fakat sıcak bir yere girdiklerini gördü. her şeyi merak ettiği ve sürekli olarak sorular sorduğu için, oraya “Ambar” dendiğini hemen öğrendi.
Geminin ambarında insanlarla yükler biraradaydı. Yüklerin aralarında, üstlerinde, çıplak taban tahtalarında, loş diplerde-köşelerde insanlar oturmaktaydı. Biryerlerden birtakım çalgı sesleri geliyor, elele tutuşmuş birtakım adamlar, ayaklarını yerlere vura vura, yerden havalana havalana oyunlar oynuyorlardı. Bir köşede başörtülü, atkılı, peştemallı bir kadın, ayakta öne eğilmiş kusuyordu. Ambarda insanın burun deliklerini zorlayan keskin bir elma kokusu vardı. Önce böyganası, sonra anası, daha sonra beybası, en sonra da kendisi kusmaya başladılar.
- Naime, anam kalsın, bizler güverteye çıkalım biraz. Hava alırsak; açılırız belki. Deniz çok dalgalı. Gündüzü geceye çevirdi. Midelerimiz onun için bulandı. Sonra ben sizi ambara getirir, anamı güverteye çıkarırım.
- Ben de geleyim oğul. Tek başıma kalamam burada.
- Sen de gelirsen yüklerimize kim göz-kulak olacak anacan?
- Bir şey olmaz onlara. Olan bize oluyor.
Hep birlikte basamaklardan yukarı çıktılar. Yukarısı tavansızdı. Soğuk ve ıslak bir rüzgar geminin üstünde esiyor, soğuk insanın kemiklerine kemiklerine işliyor, vakit gündüz olduğu halde, dizi dizi ışıklardan ötesi karanlıkta kalıyordu. Güverte bomboştu ve kendilerinden başka kimsecikler yoktu. Ana, korumak amacıyla arkadan ellerini uzatmış üşüyen yüzünü sıcacık avuçlarının arasına almıştı. Beyba sigara yakmaya çalışıyor fakat esen rüzgarda bunu başaramıyor, o koşullar altında bile onun bu başarısızlığı Hikmet Çocuk ‘ta şaşkınlıklar uyandırıyordu. Böygananın eski dudakları yine dualıydı ve rüzgarın uçurmaya çalıştığı başörtüsünü elleriyle korumaktaydı.
Rüzgara ve soğuğa fazla dayanamadıklarından canlarını yeniden ambarın sıcaklığına attılar.
Ne kadar yatıldı, kalkıldı, güverteye çıkıldı, ambara inildi, neler yendi içildi, ne kadar kusuldu ve gemide ne kadar kalındı, Hikmet Çocuk bunları hiç bilemedi. Fakat çok az şeyler bilerek bindiği gemiden çok çok bir şeyler öğrenerek günün birinde Giresun ‘a indi.
Giresun kendisini yeşilliklerle karşılamaya çıkmıştı. Doğu yeşildi, batı yeşildi, kuzey yeşildi, güney yeşildi. Gök yeşil, yer yeşil, deniz yeşildi. Yemyeşil otların ve yaprakların aralarında kertenkeleler Keloğlan Keloğlan gezinmekte, böcekler cin cin dolaşmakta, kelebekler melek melek uçuşmakta, kuşlar bülbül bülbül ötüşmekteydi. Deniz Giresun ‘da “Masmavideniz” değildi, “Yaprakrengideniz” di., “Otrengideniz” di, “Çimenrengideniz” di, “Yemyeşildeniz” di. Beyba, “Masmavideniz” le “Yemyeşildeniz” in her ikisinin de “Karadeniz” olduklarını söylediği halde, Hikmet Çocuk ‘un buna hiç de inanası gelmiyordu. Karın-kışın çocuğu, yeşilin-sıcağın karşısında şaşkına dönmüştü. Kuşlar dallarda değil gözlerinde geziniyor, yapraklar arasında değil, yüreğinin ta içinde ötüyordu. Salt gözleri var mı diye bir kuşu yakından görebilmek için Tanrı ‘ya sessiz yakarışlarla yalvaran başka bir kimse var mıydı dünyada, Hikmet Çocuk ‘tan öte? Otele girmek bile istemiyordu. Elleri büyük adamlar gibi arkasında, başı sigara dumanları gibi havalardaydı. Ve denizin kıyısında özgürce dolaşmaktaydı. Deniz nasıl da bir kalabalıktı, uuuuuh. İrili-ufaklı sandallar kıyıdan uzaklarda demir atmış olan bir-iki geminin çevresini kuşatmıştı. Görüp anlayabildiği kadarıyla; bunlar gemidekilere bir şeyler satıyorlardı. Gemidekiler de onlara, her iki yanlarında parlak parlak gözleri olan balıklardan veriyor olmalıydılar. Gözleri, her takıldığı yerde karın beyazlığını, rüzgarın soğuk ıslıklarını arıyor fakat yeşillikten, yeşillikten, yeşillikten başka bir şey bulamıyordu. Mavilikler, yeşillikler, denizler ve gemiler onu büyük adam yapmıştı. Erzurum ‘daki arkadaşlarından hiçbirinin kendisi kadar bilgili, kendisi kadar görgülü olmadıklarından emindi. Ne çok şey görmüş, ne çok şey yaşamış, ne çok şey öğrenmişti. Onun bildiklerini bilebilmeleri için hele daha kırk fırın ekmek yemeleri gerekirdi.
Dolaşırken birkaç satıcıyla karşılaştı ve tıpkı büyük adamlar gibi davranarak ve büyük adamlar yerine koyularak pazarlıklar ve alışverişler yaptı. Kalmaya başladıkları yeni otellerine, iki eliyle ancak taşıyabildiği, topu topu iki kırtışlı kuruşa alınmış iri bir sepet elmayla döndü.
- Ooo… Evimizin küçük beybası bize elmalar almış. Hem de kendisinden büyük sepetle.
- Böygana, bunlar senin “Üç elma düştü: Biri padişaha, biri vezire, biri de Kamerta ‘ya” dediğin elmaların tıpkısı. Uuu kaçı kaçı sana, kaçı kaçı beybama, kaçı kaçı anama, kabukları da bana. Sepetiyle birlikte iki kuruş böygana, iki kuruş.
- Sen iki kuruşu nereden buldun?
- Beybam Trabzon ‘da bana tam beş tane çil çil kırtışlı kuruş vermişti. Üç kuruşuyla balık almıştım, iki kuruşla da elmaları aldım, etti mi beş kuruş? İnanmıyorsan sor beybama, akıllım.
- Evet, ben vermiştim.
- Beyba, Giresun ‘lular nasıl konuşuyorlar biliyor musun?
- Trabzon ‘lular gibi mi?
- Hayııır. Bak, böyle diyorlar: “Gelegeldim, gidegittim, yapayaptım, bakabaktım.”
- Öyle mi diyorlar?
- Evet evet evet.
- Ne kadar ilginç. Haydi, siz kendinize bir elma şöleni çekedurun, ben çıkayım; işlerim var.
Anasıyla ve böyganasıyla elma yerken Hikmet Çocuk ‘un çenesi hç durmadı. Gördüklerini, öğrendiklerini öyküleştirip durdu. Gece boyunca bilmediklerini öğrenmeye çalıştı ve geceleyin çok isteksiz uyudu.
Ertesi gün sabahın saat üçünde zor bir yolculuk başladı.
Baba Şebinkarahisar ‘daki bir bankanın müdür yardımcılığına atandığı için aile yollara düşmüştü. Zorlu bir kış gününde Erzurum ‘dan yola çıkmış, zor-kötek Giresun ‘a kadar gelebilmişlerdi. Ama buradan öteye yol-bel bulunmadığı söylenmekteydi. Şebinkarahisar neydi, neden Şebinkarahisar ‘dı ve Şebinkarahisar nerelerdeydi, Hikmet Çocuk ‘un bildiği yoktu. Baba sormuş, soruşturmuş, araştırıp incelemiş, sonunda; Şebinkarahisar ‘a gitmeyi kabullenen bir katırcıyla anlaşmayı başarmıştı. Hikmet Çocuk çok körpe, böygana çok yaşlıydı. Ne iken neye dönüşeceği bilinmeyen bir mevsimde, bilinmedik yolları yürüye yürüye bitiremeyecekleri ortadaydı. Anayla babaya gelince; onlar katıra binmeyi bile bilmiyorlardı.
Yetersiz bir ev öte-berisinden ibaret olan yükleri tek bir katırın sırtına sağlı-sollu bindirilmişti. İkinci bir katırın sırtında, ağırlıkları dengelenmiş iki şeker sandığı vardı. İçleri yumuşak şeylerle beslenen sandıklardan birine böygana, obirine de Hikmet Çocuk yerleştirilmişlerdi. Ana, denenmek amacıyla sandıkların ortasına oturtulmuştu. Babayla katırcı yayaydılar. Babanın başında tiftikten yapılma bir karbaşlığı, sırtında kara renkli, kalın bir palto, ellerinde tiftik eldivenler, ayaklarında tiftik çoraplar ve kundura benzeri karalastik ayakkabılar göze çarpmaktaydı. Başına sivri uçlu, yün bir başlık takmış, sırtına da kevel geçirmiş olan katırcı, sağ eliyle önünde giden yüksüz bir başka katırın kuyruğuna yapışmıştı.
Katırcı, yolların karla kaplı bulunduğunu, yolculuğun hiç de kolay bir yolculuk olmayacağını, yollarda hareketsiz kalarak uyuyup donmasınlar diye Hikmet Çocuk ‘la böyganaya sürekli leblebi yedirilmesi gerektiğini anlatıp durmakta ve her saniye yeni yeni öğütler vermekteydi. Öğütleri ister istemez yerine getirilmiş, belki onlara da gerekebilir düşüncesiyle ananın, babanın, katırcının da ceplerine leblebi doldurulmuştu.
Yolculuğun bu etabı başladığında ortalık henüz karanlıktı ve Hikmet Çocuk, kendini Erzurum ‘daki Çöplük Hamamı ‘nın sıcaklığından soğukluğuna çıkmış sanmaktaydı. Gerçekten de, sıcaklık gitgide azalıyor ve soğuk gitgide artıyordu. Deniz, gemiler, yeşil yapraklı ağaçlar, otlar, çimenler, böcekler, kelebekler, kuşlar habire gerilerde kalıp durmaktaydı.
- İyherif, Kulakkaya yolu aha işte buradan başlar.
- Sen birbaşına bu üç katırın üçünü birden yönetebilecek misin, ben onu merak ediyorum katırcı?
- Cahil insan sirkeyi-sarmısağı hesap etmediğinden atak olur. Sirkeyi-sarmısağı dikkate alan insan önemlidir. Önemli insan bir şeyin ilmini aldırmış olan insandır. Öyle insana karada, denizde, havada ölüm yoktur. İçinde kıl kadar korku taşımaz. Bak, bu katırların üçü de birbirine iple bağlı, tıpkı kervan gibi. Üçüncü katırın kuyruğu da aha işte, benim elimde. Bu kuyruk benim elimde olduğu sürece sen yüreğini ferah tut.
- Orası öyle ama her nedense; katırlar yolun ortasını bırakıp tam uçurumun kıyısından gidiyorlar. Bana göre; güvenli yerde değiller, tehlikeli yerdeler. Aşağıya bir uçsa; tümü uçmaz mı? Tümü uçunca, o tuttuğun kuyrukla sen de arkalarından gitmez misin? Onları uçurumun kıyısından yolun şöyle ortasına getirmenin bir yolu yok mu?
- Sahabısı kuyruğundan tutunca; katır kendini güvende sayar ve asla yanlış yapmaz. Ayrıca onları yolun ortasına getirmenin de bilinen bir yolu yoktur. Sen yolun ortasına da çeksen; o yine uçurum kıyısından gitmeyi yeğler. Bu davranış, katırın inatçılığından değil, hünerinden ve özelliğindendir. Zira katır, uçurumun nerede ve ne kadar derinde olduğunu sezmeden, görmeden, anlamadan kendini güvende saymaz. İyherif, “Katır” deyip geçme: Katır yere güvenli basan hayvandır. Hem güçlüdür, hem de çok uyanıktır. Azla yetinmeyi bilir. Atın dişisiyle eşeğin erkeğinden doğmuştur. Bununla birlikte, başı atın başından büyüktür, kulakları atın kulaklarından uzundur, boynu atın boynundan kısadır, yelesi atın yelesinden azdır, göğsü atın göğsünden dardır. Katır cıgadosu alçaktır, sağrısı keskindir, sırtı dışbükeydir ve kuyruğu az kıllıdır. Huyları eşeğin huylarını andırır. Uçurumlu ve engebeli yollara elverişli hayvandır. Atın erkeğiyle eşeğin dişisinden elde edilen katır ise; ata daha çok benzer ama huylarını yine eşekten almış gibidir. Katır dişisi kesinlikle kısırdır. Şu elimle kuyruğunu tuttuğum katırın tamı tamına tam kırkbeş yaşında olduğuna andlar içebilirim. Biz ailece ekmeğimizi bu mübarek hayvana borçluyuz.
- Katırların hiç başınıza iş açtıkları olmaz mı?
- Olmaz mı İyherif. Bazan kendisi uçuruma uçar ve katırcıyı da arkasından götürür. Bazan katırcıyla birlikte çığ altında kalır. Bazan katırcıyla birlikte buyur yani donar. Katırla katırcıya kalmamış ki bu iş. her şeyin önünde-sonunda Allah ‘ın dediği olur. Bizimkisi bir kuru ekmek davası.
Giresun ‘un gerilerde kaldığı ve artık gözden-gönüllerden silindiği yerlerde doğa, kışlara, beyazlara kesmişti. Hikmet Çocuk Erzurum ‘da bıraktığı kışı, Giresun ‘dan ayrılınca tam karşısında buldu. Kışın onu karşılayışı alabildiğine cömertçe, alabildiğine candan gönülden bir karşılayıştı. Bu, vefasızlığı cezalandırmak gibi bir şeydi.. Derin uçurumlarla parçalanmış olan doğa bembeyaz karlara bürünmüştü. Görünürlerde yol-iz yoktu. Gök beyaz, yer beyaz, yakınlar-uzaklar beyazdı. Karın yöreye günlerce yağmış olduğu, kalınlığından kolayca anlaşılmaktaydı. Dahası; kar yağmaya henüz doyamamışa benziyordu. Zira; yağış azalmaksızın sürüp gidiyor, sürüp gittikçe hızlanıyordu. Görülebilen herşey kar içindeydi. Rüzgarsız bir beyazlık yumuşacık lokmalar halinde gökten yere iniyor, iniyor, iniyordu. Gözalabildiğine uzanıp giden lekesiz beyazlık gözleri kamaştırmaktaydı.
- Hüseyin Bey… Ben katırdan inmek istiyorum… Yüksekte gözlerim kararıyor. Alışkın değilim katıra-matıra binmeye…
- Kendine güvenebiliyor musun bari? Yürüyebilecek misin?
- Başkaca kurtuluşum yok.
Hikmet Çocuk ananın katırdan indirildiğini, eline ince, uzun bir çubuk verildiğini ve dizboyu kar içinde yürümeye bırakıldığını gördü.
Tıpkı beybanın başında olduğu gibi, ananın da başında tiftikten yapılma bir karbaşlığı, sırtında kalın fakat eski bir manto, ellerinde tiftik eldivenler, ayaklarında tiftik çoraplar ve karalastikten ayakkabılar vardı. Elindeki çubuğu yumuşak fakat kalın kara batıra-çıkara yürümeye çalışıyor, izlerine basa basa babanın ardından gitmeye uğraşıyordu.
- Şu yüksüz katır senin İyherif. Yoruldunsa bin ona.
- Yorulmadım daha.
- Valla sen bilirsin. Benden söylemesi. Dizboyu kara batıp çıkmaya böylesine razı olduğuna göre; bari mamir olacağına katırcı olaydın.
- Benim mamirliğimin katırcılıktan geri kalır yanı mı var ki? Bu kış-kıyamette Erzurum ‘dan kalkmış ta Şebinkarahisar ‘a gidiyorum gör müyor musun? Varım-yoğum bir katır yükü kap-kacak ve bir de benden ekmek bekleyen şu garipler.
- Şükret, şükret. Hiç olmazsa; canları sağ ve senin yanındalar. Kaba-kacağa aldırma. Nice bir ailenin kabı-kacağı böyle. Yediden yetmişe herkes tirit. Baksana; Milli Mücadele ‘den yani İstiklal Savaşı ‘ndan çıkalı daha bir yirmi yıl bile olmadı. Allahualem olmasına bile daha üç-dört yıl ister. Devlet yeni, ulus kan-ateş görmüş. Üstüne üstlük; Cihan Devi ‘ni karatopraklara verdik. Büyük Atatürk ‘ü yitirdik. Gönlümüzün karayası henüz taze. Eşiğimizdeki taş, gözümüzdeki yaş daha kurumadı. Kab-kacağın ne önemi var İyherif. Herbir şey yoluna girer ama az biraz zaman ister. Sen burada mamirsen, ben burada katırcıysam, bu yolculuk böylece sürebiliyorsa, senin-benim iffetimiz-ismetimiz şu kar gibi bembeyaz, tertemiz, şu kar gibi lekesizse; O ‘nun sayesindedir. Sağken olduğu gibi, yatarken de O ‘nun eli sırtımızdadır, O ‘nun eli yanımızdadır, O ‘nun eli elimizdedir. Köle varsıllar olacağımıza, ko ki; özgür yoksullar olalım. Yoksulluk yüz kızartmaz, kölelik yüz kızartır. Elhamdülillah… Bugüne bugün özgürüz. Bugüne bugün bir ulusuz. Bugüne bugün özgür bir ulusuz. Az nimet midir İyherif?
- Demek biliyordun bütün bunları?
- Küpeli Mahallesi ‘ndeki Çarıkçı İzzet bile bildikten sonra, ben niçin bilmeyeyim? Üstümüzü-başımızı unlu gördün de değirmenci mi sandın İyherif?
- Bağışla katırcı. Seni küçümsemek için söylemedim. Beğendiğimi belirtmek için söyledim. Sen hele durdur şu katırları da, bir göz atalım Hikmet Çocuk ‘la böyganaya.
Hikmet Çocuk şeker sandığının içinden cin cin bakmaktaydı. Çenesi habire çalışıyor, habire leblebi yiyor, habire bakınıyordu. Böygananın çenesinde tek bir kıpırtı yoktu.
- Böygana hanım, böygana hanım… Hele bir uyan avrad… Uyan ve bir daha sakın sakın uyumaya kalkma… Valla sandığın içinde buyur gidersin de haberimiz bile olmaz… Sen şimdi dualar et ki; henüz zorlu soğuklara dalmamışız… Ye şu verdiğimiz leblebileri… Hareketsiz kaldınmı buyudun demektir… Hem de nasıl buyuduğunu, nasıl uykulara dalıp gittiğini dahi bilemeden…
- Bende leblebi öğütecek diş ne arar ey oğul.
- Sana “Öğüt” demiyorum böygana hanım, gevelemeni istiyorum, gevelemeni. Şöyle bir dilinde dolaştır dur ağzında. Yeter ki; ağzın durmasın, çalışsın.
- Aman anacan, yap katırcının dediklerini. Kendinden geçer gibi olursan; sakın utanma, bağır bizlere.
Zaman kavramını bir süreden beri yitirmişlerdi. Zira; babada da, katırcı da da saat-maat yoktu. Katırcı kuşluk vaktini geçirdiklerini söylemekteydi ama bunun doğru olup olmadığını bilemiyorlardı. Kara bakmaktan anayla babanın gözleri kamaşmış, karyalaması olmuştu. Yanlarında gözlerini karın beyazlığından ve aydınlığından koruyabilecekleri herhangi bir şeyleri yoktu. Katırcı uyur gibi yürümekteydi. Gözleri aralıktan çok, kapalıya yakındı. Ayık olduğu adım atışından ve ara-sıra katırlarını haylamasından anlaşılmaktaydı.
Adam bir ara hayvanları durdurdu. Bulundukları yeri yanlamasına geçti. Karın içinden uç vermiş kara bir lekenin yanına kadar yürüdü. Çevredeki karları avuçlarıyla aşağı doğru sıyırarak temizledi. Karların altından çıkardığı dörtköşe bir demir parçasına bir süre bakındı. Sonra geri dönüp katırları hayladı ve arkadaki katırın kuyruğunu eline doladı.
- Karın altından çıkan o dörtköşe demir parçası, bir işaret demirinin tepesidir İyherif. Dedi. Demirin yüksekliği otuz santim kadardır. Tepesi bile kara gömüldüğüne göre; buralardaki karın kalınlığı otuz santimi aşmıştır. Aynı zamanda bu işaret demiri, yüz metre kadar ileride bir çığ geçidi yani bir çığ boğazı olduğunu da gösterir. Bu, şu demektir: Bu işaret demirinden başlayarak tam ikiyüz metre hiç konuşmadan, hiç ses çıkarmadan yürümek zorundayız. Zira; tek bir söz, tek bir aksırık, tek bir fısıltı tepedeki çığı aşağı indirir ve elbette ki; çığ sadece inmekle kalmaz, kendisiyle birlikte bizi de alıp götürür.
- Duydun mu anacan?
- Duydum oğul.
- Sen Naime?
- Duydum.
- Hikmet?
- En önce ben duydum Beyba.
Korku dolu sessiz bir yürüyüş başlamıştı. Kar yolculara şans tanımaktan yana değildi. Gökten yere beyaz bir hışım gibi yağmaktaydı. Yolcular ve hayvanlar her adımda karlara gömülüp çıkıyorlar, yürüyebilmek için büyük çaba gösteriyorlar ve çıt çıkarmamaya çalışıyorlardı.
Çığ geçidinden kazasız-belasız geçmek çok zamanlarını almıştı. Gerek bile kalmadığı halde, sürdürülen sessizliği ilk bozan katırcının kendisi oldu:
- Kış yolculuğunun başbelası çığ tehlikesidir İyherif. Bir kuru ses, bir ufak çığlık bile çığı anında aşağı indirir. İndiğinde yolunun üstündeysen; seni kimsecikler kurtaramaz. Tonlarca karın altında kalır gidersin. Pamuk kadar yumuşak göründüğüne ve olduğuna aldanma mübareğin, adama feriştahını şaşırtır. Çığ, sen varmadan inmişse; sana yoldan gerisin geri etmek düşer. Sen geçip gittikten sonra düşen çığın sana zararı olmazsa da, senden sonra gelecek olanları geldiğine pişman eder. İçinde donmuş kar tanecikleri ve dolu parçaları bulunan çığ, bu başbelasının püsküllüsüdür. Ona “Kuru Çığ” derler.
Ana, tükenmek bilmeyen bembeyaz bir doğada karlara batıp çıkmaktan perişan olmuştu. İkide bir sendeliyor, kapaklanıyor, kalkmaya çalışıyor, her kalkışında yeniden düşüyordu. Üstü-başı kar içindeydi. Yüzü ateş kırmızısına kesmişti ve güçlükle açık tutmaya çalıştığı gözleri çepeçevre karyanığı olmuştu.
- Hüseyin Bey, ben artık yürüyemiyorum. Beni buralarda bırakıp gidin.
- Sen ne diyorsun öyle? Daha yolun başındayız biz.
- Elat bakalım İyherif, bindirelim bacıyı katıra. Yoruldu o şimdi.
Anayı elbirliğiyle yeniden katıra bindirip iki şeker sandığının ortasına oturttular.
- Yüksekten korkuyorum ben. Bu hayvan hep uçurum kıyısından gidiyor. Bir yanımız keskin uçurum. Korkuyorum.
- Sen karbaşlığının önünü şu gözlerinin üstüne şöyle bir indir bakalım. Görmedinmi uçurumdan korkmazsın. Canın sıkılırsa aç yeniden.
Şeker sandıklarındaki yolcular şöyle bir gözden geçirildi. Böygananın dudakları duadaydı ve ağzı leblebi geveliyordu. Hikmet Çocuk, ikide bir başını kaldırıp dışarı bakmaya çalışıyor, gözlerine yağan kar yüzünden başını indirmek zorunda kalıyor, çenesini sürekli çalıştırıyor, konuşulanların tümüne kulak kabartıyordu.
- Böygana hanım, bedenin-medenin tutulursa; bildir bize. İndirip seni şöyle bir altıhokka yapalım, yine yerine yerleştirelim. Valla “Şu çocuğa göz-kulak olun.” Diyeceğim geliyorsa da, bakıyorum ki; sizin ona değil, onun size göz-kulak olması gerekiyor. Allah bağışlasın, cin gibi maşallah.
Yeniden yola koyuldukları sırada, gerilerden büyük bir gümbürtü koptu. Gümbürtüyü birtakım ıslık sesleriyle garip gıcırtılar izledi. Katırının kuyruğuna eline dolamış olan katırcı:
- İndi mübarek. Diye homurdandı. Çığ indi arkamıza. Allah ‘a binlerce şükür olsun. Yiyebilirdi bizim de başımızı. Arkamız kapandı. Bu kesin. Şimdi dua edelim de, önümüzde biryerlere de düşmüş olmasın. İki çığ arasında kalırsak boku yeriz. Üstümüze düşmüş-düşmemiş artık fark etmez. Bela hem giriş, hem de çıkış kapısında demektir. Ne ileri gidebilirsin, ne de geri. Duyan da olmaz, bilen de. Ola ki; cesetlerimizi bulabilirler, merak edip de ararlarsa. Ya da o ki; yaz gelir, karlar erir ve tümümüz ortaya çıkarız. Ama canlı olarak değil, birer ceset, birer leş olarak.
- Böyganam uyuyor beybaaa…
- İyherif, sen oğlanın sandığını altından tutup kaldır okariya, ben şu Böygana hanımı aşağı indireyim biraz. Uyur kalırsa buyur bu.
Baba denileni yapıp sandıkları dengelemeye çalışırken Katırcı nineyi sandıktan çıkarıp kucağına aldı ve yana doğru götürüp karların içine sırtüstü yatırdı. Avuçladığı karlarla Böygananın yüzünü-gözünü oğuşturmaya koyuldu.
- Dur seninle az biraz cebelleşelim Böygana hanım. Bak ki ne bir güzel olacaksın.
Katırcının çabaları sonucu nine kendine geldi. Kitlenmiş olan dişleri açılır açılmaz, alışık dudakları dualara yöneldi. Katırcı hala onun şurasını-burasını karla ovuyor, dizlerini-kollarını oğuşturuyordu. Oğuşturmalardan sonra nine bir-iki adım yürütüldü. Başını sandığından çıkarmış olan Hikmet Çocuk, sandıkları dengelemeye uğraşan baba ve karbaşlığının önünü gözlerinin üstüne çıkarmış bulunan ana, tedirgin tutumlarla Böygananın durumunu sorup durmaktaydılar. Nineye gelince; o, direnişler içindeydi:
- Başlığımı çıkarma ey oğul. Saçlarım görünmesin: Günah.
- Handiyse buyumuştun Böygana hanım. Günah bunun neresinde? Varsa; bana gelsin senin gibi mübarek avradın günahı. Haydi, karla biraz oğuştur alnını-başını.
- Üşüyorum.
- İyi, iyi. Demek ki; kendine gelmektesin. Karda üşüyen sağ kalır, ısındığını sanan gider.
Yer değiştirmenin yararlı olacağı düşüncesiyle Hikmet Çocuk Böygananın sandığına, Böygana da Hikmet Çocuk ‘un sandığına yerleştirildiler. Sonra, üç katırdan, dört yolcudan ve bir katırcıdan oluşan kervan yeniden ilerlemeye koyuldu. Baba, böylesine bir yolda uzun süre yürüyebilecek yapıda olmadığından yüksüz katıra binmiş, yükleri taşıyan öndeki katırla aile biteylerini taşıyan arkadaki katırın arasında yeralmıştı.
Pek az süren bir ilerleyiş sonunda tipiye yakalandılar. Tek şanslı yanları, rüzgarın dağlardan uçuruma değil, uçurumlardan dağlara doğru esiyor olmasından ibaretti. Tipi bastırdıkça bastırıyor, çevrede yol-iz görünmüyor, savrulan kar yolcuların, hayvanların ve yüklerin üstünü-başını kapatıyor, morarmış suratları daha da morartıyordu.
- Durum bana pek iyi gibi gelmiyor, katırcı. Ne dersin?
- İyherif, gerçekten durum iyi olmasına hiç de iyi değil ama sen yine de beni dinle ve görünüşe pek kulak asma. Ben çan çalmadan seleyi suya vermem.
- Anlamadım. Ne çan çalması?
- Şu uçurumların dibindeki karın altından Kelkit Çayı ‘nın geçtiğini sanıyorum. Düşüncem doğruysa; çana bir elli-yüz metre kalmış demektir. Ve çan, kurtuluştur.
Yine hiçbir şey anlamadığı halde, baba adama yeni soru sormadı.
Ana, sandıkların ortasındaki yerinde tipiye göğüs germeye çalışıyor, hayvanın sırtından düşmemek için elleriyle şeker sandıklarına asılıyor, arada bir, başındaki kar başlığının önünü yukarı kaldırıp Hikmet Çocuk ‘la böygananın durumlarını gözden geçirmeye uğraşıyordu. Yükleri taşıyan katır kar içindeydi ve hayvanın yük taşıyan bir katır olduğunu anlayabilmek hiç de kolay değildi. Baba elindeki dizginleri kendi katırının keyfine bırakmıştı. Katırcı yine kervanın arkasındaydı ve yine aile bireylerini taşıyan katırın kuyruğunu tutmaktaydı.
- Katırcı… Katırcııı… Sen hiç binmeyecek misin hayvanaaa? ... Yoruldun biliyorum… Ben ineyim, sen bin biraaaz…
- Sen ağzını kapaaat, tipi doldurmasııın… Ben binersem; kim tutacak katırın kuyruğunu iyheriiif? ...
Babanın haykırışı tipinin uğultusuna karışıp gitmekteydi:
- Yahu ben tutarııım… O kadar önemli mi buuu? ...
Katırcı konuşmuyor, homurdanan tipinin içinde sesini duyurabilmek için sanki nağralar atıyordu:
- Bildiğinden de önemli, iyheriiif… Katır” deyip geçmeee… Kuyruğunu kimin tuttuğunu anında anlar, anında biliiir… Tutan sahibi değilse, güvenini yitiriiir direniiir, inatlaşııır, ya yürümez ya da kaldırıp vurur yere sırtındakileriii… Artık uçuruma aşağı mı olur yoksa dağa okari mi olur, Allah biliiir, Allaaah…
- Aman Hüseyin Beey… Ben duramıyorum artık hayvanın sırtındaaa. Düşeceğiiim… İndirin beniii…
- Bekleee… İndireliiim…
Zorlu bir tipi altında katırcıyla baba, anayı hayvandan indirip çubuğunu eline verdiler. Baba artık katıra binmedi ve elindeki sopasını karlara göme göme ilerlemeye çalışırken boştaki eliyle de ananın bileğini sıkı sıkı kavradı.
Şeker sandığının içinde Hikmet Çocuk ‘un kolları, bacakları, bedeni uyuşmuştu. Sandığının üstüne ve içine aç kurtlar gibi saldıran kardan başka gördüğü, homurdanan tipinin sesinden başka duyduğu kalmamıştı. Karla, tipiyle ve altındaki katırın sarsıntılarıyla baş başaydı. Uyuyanın donup öleceğini öğrenmişti ve uyumak, donmak, ölmek istemiyordu. Kendilerini kurtarması için Allah ‘a-Tanrı ‘ya dualar edip yalvarmak istediği halde Arapça bilmediğinden dua edemiyor, günah korkusundan Türkçe dilekte bulunmaktan çekiniyordu. Üzüntüleri kendinden yana değil, böyganadan, babadan, anadan yanaydı. Kendilerini sırtlarında taşıdıkları halde katırlardan ve kendilerini götürdüğü halde katırcıdan yana üzülemiyordu. Becerebildiği anlarda, başını sandığından çıkarıp çıkarıp böyganasına bakıyor, böyganasına göz-kulak olmaya çalışıyor, çenesinin durduğunu her sezişinde de böyganasına sesleniyor, yanıt alamadıkça beybasını uyarıyordu. Nereden nasıl gittiklerinin, ülkenin neresinde bulunduklarının bilincinde bile değildi. Bir ara karın durduğunu, tipinin kesildiğini, çevresinin otlarla, çiçeklerle, yapraklarla, ağaçlarla örtüldüğünü, yemyeşil tepeler ardından sıcak bir güneş beybanın doğduğunu, gövdesinin tatlı tatlı ısındığını, çivit rengi bir gölün önünde belirdiğini, kendisinin göl suyuna çakıl taşları attığını, taşlarının suya değdikleri yerlerde küçükten başlayan halkaların büyüğe doğru açıldığını görür gibi olmaya koyuldu. Donmanın böyle başlayacağından korkup silkindi ve kendisini kaldırıp kar fırtınasının göbeğine attı.
- Heeey Hikmeeet… Hikmeeet… Kendine gel, uyuyorsuuun. Leblebi ye oğlum… Leblebi yeee…
Beybanın kar içindeki başı kendisine doğru eğilmişti ve elleri omuzlarını sarsmaktaydı. Kendine gelir gelmez, oyun olsun diye yapıyormuşçasına gülümsedi ve zorlukla çıkarıp ağzına götürebildiği avucundaki leblebileri yemeye girişti:
- Ben uyumuyordum ki beyba. Ben biliyorum uyursam donacağımı.
- Sen akıllı çocuksun. Sen büyük adamsın. Uyumadığını zaten biliyorum. Ama sen yine de uyuma. Öğütlemiş olmak için söylüyorum.
- Ben hiç uyumam.
Konuşma yeni bitmişti ki; üstünde bulundukları katır, sırtındaki şeker sandıklarını, Hikmet Çocuk ‘u, böyganayı fırlatıp babanın üstüne yıkıverdi. Ortalığı bir anda haykırışlar, homurtular, gürültüler kapladı. Ana çığlık çığlığaydı. Karlara dala-çıka olay yerine ulaşmaya çalışıyordu. Böygana, yıkıldığı yere diz çökmüş, avuçlarını tipiye açmış, Allah ‘a şükretmeye koyulmuştu. Hikmet Çocuk kar tepeleri içinden çıkma peşindeydi. Yüzü kanlı sıyrıklar içinde kalmış bulunan baba, bilinçsiz bir tutumla sandıklardan saçılan öte-beriyi bir araya toplamaya uğraşıyordu.
- Sana şükürler olsun Allah ‘ım… Ya katır bizi uçurum yönüne fırlatsaydı, biz ne yapardık?
- Nasılsın anacan? İyi misin? bir şeyin yok ya?
- Hüseyin, Naime… Benim bir şeyim yok yavrularım… Siz beni bırakın, çocuğa bakın… Ona bir şey oldu mu acaba?
- Bana bir şey olmadı Böygana… Ben tıpkı top gibi düştüm karların içine… Tıpkı fotfot topu gibi düştüm… Ne de yumuşakmış karlar…
Tiftik eldivenleriyle sıyrıklarını tutmaya çabalayan baba elinde olmaksızın güldü:
- Ona “Fotfot” demezler aslanım. “Futbol” derler.
- İşte onun gibi düştüm ben.
- Geçmiş olsun İyherif. Hepinize geçmiş olsun.
Baba belli-belirsiz öfkelenmişti:
- Diyip diyeceğin bu mu be adam? Neden söylemedin bu katırın böylesine huysuzluk yapabileceğini önceden?
- Hayvan bu İyherif. Bilinir mi ne halt edeceği, vaktinden önce?
- Niçin bilinmesin İyherif. Benim bu dünyadaki tüm varım-yoğum bunlar işte. Kazara katır bunları dağa doğru değil de uçurumdan yana atsaydı ne olurdu, düşünebiliyor musun? Kıymasına kıyamazdım ama inan ki; belki de o üzüntüyle ben de seni uçuruma yuvarlardım. Hem de şu kuyruğunu eline dolayıp durduğun katırla birlikte.
Katırcı o koşullar altında bile gülmeyi becerebiliyordu:
- Senin kafanın üsküresi bozuldu İyherif. Dedi. Bir kere beni uçuruma atamazdın, zira; ben yılların katırcısıyım, zor koşulların adamıyım, sen donmaya yüz tutmuş bir mamırsın. Senden güçlüyüm, bu bir. Sen de haklısın, ben de haklıyım, hatta bu katır da haklı, bu da iki. Sen haklısın, çünkü; içine düştüğün koşullar ortada. Ben haklıyım, çünkü; hiçbir suçum, kasdım yok. Katır haklı, çünkü; o bir hayvan. Saatlerdir en olmayacak koşullar altında sırtına biniyoruz, yüklerimizi taşıtıyoruz. O bize binmiyor, bize yük olmuyor. Onun da canı, onun da acıları, gereksinimleri var. Bunca uysallıktan sonra tek bir kerecik de “Yeter yahu” dediyse; çok mudur? Kızılacak zaman değil, bırak kızmayı da yardım et, koyalım herkesi, her şeyi yerine. Kasırga ulaşmadan çana varalım, yoksa boktur işimiz.
Baba katırcıya değişik bakmaya başlamıştı:
- Yahu katırcı, ben seni sevdim. Bir ekmek parası için sen…
Katırcı tipiyi göğsüne yiye yiye elini salladı:
- Ekmek parası için değil iyherif. Başka insanlara kendimden bir şey verebilmek için. Çiçek kokusunu, kuş ötüşünü, su akışını, rahmet yağışını, göz bakışını verir başkalarına. Ben nemi verebilirim? Hizmetimi, hamallığımı, katırcılığımı. Herkes kendisinde olabileni verir. Hüner budur, “Ver bana, ver bana” hüner değildir. Senden alacağım ekmek parasının fazla bir önemi yoktur. Benim neler neler pahasına kazanacağım bu parayı altı çocuk, bir avrad, evde bir oturuşta bitirirler. Kazancım; sana, sizlere birşeyler verebilmiş olmaktır.
Hikmet Çocuk ‘la böygana, yeniden şeker sandıklarına yerleştirildiler, sandıkları yeniden katıra yüklediler ve ana yeniden iki sandığın ortasındaki yerini aldı, baba yine yola yaya koyuldu, katırcı yine, en arkadaki katırın kuyruğunu eline doladı.
Böygana ve Hikmet Çocuk hiç konuşmuyorlardı. Aile bireylerinin tümü, bu yolculuğun hiç de sandıkları kadar kolay olmadığının bilincine varmış gibiydiler.
Acımasızlığını gittikçe ortaya koyan kar fırtınası, uçurumlardan gelip dağlara doğru giden tipiye pek de benzemiyordu. Nereden ortaya çıktığı, neleri yıkıp alıp gideceği, yumuşayıp yumuşamayacağı asla belli değildi. Alt yanı bir kar fırtınasıydı ama karanlıklara bulanmış öfkesiyle kara kara saldırıyor, sağdan gelirken soldan vuruyor, karları dipten kaldırıp savuruyor, göğe yukarı uluyor, oluk oluk, kanal kanal esiyor, gözün gözü bırakmasına olanak bırakmıyor, azdıkça azıyor, kudurdukça kuduruyor, ayak basılacak yol-iz koymuyor, kim nereye, ne nereye sığınmışsa; söküp atmaktan öte hiçbir şey düşünmüyordu.
- Kurtulduk iyherif… Çanı, çanı bulduuuk. Çanı bulduuuk…
Fırtına üstünü-başını sıyırıp bir anda ortaya çıkarmasaydı, baba, çöken karanlıklarda ve savrulan kar tozakları arasında, sadece haykırışlarını duyduğu katırcıyı göremeyecekti. Tutmakta olduğu katı kuyruğunu elinden bırakmış olan katırcı, karanlık karlar arasındaki o bir kaybolup bir belirmesiyle düşlerdeki hayalleri andırmaktaydı. Karlara dala-çıka, kapaklana-kalka, fırtınayla boğuşa-boğuşa, uçurum mu, tepe mi, dağ mı olduğu anlaşılamayan bir yere doğru koşuyordu. Doğaya kıyameti getirmiş olan fırtınada, iri bir kayaya benzeyen bir cismin altını-üstünü ve dörtbir yanını elleriyle-avuçlarıyla açmaya, temizlemeye başlamıştı. Uzun uğraşlar sonunda onun, çöken karanlıklarda rengi bile belli olmayan bir çanla o çanın asılı bulunduğu bir demir desteği ortaya çıkardığı görülebildi. Baba yanına ulaşabilinceye kadar, katırcı kavradığı demir sarkacı çana vurmaya başlamıştı bile. Sarkacın çana her inişinde çandan yükselen mekanik bir ses dalga dalga yayılıyor, hafifleyerek uzaklaşıyor ve kar fırtınası içinde eriyip kayboluyordu.
Katırcının yoruluncaya kadar çaldığı çanı, baba eline geçirince, o güçlü metalik ses fırtınaya yeniden hükmetmeye başladı. Katırcı, katırları çeke-ite çanın yanına kadar getirmişti. Yolcuları taşımakta olan hayvandan, önce anayı, sonra böyganayı, daha sonra da Hikmet Çocuk ‘u indirdi. Katırların yem torbalarından birinden bir takım tahta parçaları, gazete kağıtları ve bir demet de çıra çıkarıp çanın yanına yığdı ve kavlı bir çakmakla çıraları tutuşturdu.
Karanlık kar fırtınasına teslim olmuş bulunan dağlar ve uçurumları gizleyen soğuk karanlıklar, yükselen sarı alevlere gülüp geçtiler ve fırtına bu münasebetsiz alevleri söndürmek için öteden-beriden zorlamaya başladı.
- Ateşte ısınmaya kalkmayın iyherif. Soğuk geçmiş bedenlere peşin sıcak yaramaz. Bulunduğunuz yerde sıçramaya, dolaşmaya çalışın. Ateşi sizler için yakmadım, görüp bizi bulabilsinler diye yaktım.
- Çan çalmanın gerçekten bir yararı olacak mı dersin katırcı?
- Elbette ki olacak. Babamızın hayrına çan çalacak halimiz mi var bu koşullar altında? Çanın olduğu yörede cankurtaran da bulunur. Cankurtaran dediğim; sıcak bir dam altı, sıcak yatak, sıcak yemek ve herşey demektir. Çan sesi ulaşır ulaşmaz, Cankurtaran ‘dan yardımına gelirler katırcı tayfasının.
- Peki, çanın sesi Cankurtaran ‘a kadar ulaşabilir mi bu kar fırtınası içinde?
- Hiiiç kuşkun olmasın iyherif. Çan bizim cansimidimizdir. Allah bunu yapanlardan ve buraya dikenlerden razı olsun. Gördüğün bu çan bronzdan yapılmıştır. Bunun yüzde sekseni bakır, yüzde yirmisi kalaydır. Onun için tannaniyeti yani tınlaması çok çok uzaklara kadar gidebilir. Sen çalmana bak ve yorulunca bana bırak.
- Ben de çalayım mı bu çanı beyba?
- Senin altından kalkabileceğin bir iş değil bu oğlum. Sarkaç ağır. Hem biz burada canımızın derdindeyiz artık. Oyun oynamıyoruz.
Büyükler büyüklüklerini unutmuş, küçükle birlikte ateşin başında tepinmeye, sıçramaya, çevresinde dolaşmaya, koşmaya koyulmuşlardı. Babayla katırcının nöbetleşe çaldıkları çanın sesi, çoktan inmiş olan gecenin karanlıklarına, fırtınanın homurtularına ve bu homurtulara eşlik eden kurt ulumalarına karışmaktaydı.
Adamlar, tam ateşin sönmeye yüztuttuğu, tam kurt ulumalarının yaklaştığı sırada ortaya çıktılar. Yardıma gelenler dört-beş kişilik bir ekipten ibaretti. Sırtlarında dışı deri, içi tiftikli keveller, başlarında sadece göz yerleri açık kar başlıkları, ayaklarında keçe çizmeler, ellerinde gemici fenerleri, omuzlarında kazmalar ve kürekler vardı ve bunlar, bellerine bağlı kalın iplerle büyük tahta kızaklar çekmekteydiler.
Önce kısaca sorup soruşturup durumu öğrendiler, sonra mataralarından herkese sıcak içecekler içirdiler, daha sonra yolcuları paylaşıp kızaklara bindirerek ve arkadaşlarından ikisini orada bırakarak, gemici fenerlerinin kirli sarı ışıkları altında kızakları çekerek karanlık fırtınanın içine daldılar:
- Siz hiç merak etmeyin… Yüklerinizi ve katırları geride kalan arkadaşlar Cankurtaran ‘a getirecekler…
Hikmet Çocuk, kendisini sımsıkı kucaklamış olan anayla ve dudaklarından dua eksik olmayan böyganayla bir kızaktaydı. Obir kızakta, sigarasından soluklar çeken baba ve yorulduğunun yeni yeni farkına varan katırcı vardı. Fenerlerin kirli sarı ışıkları yerdeki karları öbek öbek aydınlatmakta, karlara batan-çıkan insanların, bellere bağlı iplerin, yağ gibi kayan kızakların ve kızaklardakilerin gölgelerini şuraya-buraya bölük-pörçük düşürmekteydi.
Hikmet Çocuk, fener ışıkları altında sağa-sola, öne-arkaya kar tozaklarının pırıltılarına bakıyor, fırtınanın öfkesini tanımaya çalışıyor, yakınlardan-uzaklardan duyulan kurt ulumalarını şaşkınlıkla ve korkuyla dinliyordu.
Bu yolculuk, önceki yolculuk kadar uzun sürmedi.
Küçük ve demirli pencerelerinden kirli sarı ışıklar süzülen ve bacasından dumanlar yükselen, karlara gömülmüş bir ahşap kulübenin önünde kızaklar boşaltılmaya, gemici fenerleri şuraya-buraya gidip gelmeye, insan sesleri birbirine karışmaya ve bazı kapılar açılıp örtülmeye başladı.
- Cankurtaran ‘a geldik. Haydi bakalım, içeriye. Katırlarla yükler de çok geçmeden burada olurlar.
İçeride, bir duvarı boydan boya kaplayan bir ocak vardı. Birbirleri gibi giyinmiş birkaç erkekle, örtülü-basılı birkaç kadın, bu ocağın önündeki tahta sıralarda konuşa-gülüşe oturmaktaydılar. Ocaktaki iri kütüklerin alevleri çevreyi yeterince aydınlattığı halde, bazı duvarlarla bazı ağaç direklere yanan gemici fenerleri asılmıştı. Ve duvarlardan birine, resmi giysili, şapkalı, elleri kılıcına dayalı bir Atatürk resmi çivilenmiş, altına bir masa yerleştirilmişti.
Aile, o korkunç kar fırtınasından kurtulduğuna, bu sıcak ve aydınlık kulübeye ulaşabildiğine asla inanamıyordu. Baba, böyganayı, anayı ve Hikmet Çocuk ‘u götürüp duvar dibindeki bir hantal masaya oturttu. Yakınlardakiler-uzaklardakiler kendilerine eller salladılar, selamlar verdiler. Kirli beyaz önlüklü, kara-kuru fakat sevimli bir adam yanlarına yaklaştı ve önlerindeki masaya dumanları yüten bir tencere bulgur çorbası, bir Rum somunu ve kaşıklar bıraktı.
Hikmet Çocuk, tencereye, sıcak dumana, çorbaya, kaşıklara aldırış bile etmeksizin kalkıp yürümeye başladı.
- Heeey… Nereye gidiyorsun… Çorbamızı içeceğiz…
Ünlemeyi duymuştu ama aldırmadı, başını çevirmedi, yürürken mırıldandı:
- Önce Atatürk… Siz bana böyle öğretmediniz mi? .. Hem bana böyle öğretiyorsunuz, hem de kendiniz önce çorbanızı içiyorsunuz.
Kaşıkların elde kalmasına, kendisinin beklenmesine bile önem vermediği tutumundan anlaşılmaktaydı. Büyük adamlara özgü adımlarla yürüdü, Atatürk resminin karşısında durdu, eğildi, ayakkabılarının bağlarını açtı, onları çıkardı, duvar dibindeki çıplak ağaç masaya çıktı, Atatürk resmini öptü, indi, ayakkabılarını ayaklarına taktı, bağlarını özenle bağladı ve bu kere çocuksu bir koşuyla ailenin yanına koştu:
Hangisi benim kaşığım? Ya ekmeğim? Su da yokmuş bu masada.
Sıcak bulgur çorbası aileye ilaç gibi gelmişti. Tahta kaşıklarını bir aynı tencereye daldıra daldıra, sıcak buharı içlerine çeke çeke, ağızları yana-kavrula yağsız bulgur çorbasını içmeye ve koskocaman Rum somunundan koparılan lokmaları yemeye başladılar. Çorbanın masaya gelmesiyle tencerenin dibinin görünmesi bir olmuştu. Fakat boşalan tencerenin yerini bir başkasının alması çok sürmedi. Bir süre sonra masadaki yiyeceğin-içeceğin izi bile kalmamıştı.
Yemeğin sona ermesini paltoların, mantoların, atkıların çıkarılması izledi.
- Böyganam şeker sandığının içinde ettiği için katır bizi uçuruma yuvarlayamadı, değil mi beyba?
- Tanrı ‘nın bir duayı kabul edip etmediği bilinemez.
- Ama eder. Kabul edilmeyecekse; neden dua edilsin ki?
- Allah hiçbir duayı geri çevirmez oğul.
- Çevirmez böygana. Seninkini de çevirmedi işte. Kanıtı ortada: uçuruma yuvarlanmadık, sağız, çorba içiyoruz.
- Doğru. Bana sorarsanız; katır bizi sırtından atmak istedi ama uçuruma da atmak istemedi.
- Onu öyle yaptıran da Allah, oğul.
- Aman Hüseyin Bey, katırın aklı mı var ki?
- Düşünceme göre; katırın aklı da var, belleği de Naime. Ben de yeni vardım bunun bilincine. Aklı olmasaydı; sırtındakileri dağ yönüne değil, uçuruma atardı. Belleğine gelince; ona da sahip olduğu, kaç kere gidip gidip geldiği yolları bilmesinden belli.
- Tanımıyor ki, o sadece öndeki katırı izliyor.
- En öndeki katır kimi izliyor? Bana sorarsan; anılarını. Yani belleğindeki izlenimlerini.
Böygana, oturduğu yerde iki yanına doğru hafifçe sallanıp durmaktaydı:
- Yaratılmışlara yolu gösteren Yaratan ‘dır oğul.
- Amenna anacan.
- Amenna ne demek beyba?
- “Öyle olduğuna inandık, iman getirdik, onayladık.” Demektir oğlum.
- Öyleyse niçin öyle söylemiyorsun da, “Amenna” diyorsun?
- Dilimiz Arapça ‘ya alışmış da onun için.
- Bize ne Arapça ‘dan? Biz Türk değil miyiz?
- Bir daha öyle dememeye çalışacağım. Bunun neden böyle olduğunu sen şimdi anlayamazsın. Büyümeni bekle.
- Ohhooo… Büyüyünceye kadar ben çoktan ölürüm.
Anayla nine aynı anda atıldılar:
- Sen bu dediğini bilmeyen kulunu bağışla Allah ‘ım.
- Tanrı ‘m.
- Allah yani Tanrı beni niçin bağışlasın? Ben ne yaptım ki?
- Daha ne yapacaksın? Ölüme süre biçiyorsun. Kimin ne zaman öleceğini ancak Allah bilir oğul.
- Evet ancak Tanrı bilir. Böyle şeyler söylememelisin. Kalkar eşref saate denk gelir.
- Peki, eşref saat ne demek?
Baba Hikmet Çocuk ‘a gürül gürül, harıl harıl yanmakta olan ocağı gösterdi:
- Sen şu ocağın başına gitsene biraz. Sen kütüklerin ocakta nasıl yandıklarını izlersin, biz büyükler de, kendi aramızda kendi işlerimizi konuşuruz. Zira, konuşup karara bağlayacak çok işimiz var.
Hikmet Çocuk masadan tüy gibi kalktı ve Cankurtaran ‘ın kirli, sıcak döşemesi üstünde yürüyerek ocağa gidip tahta sıralardaki boş yerlerden birine oturdu. Oturduğu yerde, döşemeye ulaşamayan ayaklarını sallamaya koyuldu. Bakışları ocakta yanan kütüklerde ve kütüklerden yükselen alevlerdeydi. Alevlerin sivri sivri dilleri vardı ve bu diller bir uzanıyor, bir kısalıyordu. Yanan kütüklerden incecik cızırtılar yükselmekte, yanıp bitenler ocağın içine yıkılmakta, yanmaya yeni başlayanlar ise yana-yöreye kayıp yerlerine daha bir iyi yerleşmekteydiler. Közler sıcaktı ve portakal rengindeydi. Ateş, bulunduğu yerde sık sık soluklanır gibi oluyor, sonra kararıp kalıyor, karanlıkların arasında beliren yeni alevler körpe körpe oynaşmaya başlıyordu.
- Haydi, uyan bakalım. Yatacağız.
Hikmet Çocuk gözlerini açtığında ana başucundaydı ve kendisi alevler karşısında ne zaman uyuyakaldığını bilememekteydi. Uyuşmuş bir halde, devrile devrile yerinden kalktı ve elinde bir gemici feneri tutan böyganayla babaya, anayla birlikte katıldı.
Otellerdeki odalarına benzemeyen ilkel odalarında duvar diplerine serilmiş iki yeryatağı göze çarpmaktaydı. Tavan alçacıktı ve ıslaktı. Duvardaki pencereye eski, kirli ve çiçekli bir perde asılmıştı ve perde pencerenin nasıl bir pencere olduğunu gizlemişti. Duvarda yanan gaz lambasındaki şişenin yukarısı isler içindeydi. Ortadaki hantal demir mangalda fındık kabukları yanmaktaydı. Eski duvarları ve pencereyi zorlayan dışarıdaki kar fırtınasının derin ulumaları odanın içindeydi ve soğuk kış fırtınasının esintisi perdeyi yelpirdetip havalandırıyordu.
Yorgunluğunun farkına bile varamamış olan Hikmet Çocuk, böyganasının koynuna uykulu girdi, ona uykulu sarıldı, dua-mua edemedi, Kara-Kura ‘ya karşı önlem alamadı ve sabaha kadar da uyanamadı.
Sabahleyin yola çıkıldığında, Böygana sabah namazını yeni kılmıştı ve görünürlerde beyaz karın sadece kendi aydınlığı vardı.
Yük katırı yine öndeydi, arkasındaki yedek yine boştu, en arkadaki katıra yine şeker sandıkları yüklenmiş, böyganayla Hikmet Çocuk yine sandıklara tıkılmışlardı. Katırın kuyruğu yine katırcının eline dolanmıştı. Anayla baba yine yola elleri değnekli ve kendileri yaya olarak düşmüşlerdi. Bu kere karanlığa, soğuğa ve fırtınalı akşamlara doğru değil, güneşli, dingin ve uysal bir sabaha doğru ilerliyorlardı. Üstlerine üstlerine doğru gelen körpe kış sabahı, onları belli-belirsiz bir aydınlıkla karşılamaktaydı. Kar durmuştu. Doğanın ayazı önceden yağmış olan karları dondurmuştu ve aydınlık güçlendikçe karın kabuğundaki cilalı parlaklık artıyordu.
Güneş karlı dağların ardından eli-yüzü titreye titreye, üşüye üşüye, ürpere ürpere doğdu. Güneye uzanan uçurumlar güneşin ilk ışıkları altında daha bir derin, daha bir geniş ve daha bir obur görünmekteydi. Uçurumun kıyısından gizli bir özenle ilerlemekte olan katırlar yol bulabilme yeteneğinin gururu içindeydiler.
Anılarında yıllardan beri kalıp küllenmiş olan bir türkü, nasıl ve nereden çıkıp çıkıp geldiyse; geldiği gibi de katırcının diline öylece oturdu:
“Yüce dağbaşında bir top kar idim,
Rüzgar esti, güneş vurdu, eridim,
Evvel yarin sevgilisi ben idim,
Şimdi uzaklardan bakan el oldum.”
Yün eldivenli ellerini ve karbaşlıklı başını şeker sandığından çıkarmış olan Hikmet Çocuk, ıssız ve yüksek dağların doruklarında bir topak beyaz kar olmuştu. Kardan kara atlıyor, topaktan topağa sıçrıyor, ardında derin izler bırakıyor, özgürce dolaşıyor, nerden çıktığı bilinmeyen sıcak rüzgarlarla yüzünün-gözünün ısındığını sezer gibi oluyor, güneş beyba altında buram buram terliyor, sevginin-sevgilinin ne olduğunu dahi bilmeden sevgilisine ancak uzaklardan bakabilmek zorunda kaldığına yakınıyordu. Anılarına nakış nakış işlemeye başladığı türküyü bembeyaz karlarla, güneş altında ayaza basmış dağlarla, karlı yarıkları oluk oluk olmuş uçurumlarla, dalları dal dal ağarmış yapraksız ağaçlarla habire resimleyip duruyordu.
Ana eski ana değildi. Baba eski baba değildi. Her ikisinin de yüzleri kar yanıkları içindeydi. Her ikisi de gözlerini açamaz, her ikisi de parlayan karlara bakamaz olmuşlardı. İkisi de öksürüyorlardı. İkisinin de ellerindeki değnekler, gitgide kara daha cansız saplanıyor, ayakları kar içinden daha cansız çıkıyordu.
- İyherif, burası Kelkit Çayı ‘nın yatağıdır. Büyükçay ‘ın yatağı daha bir aşağıdadır. Büyükçay ilkbaharda kayalardan atlaya atlaya, çağlaya çağlaya, haykıra-köpüre teeey Cebeci ‘ye kadar iner. Cebeci ‘de durulur, dinlenir, gerneşir, elma dallarının altından bir durgun, bir uykulu, bir serin geçer, Cebeci Köprüsü ‘nün altında uyanıp kendine gelir, değirmentaşı gibi uğuldaya uğuldaya döner ve sonra alıp başını gider Avutmuş ‘a aşağı.
- O güzel ilkbaharı görebilecek miyiz dersin katırcı?
- Her kışın sonu bahardır İyherif.
- Peki nerede o bahar şimdi?
- O sorduğun bahar bu karın altındadır. Biz ve katırlarımız şu anda baharın üstündeyiz. Kardelenler baş atıp boy verdimi, bil ki; bahar yanındadır.
Vakit öğleyi bulduğunda, Hikmet Çocuk şeker sandığından çıkıp anayla, babayla yürümek istedi. Ninenin sandığı dengesiz kalır korkusuyla ona bu şansı tanımadılar. Bedeni şeker sandığına razı olduysa da, ruhu o tahta mezarı kabullenmedi ve bulunduğu yerden aşağı atlayıp anasıyla babasının arasına girdi. Körpe adımlarını onların iri adımlarına uydurabilmek için, iki adımda bir koşmaya başladı. Bir süre sonra, anayla baba sezip kızarlar korkusuyla aralarından ayrılıp yeniden sandığına sıçradı, mezarına sığındı.
Yemek için mola verebilecek zamanları, yerleri ve olanakları yoktu. Avuçlarını zor dolduran azıklarını yolculuğu sürdürürken yemeye çalıştılar.
Tamzara ‘ya ulaşabildiklerinde, uzak dağlar yeni ve soğuk bir akşamı karşılamaya hazırlanmaktaydılar. Dispanser ‘in bakımsız bahçesindeki çırılçıplak ağaçların yapraksız dalları karla örtülmüştü. Telgraf tellerinde dizi dizi serçeler, üzerleri kardan atkılı çitlerde saksağanlar vardı.
İlçenin soğuk ve karanlık bir akşama kucak açan ilk evlerinin çevresinde, adımlarını sıklaştırmış insanlarla karşılaştılar.
Her kimse, işte birisi, kendilerinden önce yollara çıkmış, kendilerinden önce ta buralara ulaşmış, Erzurum ‘daki kışı ta buralara getirmiş, karıyla-buzuyla öylece önlerine koymuştu.
Rastlananlardan herbiri önce yana çekiliyor, sonra katır kervanının ilçeye girişini merakla izlemeye başlıyordu.
Önde topu topu bir katır yükü ev eşyası, arkada boş bir yedek katır, ardında şeker sandıkları içindeki bir nineyle bir torunu taşıyan bir başka hayvan, kuyruğunu eline dolayarak hayvanı izleyen bir katırcı ve en gerilerde, elleri kuru değnekli, yüzleri-gözleri kar yanıkları içinde bir anayla bir baba yorgun ve bitkin adımlarla ilçeye girmekteydiler.
- Hoş geldin katırcı… Hoş geldin iyherif… Kimdir bu getirdiklerin? ..
- Kim olacak? ... İnsanlar… Bildiğiniz insanlar… Mamir bir baba, bir ev kadını ana, dudakları dualı bir Böygana, bir de daha bu yaşında bile her olmazı olurlandıran bir Hikmet Çocuk.

(Hikmet BARLIOĞLU (1933-2003) 'nun
İLKLER isimli Öyküler 'inden > 63-125/219)

Devam edecek...

İsmet Barlıoğlu
Kayıt Tarihi : 28.2.2007 15:00:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!

İsmet Barlıoğlu