Eksiği İlk Gideriş
Ana, dört kalın bacaklı hantal bir tahta masanın üstüne yerleştirdiği teknede çamaşır yıkıyordu. Elleri, sıvalı kollarına kadar çivitli sular içindeydi. Ağarmaya yüz tutmuş saçlarının bir bölüğü terden sırılsıklam olup alnına yapışmıştı. Masanın alçacık oluşu yüzünden sırtı kambur kamburdu. Bedeninin tüm gücü incecik parmaklarının uçlarından akıp kirli sulara karışmak üzereydi. Bulunduğu yerden kendisine seslenirken başını geri çevirmeye bile gerek görmemişti:
- Hikmet… Oğul, evde yemek pişirmek için bile bir damlacık su yok. Bana pınardan iki kova su getiriversen diyorum. Bırak artık roman-moman okumayı yavrum. Nerdeyse Beyba ‘an kapıdan girer şimdi. Ders kitaplarının içine roman saklayıp okuduğunu bir görürse; inan ki kıyametleri koparır başımıza.
Hikmet Dede, biyoloji kitabının arasına saklayarak okumakta olduğu romandan ayırdığı bakışlarını Ana ‘ya çevirdi. Ak-pak olmuş saçlarını, uzun bembeyaz sakalını sağ elinin parmaklarıyla hafiften tarayarak yanıt vermeksizin kadını incelemeye koyuldu. Zavallı Ana ‘sı, kendisinden 30-35 yaş daha genç olduğu halde, ondan daha yaşlı, daha yıpranmış, daha tükenmiş, daha güçsüz ve daha umarsız görünmekteydi. Başörtüsünün önünden görünen kara kara saçlarına yeni yeni aklar düşmeye başlamıştı. Yorgun yüzünde bir-iki körpe kırışıklığın filizleri vardı.
- Haydi oğul. İki kova su getiriver pınardan.
Hikmet Dede bembeyaz kaşlarını hafifçe kaldırarak yorgun yüzüne kara bir canlılık veren gözleriyle ışıl ışıl gülümsedi:
- Beni ta pınara kadar göndereceğine suyunu musluktan alsana Ana ‘can.
Ana yer yer sabun köpükleri içinde kalmış yorgun yüzüyle geri döndü:
- Sen ne musluğundan sözediyorsun oğul? Musluk mu var ki evimizde? Kimler sularını musluktan alabiliyorlar ki; biz de alabilelim.? Koskoca Kaymakam İshak Bey ‘in suyunu bile sakalar taşıyor pınardan. Ah keşke bir tanecik musluk olsaydı evimizde.
Hikmet Dede bitkin bitkin içini çekti:
- Keşke Ana ‘can, keşke. Ah keşke sen suyunu ah o pınarlardan beklemeseydin. Ah keşke evimizde bir tanecik musluk olsaydı. Keşke sen de şu çamaşırlarını bir otomatik çamaşır makinesinde yıkayabilseydin. Yıkayabilseydin de öylesine yıpranmasaydın.
Ana ‘nın yorgun ve terli yüzünde tatlı bir gülümseyiş vardı:
- Aman oğul, eğlenme benimle Tanrı aşkına. Çamaşır yıkayan makine de mi olurmuş?
Hikmet Dede Ana ‘sına sevgiyle baktı:
- Neden olmasın Ana ‘can? Bal gibi olur. Bir tıklatıp açardın kapağını, doldururdun tüm kirlilerini içine, kapağını kapatıp ayarlardın programını, basardın düğmesine ve alıp başını giderdin gezmene. Bir de gelirdin ki; ne gelesin, makine tüm çamaşırları yıkamış, durulamış, kurutmuş, durmuş da gelip alasın diye seni bekliyor.
- Güldürme beni akıllım. İnsanı tekne başında iki büklüm etmeden, belini-bıkınını haşat etmeden, kolunu-budunu kırmadan, üstünü-başını su içinde bırakmadan, vaktini-saatini almadan, bir dolu sabunu-çiviti tüketmeden, eller-bilekler kopana dek çitilemeden, kırkbir saat durulamadan, burmadan-sıkmadan, gerilmiş iplere dizi dizi asmadan, yazın güneşlerden-kışın sobalardan medet ummadan çamaşır mı yıkanırmış, durulanırmış, kururmuş?
- Yıkanır, durulanır, kurur Ana ‘can. Bir makine, birazcık Omo, birazcık Vernel, birazcık da Kalgon, tümü o kadar işte.
- Seni paşa olası seniii… Bunları hep o okuduğun romanlardan çıkarıyorsun değil mi? Haydi bakalım, al kovaları, koş pınara. Tüm mahalleli çam oluk başında su kuyruğundadır yine.
Hikmet Dede bembeyaz saçlarıyla, bembeyaz sakalıyla, bembeyaz kaşlarıyla, nice bir yılların yorgunluğunu taşıyan kırışıklıklar içindeki yüzüyle ve takatsiz dizleriyle yerinden kalktı. Arasında Esat Mahmut Karakurt ‘un bir romanı bulunan biyoloji kitabını, ağaçlar altındaki örtüsüz tahta masanın üstüne bıraktı. Yığma bir taş duvarla çevrili olan bahçe bir baştan bir başa yazlar içindeydi. Vakit güneşin boş bir vaktiydi ve güneş dallar, yapraklar, ağaçlar, çimenler, bakımsız otlar ve çiçekler arasında amaçsız geziniyor, sık sık esniyor, biryanlara uzanıp uzanıp dinleniyor, çabucak kalkıp dolaşıyor, dallara asılıp yapraklar arasında oraya-buraya sallanıyor, haylaz çocuklar gibi yıpma duvarın taşlarına tırmanıyor, koşup koşup çamaşır yıkayan Ana ‘nın başörtüsüyle omuzlarıyla uğraşıyor, ayağı kayıp teknenin içindeki sabunlu-çivitli sulara düşüyor, ıslak ıslak kalkıp dallara-yapraklara atılıyor, gerine gerine kurumaya çalışıyor, cennet bahçesinden bir türlü ayrılıp gitmek istemiyordu.
Şımarık çatalkirazlar engel-sınır tanımadan yeşil yapraklar arasına sinmiş hevenk hevenk elmaları kızarmış yanaklarından öpme peşindeydiler. Armutlar dallarda pişkin pişkin, sulu sulu sırıtıyorlardı. Üç-beş kendini bilmez sarmaşık birkaç ağacın kalın kabuklu gövdesine burgu burgu sarılmışlardı. Sert gövdeli ağaçların sert yaprakları arasına sığınmış emzikdutlar en hafif esintilerden bile korkar olmuşlardı. Vişneler varsıl asmalardaki koruklara ekşi ekşi bakıyorlardı. Ceviz ağaçları bir uzak eylül hazırlığındaydı. Ökse otları, konduğu dalda durmayan rengarenk kuşlara gel gel ediyordu. Erikler bir büyük olgunluk içinde güneşlenirken bir salyangoz antenlerini çıkara çeke, sırtındaki iri kabuğuyla yığma taş duvarda yapışacak biryerler aramaktaydı.
Hikmet Dede, kovaları almak üzere bahçeden eve girmek üzereyken hantal tahta kapıyı iterek bahçeye giren Beyba ‘yla karşılaştı.
Kırklı yıllarına yeni yeni merdiven dayamış olan Beyba yakışıklıydı. Şakaklarında tek-tük aklar vardı. Uzun boylu, esmer, gösterişli ve buyurgandı. Cennet bahçesine girer girmez bakışlarını önce oğluna, sonra karısına, daha sonra da Hikmet Dede ‘nin kitaplarını bıraktığı masaya çevirmişti. Bahçe kapısının dibinde fazla durmadı, bir-iki adımda masaya yanaşıp üstündeki kitapları birbiri içinden çıkardı ve gözden geçirmeye başladı. Başını oğluna çevirdiğinde gözlerinde öfke vardı:
- Yahu oğlum, neden yapıyorsun bu çirkinlikleri? Seni okutup adam edebilmek için ne sıkıntılara katlanıyorum, ne kadir-kıymetbilmezlere başlar eğiyorum biliyor musun? Sana öğütler vere vere inan ki; verecek öğüdümüz kalmadı. Derslerini aksata aksata kaldın bütünlemelere. İşte bütünleme sınavların da kapının ağzında. Saniye geçirmeden ders çalışman gerekirken sen biyoloji kitabının içine roman gizleyip okuyorsun. Bizi kandırabilmen için bizim yaşımızda bulunman ve bizim deneyimlerimize sahip olman gerektiğinin farkında değil misin? Kalkıp bizi kandırabildiğini pekilensek bile; gerçekte sen, bizi değil, kendini kandırmış olmayacak mısın? Roman okuman elbette ki kötü bir şey değil. Ama zamanı mı a oğlum? Okuduğunda insana yepyeni ufuklar açan, yeni yeni düşüncelerin kapılarını aralayan, özleyene mesaj veren bir yapıt olsa; inan ki gam yemeyeceğim. Bak Tanrı aşkına şu sayfadaki pasaja: “Medeniyetten uzak bir çam ormanındayız. Gece saat biri vuruyor: Dan… Dan… Dan…” Yazarın “Medeniyet” dediği uygarlıktan uzak çam ormanında çalar saatin işi ne yavrum? “Gecenin saat biri” olur mu hiç? “Bir” sabahın biridir. Ben ömrümde görmedim, sen “Bir” i üç kere çalan saat gördün mü? Kıt-kanaat verebildiğim harçlıklarınla bunları mı satın alıyorsun? Kimin bu kitap?
Hikmet Dede kekeledi:
- Esat Mahmut Karakurt ‘un.
- “Kimin bu roman? ” demedim oğlum. “Kimin bu kitap? ” dedim.
- Kitap İsmet ‘in Beyba. Benim değil.
- Kimmiş bu İsmet?
- Küçük kardeşim.
Baba şaşkın gözlerle Hikmet Dede ‘nin yüzüne baktı:
- Senin “İsmet” adında küçük bir kardeşin mi var?
Hikmet Dede belli-belirsiz gülümsedi:
- Yok mu yoksa?
Baba, gözlerini oğluna dikmiş olan Ana ‘ya döndü:
- Duyuyor musun Naime? Dedi. Bizim oğlanın “İsmet” adında bir küçük kardeşi varmış ve bu kitap da onunmuş. Ne dersin?
Ana diyeceğini dedi:
- Deli bu oğlan, deli.
- Su getirdi mi bugün pınardan?
- Getirecek getirecek. Yeni gidiyor işte.
- Neden getirmedin şimdiye dek? Gelirken gördüm; bütün bir mahalle kuyruğa girmişti pınarın önünde.
Hikmet Dede evden kovaları aldığında, bahçeden çıktığında ve pınara yollandığında gülümseyip durmaktaydı. Mutluluğunun pırıltısı gözlerine yansımıştı. Beyba ‘sına roman yakalattığı için hiç de utanmıyor, azarlandığı için hiç de üzülmüyordu. Nice bir yılların omuzlarına çulladığı yorgunluğu bir silkinişte fırlatıp biryanlara atmıştı. Beyba ‘sının İsmet ‘i yani kendi öz ve öz oğlunu bilmezmiş gibi davranması çok hoşuna gitmişti. Ağaçlar, dallar, yapraklar ve meyveler içindeki bağ yolundan pınara doğru ilerlerken ansızın durup ellerindeki boş kovaları, taşlarına salyangozlar yapışmış bir bağ duvarının dibine bıraktı. Ak-pak olmuş saçlarından, bembeyaz sakalından ve ağarmış kaşlarından beklenmeyen bir davranışla bakımsız otlar arasında kekeleye kekeleye ilerlemeye çalışan bir kaplumbağayı tutup ters çevirdi. Yanına çömeldi ve hayvanın yararsız çırpınıp didinmelerini izledi. Hemen arkasından onu öyle bırakıp kovalarını aldı. Ayakları üstünde hoplaya-seke, kovalarını sallaya-çınklata, ıslıklar çala çala yoluna gitmeye koyuldu. Biryerlerde birdenbire soluklanıp kovalarını bıraktı, gerisin geri döndü, bulunduğu yerde sırtüstü, ayaklarıyla boşluğu tırmalamakta olan kaplumbağayı düzeltti, bir süre onun minnettarlık bile duymadan ilerlemesine baktı, başını sallayarak yürüyüp kovalarını aldı.
Yemyeşil, ipince, varsıl yapraklı salkımsöğütlerin arasına büyük bir çalımla yerleşmiş olan kesmetaş pınarın çam oluğundan akan sular güneş altında pırıl pırıldı. Oluk altında ışıl ışıl ışıldayan bir büyük bakır bakraç vardı ve çam oluktan bakraca yeni eritilmiş altın akmaktaydı. Kovalar, bakraçlar, çinkolar, tenekeler yalak önünde kuyruğa girmişlerdi ve esneye esneye sıralarını bekliyorlardı. Açık başlı, eşarplı, yazmalı, atkılı, hırkalı, entarili, şalvarlı, takunyalı, lastikli bir kadın-kız kalabalığı gülüşmelerinin, öfkelenmelerinin, öykülerinin ve dedikodularının derdindeydi. Kendilerine sıra-mıra gelmeyeceğini kavramış birkaç oğlan, arada bir kablarına baka baka pınarın yanındaki yemyeşil çayırlıkta birdirbir oynuyorlardı.
Kovalarını sıralarının sonuna bırakan Hikmet Dede, bedeninin tüm gücüyle ve gönlünün tüm sevinciyle öylece oğlanların arasına daldı:
- Ekrem… Mahmut… Sinan… Ben de varım birdirbire…
Oğlanlardan biri, elleriyle dizlerini tutarak eğilmiş arkadaşının üstünden atlamaya hazırlanırken elini salladı:
- Get iyherif… Garışma aramıza…
- Karışırım lan… Ben de oynayacağım birdirbir…
- Eleyse eğil… Eşek ol şorya…
Hikmet Dede sırtındaki ceketini çıkardı. Katlamadan çayırların üstüne fırlattı. Pantolonunun paçalarını, gömleğinin kollarını sıvadı. Çayır üstünde öne eğilip elleriyle dizlerine tutundu, eşek oldu.
Uzun süre oğlanlar Hikmet Dede ‘nin ve Hikmet Dede de oğlanların üstünden atlayıp durdular. Ve oyun, oğlanlardan birine su sırası gelinceye dek sürüp gitti.
Hikmet Dede sularını doldurup pınardan ayrılabildiğinde akşam olmak ve yerler mühürlenmek üzereydi. İnsan sesleri azalmaya, böcek cırıltıları çoğalmaya yüz tutmuştu.
Ana ‘sını yemek pişirmek için su beklerken buldu. Beyba, akşam karanlığını kucaklamaya hazırlanan bahçedeki masadaydı, önünde bir kahve fincanı, elinde dumanı tüten bir sigara vardı. Hikmet Dede ‘nin, elindeki kovaların sularını döke-akıta bahçeye girdiğini görünce sıkıntılı sıkıntılı söylendi:
- Gel bakalım haylaz. Suları bıraktıktan sonra otur şu masaya da, seninle biraz konuşalım.
Hikmet Dede, kovaları eve bıraktıktan sonra yeniden bahçeye çıktı. Bembeyaz saçlı, bembeyaz sakallı başını öne eğerek ve Beyba ‘sının yüzüne bakabilme yürekliliğini gösteremeyerek ilerleyip masada onun karşısına oturdu, ellerinin parmaklarını birbirlerine tarakladı ve bakışlarını yere dikti:
- Benim yavrum, benim oğlum, eğer okumayacaksan; eğer adam olmayacaksan; bunu bana şöyle bir açıkça söyle. Söyle ki; ben de önlemlerimi ona göre alayım hiç olmazsa.
Hikmet Dede ‘nin başı önündeydi ve beklenen yanıtı verememekteydi. Beyba ‘sı dayatıyordu:
- Susma oğlum. Konuş. Merak edip duruyorum eğilimini ve amacını. Haydi konuş.
Hikmet Dede binbir zorlukla başını kaldırıp Beyba ‘sının yüzüne baktı:
- Konuşayım Beyba. Dedi. Sen beni onca okuttun da, ben adam mı oldum sanıyorsun? Hayır, olamadım. İlkokulu, ortaokulu, liseyi, üniversiteyi bitirdim. Sınav kapılarında sinirlerim laçkalaştı, dirseklerim çürüdü, tikler sahibi oldum. Yeri geldi; yiyecek bir lokma ekmek bulamadım ve bir simitle bütün bir gün mideme şaşırtma vermek zorunda kaldım. Paketine gücüm yetmediğinden, en ucuz sigarayı merhametlerine sığındığım satıcılardan tane hesabı aldım. Tek sigarayı üçe, iki sigarayı altıya bölüp mezarlıklarda sabahlardan akşamlara kadar dersler çalıştım. Geceleri elektrik direklerinin lambaları altında dersler-kitaplar devirdim. Parasızlıktan otellere adım atamadım, evler kiralayamadım, kalacak yurt, yatacak şilte bulamadım. Park kanepelerinde sabahladım. Derslerimi başkalarının kitaplarından okudum, notlarımı başkalarının defterlerine tuttum. Sırtım yıllar ve yıllar boyu yeni bir giysi, ayaklarım yeni bir ayakkabı görmez oldu. Hem okudum, hem bulaşıkçılık, hem çalıştım, hem bahçıvan yamaklıkları yaptım. Üç kuruşa binilen ikinci mevki tramvay parası veremediğimden, sabah-akşam kilometrelerce yolda tabanlar teptim. Benden öncekiler ve benden sonrakiler okulu tek sınavla bitirirken, sıra bana geldiğinde ortaokuldan hem bitirme, hem de eleme sınavları verdikten sonra mezun olabildim. Benden öncekilerde ve benden sonrakilerde liseler üç yıllıkken, sıra bana geldiğinde liseler dört yıla çıkarıldı. Onlar liselerden tek sınavla mezun olurlarken, ben liseyi hem lise bitirme sınavı, hem de olgunluk sınavı verebildikten sonra bitirebildim. Yaşım doldu. Bitirme tarihi askere alma tarihine denk getirilmediği için askere gidemedim. Yıl kaybederek gidip birbuçuk yıllık yedek subaylığımı tamamladığımda, üniversite terhisimden bir ay önce açıldığı için oraya bir yıl sonra girmek zorunda kaldım. Onaltı ilde ancak bir lise bulunan çağlarda üniversite bitirip memur oldum. Kırkbeş yıl, üç ay gözümün üstünde kara olduğunu söyletmeden, gırtlağımdan haram lokma geçirtmeden, mertçe-erkekçe memurluk yaptım, rapor almadım, izin kullanmadım, bir yerine üç-dört görevi tek aylıkla üstlendim, bir tek aspirine el uzatmadım. İki yakam bir araya gelmedi. Sonunda beni yaş haddinden emekli edip bedenimi bir tükürük gibi sokağa fırlattılar. Beyba, bir baksana; ben ne hallerdeyim. Etim çekildi, derim kurudu, kemiklerim inceldi. Durup durduğum yerde kollarım-bacaklarım çekiliyor, ellerim-parmaklarım titriyor, gözlerim az görür, kulaklarım az işitir oluyor. Merdiven çıkamıyor, yol yürüyemiyorum. Sıcakta bayılıyorum, soğukta donuyorum. Kollarım-bacaklarım romatizmalı, karaciğerlerim sakat, akciğerimde ödem var. Şeker hastasıyım. Fıtık sahibiyim. Boynum kireçlenmenin son aşamasında. Yakam hipertansiyonun pençelerinde. Baharlarımda alerjiler, kışlarımda astımlar bekliyor. Ve benim yeryüzünde tek bir dikili ağacım, evrende de Yaratıcı ‘dan başka tek kimsem yok.
Beyba sıkıntılıydı:
- Söylediklerin bana birer deli saçması gibi geliyor, benim oğlum. Olmamışları nasıl oldurduğunu, bu söylemleri ders kitaplarının arasına gizlediğin hangi yazarların hangi kitaplarından çıkardığını da bilemiyorum. Öğrenimini tümden bitirince, belki de durumunun böyle olacağını anlatmaya çalışıyorsundur. Neyi nasıl değerlendirirsen değerlendir, orası sana kalmış. Ama ben altını çize çize sana şunu söylemek istiyorum ki; eğer öğrenimini yarıda bırakırsan; sen bir çöpçüden öte hiçbirşey olamazsın.
Hikmet Dede belli-belirsiz gülümsedi:
- “Çöpçü” Deyip geçme Beyba. Senin “Çöpçü” dediklerin işçi statüsünde. Onların sendikaları, Toplu İş Sözleşmeleri var. Memurlar bundan yoksun. Memur devletin verdiğiyle yetiniyor ve fazlasını isteyemiyor. Zira; yeterince örgütlenebilmiş değil.
- “Sendika” da neymiş? “Toplu İş Sözleşmesi” de nedir? Biz duymadık böyle şeyler. Yeni kuşağın uydurmaları belli ki. Bırak bunları oğlum. Bırak bunları.
Hikmet Dede başını yan yatırarak Beyba ‘sına baktı ve çocuğu yaşındaki adama tatlı tatlı gülümsedi:
- Peki Beyba. Dedi. Bunları bırakalım. Ama bir çöpçünün bir memurdan daha çok aylık almasına ne diyeceksin bakalım?
- Haydi oradan. Böyle saçmalık olamaz. Memurluğu bırakıp çöğçü olmayı mı düşünüyorsun yoksa?
- Senin “Saçmalık” deyip pekilenmediğinin dahası da var Beyba. İşverenler işçilerini motorlu araçlarla evlerinin kapılarından üçer-beşer alıp işyerlerine getiriyorlar ve iş bitiminde de yine öyle evlerine bırakıyorlar. Kendilerine işyerlerinde öğleleri sıcak yemekler veriyorlar. Yazlık-kışlık giyecek diktiriyorlar. Yıkanma, kurulanma, temizlenme malzemeleri sunuyorlar. İşyerlerindeki banyolarda yıkanmalarını sağlıyorlar. Bayram harçlığı, bayram yiyeceği tedarik ediyorlar. Yakacaklarını alabilmeleri için yardımda bulunuyorlar. İkisi yasal, ikisi veya daha fazlası akitsel olmak üzere, yılda birkaç aylık ikramiye ödüyorlar. İş riski ve verimlilik primi veriyorlar. İşçilerinin çocuklarını okutuyorlar. Kurdukları marketlerden ucuz ve taksitli mallar almalarına olanaklar hazırlıyorlar.
Beyba başını salladı:
- Senin ne söylediğinden haberin var mı acaba, oğlum? Nice bir okullarda dirsekler çürütmüş, ömürler tüketmiş memurlara bile bu tür olanaklar sağlanmazken, kim sağlar işçiye bunları?
- Benim elbette ki; ne söylediğimden haberim var Beyba. Ben sadece sana, adam olmanın okumaya bağlı olmadığını anlatmaya çalışıyorum.
- Yani şimdi sen, okumayıp çöpçü olmayı, okuyup memur olmaya mı yeğliyorsun?
- Memur olup karnını doyuramamak ve iki yakasını bir araya getirememekse; evet Beyba.
- Yıkıl karşımdan, akılsız. Akşam akşam sinirlerimle oynama.
Hikmet Dede, titrek dizlerle masadan kalkıp Ana ‘sının mutfak olarak kullanmak zorunda kaldığı kabsız-kacaksız, rafsız-ocaksız, camsız-penceresiz bölüme geçti.
Ana, her yanı is bağlamış pompalı bir gazocağının başında, açık kapının yarı aydınlığında-yarı karanlığında, dibi kara bir tenceredeki çorbayı kaynatmaya çalışıyordu. Kapı önündeki titrek gölgesini görünce, imdat istercesine iki elini birden Hikmet Dede ‘ye uzattı:
- Ula oğul, nerede bu gazocağının iğnesi. Biryerlere koymuştum ama bulamıyorum. Şuna bir iğne vur yavrum, sevaptır. Yine memesi tıkandı galiba körolasının. Gazyağının içine yine su katmışlardır belki de.
Hikmet Dede ‘nin buğulanan gözlerinden, önce kırışıklıklar içindeki yanaklarına, sonra da yanaklarından bembeyaz sakalına bir-iki damla yaş düşüverdi.
- Yaratan cezasını versin iğnenin de, gazyağının da, gazocağının da Ana ‘can. Ne denli şanssız bir kadınsın ki; yaşamının şu en güzelim yıllarında, iğnelenmeden yanmayan, pompalı, battal, isler içindeki gazocaklarıyla uğraşıp duruyorsun. Saatlerce dudunup boğuşup bir-iki tabak çorba pişireceksin, sonra onu indirip bir tabak yemek yapmaya çabalayacaksın. Bırak Ana ‘can, bırak tıkansın memesi kahrolasıcanın. Koy çayını, çorbanı, yemeğini bu benim aldığım biri elektrikli, üçü gazla, kendisi bilgisayarlı fırının üst gözlerine. Varsa; koy peynirli, maydanozlu, tereyağlı suböreğini içine. Çıt çıt çıt ayarla pişme saatini, zilini ve onlar hazır olup durumu sana tatlı tatlı bildirinceye kadar sen gidip gülüş-söyleş bahçede Beyba ‘mla.
Ana, çömelmiş bulunduğu gazocağı başından başını Hikmet Dede ‘ye çevirdi:
- Sen nelerden söz ediyorsun oğul? İğnenin yerini bilip bilmediğini soruyorum ben.
Hikmet Dede ‘nin yanıt vermesine kalmadan bahçeden Beyba ‘nın sesi yükseldi:
- Naimeee… Yolla şu oğlanı, bana bir sigara alsın çarşıdan…
Ana, gittikçe karanlıklara gömülmeye başlayan uydurma mutfakta bir yandan gazlambası yakmaya çalışırken bir yandan da gazocağı iğnesi bulmaya çabalıyordu. Beyba ‘nın sesini duyunca tedirginleşti, kendi derdini biryanlara bıraktı:
- Aman koş. Dedi. Sigara alacakmışsın Beyba ‘na. Yemek kavuşmadığı için parlamaya hazırdır şimdi. Masaya da bir mum dik; karanlıklarda kalmasın adamcağız.
Hikmet Dede, yarı gazlambası ışığıyla, yarı elyordamıyla duvardaki bir çiviye asılı bir fileden bir mum ve bir kibrit kutusu çıkardı. Sıcaktan eğrilmiş mumu avucunda sıkarak düzeltip yaktı. Ana ‘nın uzattığı bir çaytabağına dikti. Fersiz dizlerine yüklene yüklene bedeninin tüm yorgunluğuyla ve kemiklerinin tüm sızılarıyla bahçeye çıktı. Beyba, hevenk hevenk meyve yüklü ağaçların, dalların, yaprakların arasında ve sarımtırak ayışıkları altındaydı. Ay yakınında aydınlık, ay uzağında karanlık duran gökler kalbur dolusu yıldızlar içindeydi. Meyve yüklü ağaçların dalları, yaprakları yer yer ışıl ışıl, yer yer pırıl pırıl, yer yer karanlıktı. Çimenler, otlar ve topraklar altın tozları gibi zerre zerre parıldıyorlardı. Ötede, beride böcek cırlamaları vardı ve biryerlerden küçük bir köpeğin sevimli “Hev… Hev… Hev…” leri gelmekteydi.
Hikmet Dede bir, masanın üstüne atılmış dört tane onkuruşluk nikel paraya, bir de Beyba ‘nın ayışıkları altındaki yüzüne baktı ve tatlı bir gülümseyişle “Yine mi daireden eve sigarasız geldin? Yine mi sigaranı kendin almadın, odacıya aldırmadın? Diye düşündü. Beyba, sanki onun bu sessiz sorusunu yanıtlamak istercesine mırıldanıp durmaktaydı:
Kutudaki yeter sanmıştım ama yetmedi. Haydi yavrum, bana bir Yenice alıver çarşıdan.
Hikmet Dede, içinin tüm sevgisiyle ve tüm sıcaklığıyla Beyba ‘sına sarılmak, onu yanaklarından, boynundan, alnından, ellerinden öpmek, ellerini tutup yüreğine bastırmak, yüzüne-gözüne sürmek istediyse de bunu yapamadı. Masadaki dört onkuruşluğu alarak sokağa fırladı.
Havada böcek cırlamaları ve elma kokusu vardı. Biryerlerden kurbağa vıraklamaları geliyordu. Yıldızların her biri bir ayrı gözkırpma peşindeydi. Bir gecekuşu sessizce fakat hızla kafasının tam yanından geçti. Bembeyaz saçları, bembeyaz sakalı ayışığı altında sarıya boyanmıştı. Başını omuzlarının arasına kıstırdı, kollarını kartal kanatları gibi yanlara açtı ve tabanları kıçına değercesine koşmaya başladı. Koşarken yere paralel tuttuğu kollarını ve ellerini bir sağ aşağıdan sağ yukarıya, bir sağ yukarıdan sağ aşağıya indiriyor, hemen arkasından tersini yapıyordu.
Çarşıya ulaşıp gördüğü ilk süpermarkete girdiğinde, kapılardan geçip plastik bir sepetin kulpuna yapıştı ve sigara-kibrit satılan reyonlardan birine daldı. Bir kutu yerine yüz kutu, yüz kutu yerine bin kutu Yenice Sigarası aldı. Kasalardan geçip deste deste para ödedi. Kutuları plastik poşetlere doldurup çıkarak eve yollandı.
- Beyba ‘m ne denli şanssız adam. Diye düşünmekteydi. Ne denli yoksul adam. Gece-gündüz, bayram-seyran, cumartesi-Pazar demeden, izin-mizin kullanmadan, rapor-mapor almadan çalışıyor. Aldığı ayda bir seksen lira. Bir simit parası, bir çiş parası bile değil. İçkisi yok, kumarı yok, eğlencesi yok. Nafakası bir çay, bir sigara. Bu adam o parayla bu ailenin her türlü harcamasına nasıl da yetişebiliyor, aklım almıyor. Garibe bir kutu yerine bin kutu sigara alabilme olanağını bana tanıdığın için sana şükürler olsun Yaratan ‘ım.
Hikmet Dede bahçeye girdiğinde, Beyba ‘sının bir elma dalına asılmış gazlambası altında ve dallarla yapraklar arasından süzülen ayışıkları içinde buldu. Mum, dikildiği yerde yine yanıyor, minicik pırıltıları hafif bir esintide yelpirdeniyordu. Ana da oradaydı ve yemek hazırlama derdindeydi.
Hikmet Dede, bahçe kapısının eşiğinde durarak Ana ‘sına ve Beyba ‘sına sevgiyle baktı. İkisi de hünerli bir ressamın görkemli tablosu içindeki özenli birer öge gibiydiler. Hikmet Dede ‘nin içindeki duygular bu anda saygıdan çok sevgiyi andırmaktaydılar. Ana bir şeyler getirmek üzere eve içeri girerken Hikmet Dede de, gülümseyen gözlerle ve sigara kartonları dolu poşetlerle Baba ‘ya doğru ilerledi. Sonra poşetlerden çıkardığı kartonları masaya bıraktı ve elindeki ince bir dolar destesini sigara kartonlarının yanına koydu.
Beyba şaşkınlıklar içindeydi ve huzursuzlanmışa benziyordu:
- Bunlar nedir böyle? Diyordu. Getirmedin mi Yenice ‘i yoksa?
Hikmet Dede, titrek ellerini uzatıp Beyba ‘sının tek-tük aklar düşmüş olan dalgalı, kara saçlarını sevgiyle okşamaya başladı:
- Beyba. Dedi. Yıllarca gözlerimin önünde Yenice Sigarası ‘na talim ettiğin halde, bugüne dek sana bir tek kutu Yenice bile alamadım. Bunun içimi yakan, yüreğimi dağlayan buruklukları içindeyim. Bugüne kadar sana bir tek kutu sigara bile alamayan ben, Yaratan ‘a şükürler olsun ki; bugün karton karton sigara alabildim. Sağlığın açısından sana yararlı olmadığını biliyorum ama isteğin bu yolda olduğu için bunları sana sunabildiğime seviniyorum.
Beyba, üstündeki şaşkınlığını atamamıştı:
- Ne demek oluyor bu şimdi. Diye dikildi. Bu kadar sigaranın tümünü birden sen alırsan; başkaları nasıl bulup nasıl alabilecekler sigaralarını? Bacak kadar sabi, fırsatçılığa mı soyunuyor yoksa? Biz seni bunları böyle yapasın diye mi yetiştirdik? Bu kadar sigarayı ben bir yıllık aylığımla bile alamazdım, söyler misin, sen neyle aldın? Ya şunlar? Şunlar Amerikan Parası değil mi? Dolar değil mi bunlar? Ne arıyor sende bu Dolar ‘lar? Aklını peynir-ekmekle mi yedin oğlum? Bir tekini senin üstünde bulsalar; hapislerde çürütürler seni, hapislerde çürütürler.
- Bizleri geçindirmek için ne bir sıkıntıları göğüslemeye çalıştığını biliyorum Beyba. Olanak bulunsa da, bunları sana verip kazancına az-biraz katkıda bulunabilsem. Helal-zülal kazancımdır ama geçmiş ola, geçmişler ola.
Beyba yerinden kalkmadan eve doğru seslendi:
- Naime… Gelirken bana içeriden bir kızılcık çubuğu getir. Bu gel-gir akıllının canı dayak istiyor.
Evden, elindeki tabaklarla, kaşıklarla, çatallarla çıkmakta olan Ana, bir Beyba ‘ya, bir de ak saçlı başını öne eğmiş, suçlu suçlu duran Hikmet Dede ‘ye baktı, sonra tatlı bir sesle söylendi:
- Aman Hüseyin Bey, ne kızılcık çubuğu mübarek akşam vakti? Görmüyor musun; dar vakittir, yerlerin mühürlendiği saatlerdir. Ne yaptı ki çocuk?
- Ben “Bu eve helal kazancımızla alınmayan bir tek samançöpü bile girmeyecek.” Dememiş miydim? Bir baksana şu masanın üstüne. Nerelerden bulmuş ve bize neler getirmiş bu haydut.
- Yanlışı düzeltmek için kızılcık çubuğuna ne gerek var Tanrı aşkına? Götürür onları alıp getirdiği yere, olur biter. Al oğul, al. Götür onları, ver sahiplerine. Bilmiyor musun? Sevmez baban böyle şeyleri.
Hikmet Dede, Beyba ‘sının elini bile sürmediği sigara kartonlarını, Dolar ‘ları üzgün bir tutumla masanın üstünden alıp eve girdi, açtığı bir pencereden dışarılara savurdu ve geri döndü. Döndüğünde; Beyba ‘sı kendi kutusundaki son birkaç sigarasından birini yakmıştı ve yemeğe başlayacağı yerde sigara içmekteydi.
Ana arabulucu ve gönülyapıcıydı:
- Haydi oğul, ye yemeğini. Beyba ‘n senin iyiliğin için söylüyor. Ye yemeğini, haydi.
- Kardeşlerim yemeyecekler mi? Nerede kaldılar? Gelmeyecekler mi?
Beyba ‘yla Ana şaşkın şaşkın birbirlerine bakındılar:
- Ne kardeşlerinden söz ediyorsun sen oğlum? Haydi iç çorbanı. Senin kardeşlerin-mardeşlerin yok ki.
Hikmet Dede üzgün bir sesle mırıldandı:
- Neden olmasın Beyba? Var benim kardeşlerim.
- Ne diyor bu oğlan, Tanrı aşkına Naime?
- Ben bilemiyorum Hüseyin Bey. Biliyorsan sen bana söyle.
Hikmet Dede ayağa kalktı:
- Anlamamakta direndiğinize göre; bekleyin beni biraz.
Ahşap kapıyı açıp bahçeden dışarı çıktığında; erkekkardeşi İsmet ‘i bir duvar köşesinde gizlice sigara içerken, kızkardeşi Sevim ‘i de Biçki-Dikiş Kursu ‘ndan dönerken buldu ve her ikisini birden bahçeye soktu. Beyba, bir şeyler getirmek üzere eve girmiş olan Ana ‘ya seslendi:
- Konuklarımız var Naime.
Elindeki su bardağıyla evden çıkmakta olan Ana, bahçeye girenlere bakarken fısıltılı bir sesle mırıldandı:
- Kim bunlar oğul?
Hikmet Dede, konukları masaya alırken gülümsedi:
- Lütfen tanımazlıktan gelmeyin Beyba, Ana ‘can. Bu İsmet, bu da Sevim.
Beyba, kendisinin sağında ve solunda olmak üzere masaya karşılıklı oturmuş olan ve gülümseyişler içinde bulunan çocuklara baktı:
- Kimlerdensiniz yavrum?
Kızın güzel yüzünde tatlı bir gülümseme vardı:
- Biz Hüseyin Bey ‘in çocuklarıyız amca. Annemiz Naime Hanım.
- Benim adım da Hüseyin kızım. Bu teyzenizin adı da Naime.
Erkek çocuk söze karıştı:
- Bizim Beyba ‘mızın saçları seninkinden ak. Annemiz de bu teyzemizden yaşlı. Bizi bu dede buraya getirdi.
Ana şaşkın şaşkın çevresine bakındı:
- Hangi dede çocuğum? Ortada dede falan yok ki.
Beyba belli-belirsiz öfkelenmeye başlamıştı. Hikmet Dede ‘ye bakarak homurdandı.
- Akşam akşam yine ne oyunlar çıkarıyorsun sen? Haydi Naime, çorba ver şu çocuklara ve sonra da gönder evlerine. Bekler anaları-babaları.
Beyba kendi tabağındaki çorbayı içmeye koyulurken bakışlarını yeniden Hikmet Dede ‘nin yüzünde gezdirmekteydi:
- Yahu oğlum, aklını başına al biraz. Koskocaman adam oldun, aklın hala havalarda. Ana ‘nla ben; bizler her zaman senin yanında, senin başında bulunabilecek değiliz. Başımızı toprağa koymadan doğru yolu, gerçekleri bulmaya bak. Ben hastayım. Ana ‘n hasta. Birer ayaklarımız çukurda. Bugün varsak; yarın yokuz. Önlemlerini al ve adam ol artık.
Hikmet Dede tatlı bir gülümsemeyle kaşığını ağzına götürdü:
- Bana sorarsan; ben zaten doğru yoldayım ve adam olma peşindeyim Beyba. Buna karşın, sen neden beni adam olamayacakmışım gibi görmeye çalışıyorsun, anlayamıyorum. Ve adam olayım, doğru yolu bulayım diye, neden hergün ensemde boza pişiriyorsun, ben buna bir anlam veremiyorum. Rahatlaman için söylemek istiyorum Beyba: Hiç üzülme ve hiç merak etme. İnan ki; ben sizlerin sağlığında sizin sandığınızca adam olacağım ama hiç de benim zannettiğimce adam olamayacağım.
- Ne yazık ki; lafla peynir gemileri yürümüyor.
- Bence yürüyebilir.
- Yürüyemez: Denenmiştir.
- Yürüyebileceğini kanıtlamamı ister misin Beyba?
- Becerebilirsen kanıtla oğlum.
Hikmet Dede yüzünü gölgeleyen bir hüzünle mırıldandı:
- Senin zarar göreceğini bile bile, ben bunu kanıtlamaya kalkmak istemezdi Beyba. Ne kadar yazıktır ki; zorunluyum. Çünkü; öyle yazılmıştır ve ben yazılanı bozamam. Bana düşen; salt bildirmektir. Söylemesi benden, gereken önlemi alıp yazılmışı bozabilmek veya onu pekilenmek ise senden: Yanındaki elma dalında asılı gazlambasının şişesi bir-iki saniye sonra patlayacak, cam parçaları seni alnından ve yanağından yaralayacak.
Beyba öfkeyle omuzlarını silkti:
- Sen gittikçe çekilmez olmaya başladın, haylaz.
Sözlerini yeni tamamlamıştı ki; elma ağacının bir dalına asılı duran gazlambasının şişesi şiddetle patladı, fitildeki alev titredi, esnedi, pırpırladı, fırlayan cam parçaları Beyba ‘nın alnını ve yanağını kan içinde bıraktı. Olay sırasında aynı masada bulunan çocuklar, sanki hiçbirşey olmamış gibi çorbalarını içmeyi sürdürdüler. Ana çığlık çığlığa Beyba ‘ya koştu. Pamuklar, bezler, kolonyalar getirildi. Alnındaki ve yanağındaki kanlı çiziklere karşın Beyba sakindi:
- Sen şimdi buna “Kanıtlama” mı diyorsun? Dedi. Bu ne bir durugörü, ne de bir hüner. Suç bizim üreticilerde. Yerli camlar kalitesiz. Azcık ısındımı patlıyorlar. Yerli malı lamba şişelerine şöyle bir alttan veya üstten baktınmı; hemencecik çiğ yeşil bir renkle karşılaşıyorsun. Avrupa malı şişelerde bu renk durumavidir. Renk camın kalitesini gösterir. Yerli şişelerin camları ham. Az-biraz sıcak gördümü bunların patlayacağını kör ebem dahi bilir. Sen de şişenin patlayacağını böyle kestirdin, değil mi_
Hikmet Dede utangaç utangaç gülümsemekteydi:
- Ondan değil Beyba. Ondan değil.
- Ya neden?
- Nedeni ortada: Sen bu olayla ilk kez karşılaşıyorsun, oysa ben daha önce de karşılaşmıştım.
- Naime görüyor musun; nasıl saçmalıyor bu senin oğlun?
- Aman Hüseyin Bey, bırakın tartışmayı da, yiyin yemeklerinizi artık. Soğudu yemekler zaten. Yemekten sonra Halil Betler ‘e gidecektik. Vakit geç oldu, artık gidemeyiz.
Hikmet Dede sevgi dolu bakışlarını Ana ‘ya çevirdi:
- Bırak Ana ‘can şu soğumuş yemekleri. Tüm yaşamınız çorba-ekmekle geçti. Pekilenirseniz; ben bu akşam tümünüzü Tamzara ‘daki et lokantasına götüreyim. Şöyle ailece ve ağız tadıyla bir yemek yiyelim. Çorbasından tatlısına varıncaya dek.
Ana irkildi:
- Bizim bütçemiz öylesine bir harcamayı kaldırmaz, bir. Tamzara ‘da et lokantası-met lokantası yok, iki. Akşamın bu dar vaktinde Tamzara ‘da inler-cinler top oynar oğul.
Hikmet Dede gülümsedi:
- Ana ‘can, tüm giderleri ben karşılayacağım, bir. Tamzara ‘da şimdi bir de değil, birkaç et lokantası var, iki. Orası şu anda kalabalıklar, ışıklar, müzikler içindedir, bu da üç.
Beyba alayla omuzlarını silkti:
- Sen önce birazcık büyü de, giderlerimizi sonra karşılarsın oğlum.
- Ben ne kadar büyürsem büyüyeyim, sen yine benim Beyba ‘msın, Beyba. Ve benden her zaman büyük sayılırsın. Bana sorarsan; ben artık yeterince, hatta yeterinden de fazla büyüğüm.
Ana söze karıştı:
- Ben buraya geldim geleli Tamzara ‘da lokanta olduğunu duymadım oğul.
- Sen duymamışsın Ana ‘can. Tamzara ‘da çok güzel, çok sevimli, çok lüks et lokantaları var. Tamzara bu anda cıvıl cıvıldır. Birbirinden renkli ampullerle aydınlanmış ağaçlar altında nice birileri yiyip içiyordur.
- Aman oğul, diyelim ki; inandık. Fakat ta oraya kadar nasıl gider, nasıl döneriz biz? Gidip gelmesi en az iki gün sürer.
Çocuklar bağrıştılar:
- Gidelim Naime Teyze, gidelim. Hüseyin Amca, ne olursunuz gidelim…
Beyba ‘yla Ana aynı anda sordular:
- Gidelim ama nasıl?
Hikmet Dede titrek ellerini yanlara doğru açtı:
- Otomobille, Beyba. Otomobille Ana ‘can. En fazla yarım saatte oradayız.
Beyba belirgin bir cansıkıntısıyla başını sağ omzuna yatırıp merakla Hikmet Dede ‘ye baktı:
- Yahu ilçede otomobil mi var ki? Halkın yüzde doksandokuzu otomobilin ne olduğunu dahi bilmiyor.
- Ama otomobil var Beyba.
- Kimde?
- Bende.
- Sen benim başıma cumhurbaşkanı mı oldun yoksa. Daha caddede-sokakta kısa pantolonla dolaşıyorsun, haylaz. Sende otomobil ne arasın?
- Neden olmasın Beyba? Var benim otomobilim. İşte, bahçe kapısının önünde. Buz beyazı, 2000 model, 1600 motor, Renault 19.
Boşalmış çorba tabaklarını ileri iten çocuklar bir koşu bahçe kapısına ulaşıp kapıyı ardına kadar açtılar:
- Aaa… Diye haykırdılar. Burada beyaz bir şey var. Altında kocaman kocaman tekerlekleri olan, yerden basık, uzun bir şey… Önünde de kocaman kocaman gözleri…
Ana, inanamayan gözlerle bir Beyba ‘ya, bir Hikmet Dede ‘ye baktı ve sonra ağır adımlarla ilerleyip kapıdan çıktı, bakışlarını kapı önündeki beyaz arabaya çevirdi:
- Aman Hüseyin Bey, gel… Gerçekten de burada bembeyaz bir otomobil var.
Bahçenin açık kapısının elverdiği kadarıyla dışarıdaki arabayı şöyle-böyle gören Beyba, dayanamadı, yerinden kalktı, şaşkın bakışlarla ilerleyip kapı önüne çıktı.
Hava açıktı. Gök yıldızlarla doluydu. Altından yapılma bir kasnağı andıran ayın cömert ışıkları altında, yoksul evin bahçe kapısının önünde açık sarıyla koyu beyaz bir otomobil durmaktaydı. Hevenk hevenk meyvelerinin ağırlığından dalları-yaprakları yerlere sarkan elma ağaçları, hafif bir akşam esintisiyle arabayı yelpazeliyordu.
Beyba şaşkındı:
- Evet, bu bir otomobil. Dedi. Nasıl olabilir bu? Hem de bizim kapımızın önünde. Gözlerime inanamıyorum.
Hikmet Dede, dört kapılı arabanın arka kapılarından birini açarak önce iki çocuğu, sonra Ana ‘yı bindirip kapıyı kapattı ve sağ ön kapıyı açtıktan sonra Beyba ‘ya seslendi:
- Bin şuna Beyba. Bin canım babam. Bin benim babam, bin. Şimdiye dek sizlere hiçbir hizmet yapamadım, şimdi yapayım hiç olmazsa.
Beyba şaşkın ve şaşkın olduğu kadar da mutlu görünmekteydi. Arabaya bu görünümler içinde bindi, sonra obir kapıdan yorgun-bitkin bir halde içeri girerek direksiyona geçen Hikmet Dede ‘ye baktı:
- Ne o, yoksa sen mi kullanacaksın bu arabayı? Bir parçacık sabi. Canımız Tanrı ‘ya emanet.
Hikmet Dede marşa basıp farları yaktı. Beyaz arabanın farlarından direklenen güçlü bir çift ışık, evin önündeki yarı karanlık bağ yolunu, ağaçları, dalları, yaprakları, otları gündüze çevirdi. Dallardan, ağaçlardan tedirgin kanat sesleri yükseldi. Vitese geçen ve gazı yiyen araba hafif bir sallanışla yerinden kalktı ve ışığıyla önünü yiye-yuta toprak yolda ilerlemeye koyuldu.
İçeride pek konuşan yoktu. Bakışlar direksiyondaki Hikmet Dede ‘nin üstünde toplanmıştı. Yol, ağaçlar, yapılar, şuraya-buraya gitmekte olan tek-tük insanlar önce aydınlana aydınlana arabanın önüne çıkıyor, sonra yandan hızla kayıp gerideki karanlıklara karışıyorlardı.
Bir virajdan çıkıldığında gözler kamaştı. Araba varsıl ışıklar içinde kaldı. Tamzara ‘nın rengarenk ışıklar içindeki cıvıl cıvıl görünümü Hikmet Dede dışındaki herkesi şaşkına çevirmişti. Beyba, gözlerini renkli ışıklardan, pırıl pırıl masalardan, bu masalarda yiyip içen, konuşup gülüşen insanlardan, masalar arasında koşuşan çocuklardan, öteye-beriye yemekler taşıyan garsonlardan, bahçenin bir yanına sıralanmış ışıl ışıl otomobillerden ayıramaksızın mırıldanıp durmaktaydı:
- İlçede yıllardan beridir elektrik namına hiçbir şey yok. Bu rengarenk ampuller ne arıyor burada? İlçe karanlıklar içinde bir cehennem ama burası ışıklarla yıkanan bir cennet. Ankara ‘da bile az sayıda otomobil olduğu halde, burada ülkeye yetecek sayıda otomobil var. Tümü de pırıl pırıl, tümü de ışıl ışıl, tümü de renkli renkli, tümü de modern, tümü de görkemli. İnanılmaz şey: Büyük Atatürk bile arabanın böylesine bilememişti.
Ana şaşkınlıktan ne yapacağını, ne diyeceğini bilememekteydi:
Aman Hüseyin Bey; bu uzak ve ıssız Tamzara, ne zaman böylesine güzel, böylesine aydınlık, böylesine kalabalık, böylesine cıvıl cıvıl bir yer oldu? Hem de bu karanlık gece vaktinde? Bu bahçeler, bu ışıklar, bu lokantalar, bu insan kalabalıkları, bu arabalar nereden çıktı? Koskoca ilçede oturulabilecek bir tek park, eli-yüzü düzgün bir tek çaybahçesi, yemek yenecek göze gelir bir tek lokanta yokken, hele buranın varsıllığına bir bak.
Hikmet Dede, bitkin bir halde otomobilden inerken sağdan-soldan koşuşan iki hizmetli kapıları açıp Ana ‘nın, Beyba ‘nın ve çocukların inmelerine saygıyla yardım ettiler ve sonra arabayı alıp parketmiş arabaların yanlarına götürdüler. Parlak yakalı kara bir ceket, beyaz bir gömlek, kara bir pantolon giymiş ve boynuna kara bir papyon kravat takmış biri, arabadan inenleri saygılı davranışlarla, yana açılmış eliyle yollar göstererek rengarenk ışıklar altında, hafiften işitilen müzik eşliğinde yiyip içen kalabalık arasından geçirilip boş bir masaya aldı. Masa büyüktü, bembeyaz, tertemiz örtülüydü, ışıltılar, pırıltılar içindeydi ve renkli ışıklarla aydınlatılmış meyve ağaçlarının yaprakları altındaydı.
Ana ile Beyba şaşkınlıklarını çevreden gizleyebildikleri halde, çocuklar bunu başaramamakta ve her yeni şey karşısında şaşkın çığlıklar koparmaktaydılar.
Hikmet Dede, yorgun fakat mutlu bakışlarını Ana ‘dan, Beyba ‘dan ve çocuklardan ayırmaksızın siparişlerini verirken berikiler yeniden şaşkınlıklara düşmüşlerdi.Zira Dede, tüm yaşamlarında alabildiğine imrendikleri halde bir türlü el uzatamadıkları ve akıllarından geçirmeye bile çekindikleri şeyleri ısmarlamaktaydı. Hikmet Dede inanılmayacak ölçüde varsıllaşmıştı. Yağmur olup yağıyor, güneş olup doğuyor, rüzgar olup esiyor, masaya tepe gibi et yığdırıp göl gibi içecek getirtiyor, ortalığı rahmete boğuyordu.
Ana ‘yla Beyba bir süre sonra ortak kanıları ortaya koymak zorunda kalmışlardı:
- Ben düş görür gibiyim. Hem de düşlerin en güzelini. Bizler sana böylesine unutulmaz bir şeyler yaşatamamıştık oğul.
Hikmet Dede ‘nin yaşlı yüzünde bir derin hüzünlerin, gölgeli ve solgun dudaklarında bir buruk gülümseyişin titreyişi vardı:
- Neden böyle söylüyorsun Ana ‘can? Dedi. Neden böyle söylüyorsun Beyba? Bunu burada size söylemek istemezdim ama ne yapayım ki; yeri geldi. Gerçekte; ikiniz de bende, unutmama olanak tanımayan iki derin iz bıraktınız. Anımsat mısın Ana ‘can? Bebeklik günlerimden birindeydi, Karanlık bir mezardan farksız evimizin önündeki çöplükte oynarken mikrop kapan sol gözüm rahatsızlanmıştı. Bilimle din arasındaki farkı bilemediğin için, sen beni doktora götürmemiş, onun yerine bir Davud Hoca Dede ‘nin umuduna bırakmıştın. Hoca ‘mız bir katı yumurtayı okuyup üflemiş, üstüne bir Arap duası yazmış, senden onu bir file içine koymanı, kapı eşiğinin üstüne asmanı istemiş ve ben onun altından geçtikçe, geldikçe gözümüm iyileşeceğini söylemişti.
Ana, oturduğu yerde şöyle bir deprendi:
- Anımsadım. Öyle olmuştu ve dualı yumurta kurumuş, senin de gözün iyileşmişti.
Hikmet Dede umarsız bir gülümseyişle boynunu bütü:
- Yumurta kurudu ama benim gözüm ne yazık ki; iyileşmedi Ana ‘can. Hastalık sol gözümün bebeğinde leke bırakmış. O yüzden ben sol gözümle, baktığım şeyleri yarım-yamalak görebiliyorum.
- Nereden biliyorsun bunu?
- Bilmiyordum. Askeri Tıbbiye ‘ye girmek için muayene edildiğimde ortaya çıktı Ana ‘can.
- Ne Askeri Tıbbiye ‘si oğul? Sen daha liseyi bile bitirmedin ki.
- Sen beni Hoca ‘ya değil, doktora götürseydin; liseden sonra Askeri Tıbbiye ‘ye girebilirdim.
Hikmet Dede, Ana ‘nın bir şeyler söylemesine fırsat bırakmadan sevgi dolu bakışlarla Beyba ‘ya baktı:
- Ya sen Beyba, sen anımsıyor musun? Bebekliğimde bir gece yatağımda uyandığımda; altıma işemiştim. Sen hemen yanıbaşımdaydın ve ayaktaydın. İçinde su dolu bir cam kase bulunan sol elin aşağıda, içinde boş bir su şişesi bulunan sağ elin de yukarıdaydı. Ana ‘m “Ne yaptın Hüseyin Bey? Yatağa işettin çocuğu.” diyordu ve sen “Yıkarsın, yıkarsın.” diye gülüyordun.
Beyba dalgın ve üzgün görünmekteydi:
- Doğru. Diye mırıldanabildi. Bilimsel bir kitapta okumuştum: Uyuyan bir çocuğun yanında bir kabdan bir kaba su dökerken “Çişşş…” denirse; çocuğun işeyeceğini yazıyordu. Kötü bir amacım yoktu ve ben sadece, yazılanın doğru olup olmadığını öğrenmek istiyordum.
Hikmet Dede gülümsedi:
- İyi de ediyordun Beyba. Dedi. Denemede başarılı oldun. Zira; ben, yatağıma işedim. Bence bu; bilinçsiz bir manyetizmaydı. Ama bilgin eksikti. O yüzden, deneyin benim bilinçaltımda bir engram yarattı ve bende koşullu bir refleks oluşturdu. Engramı yaratmayı ve koşullurefleksi oluşturmayı bildiğin halde, bunları silmeyi bilemediğinden, ben şimdi her nerede bir su sesi duysam; her nerede bi musluk açıldığını görsem; altıma işiyorum Beyba.
Masada bir büyük sessizlik oldu ve bu sessizlik ancak çocukların “Dede altına işiyormuş, dedenin sol gözü tam görmüyormuş.” diye gülüşmeleriyle bozulabildi.
Eve kısa sürede ve hiç yorulmadan döndüler.
Beyba mutluluğunu fazla gizleyememekteydi:
- Kahven var mı Naime? Diye seslendi. Bize iki fincan kahve yapıver de, karşılıklı içelim oğlumla birlikte.
Ana mutlu bir tutumla ve tatlı gülümseyişlerle soruyu yanıtladı:
- Siz oturun bahçede şu ay ışığının altında. Ben şimdi hemen yaparım kahveleri ve yakarım bir gazlambası.
- Beyba ‘nın Hikmet Dede ‘ya bakışları tatlıydı:
- Şimdi anlat bakalım oğlum. Diyordu. Nedir bu inanılmaz işler? Nedir bu kapımızın önündeki araba? Ben iyiden iyiye yaşlandım artık. Anlayamıyorum böyle şeyleri.
Hikmet Dede sevgiyle ve saygıyla uzanıp Beyba ‘sının genç, körpe, diri ve ince uzun parmaklı ellerini kendi buruşuk, fersiz ve titrek avuçlarının içine aldı:
- Yaşlılığın ne olduğunu sen nereden bileceksin Beyba? Dedi. Daha kırkındasın. Bana sormalısın yaşlılığın nasıl bir şey olduğunu. Bana sormalısın.
Beyba ilk kez kahkahalarla gülmekteydi:
- Sana mı sormalıyım? Bak şu bacaksıza. Senin yaşın ne, başın ne oğlum?
- Sen yaşlılığı hiçbir zaman yaşamadın ki; bilesin, Beyba.
- Neden bilmeyeyim? İşte pekala yaşlıyım. Her geçen gün de biraz daha yaşlanıyorum. Yaşım tam tamına kırk oldu.
- Sen onu yaşlılık mı sayıyorsun Beyba? Saçların daha yeni yeni kırlaşıyor ve sakalında bir tek ağarmış kıl yok. Saçların ak-pak olmasını, sakalın da baştanbaşa ağarmasını, kaşların-bıyıkların beyaza kesmesini, kolların takatten düşmesini, dizlerin-ellerin titremeye başlamasını, belleğin iflas etmesini, saman yığınında iğne seçen gözlerin baktığını görememesini, karıncanın ayak seslerini duyan kulakların davul sesini bile duyamamasını, bülbüller gibi şakıyan dillerin konuşurken dolanıp dolaşıp kalmasını, dişsiz damakların eriyip gitmesini, yanakların seğirmesini, şurada-burada tiklerin baş göstermesini sen nereden bileceksin?
- Tümüyle bilmesem de yaklaşık bilebilirim.
- Ben aynı kanıda değilim. Bana göre; insan, belirli bir yaşı tanıyabilmek, bilebilmek ve anlayabilmek için o yaşa gelmek zorundadır. Bir gencin, yaşlılığı bir yaşlı kadar bilebileceğine inanmıyorum. Bir kuştüyü yastığın bir yüze diken gibi batabileceğini genç nereden bilsin? Balın-kaymağın tadını-lezzetini, çiçeklerin alının-morunun, bir şarkının-türkünün melodisinin kalamayacağına genç nasıl akıl erdirsin? Yaşlılığı gence bir yaşlı anlatıp öğretmedikçe, genç yaşlılığı kavrayamaz. Zira; yaşlılık gence göre; gelecek, gençlik yaşlıya göre; geçmiştir. Gel gör ki; insan geçmişi bilebilecek ve geleceği bilemeyecek biçimde yaratılmışlardır.
Beyba, Ana ‘nın getirdiği kahveden bir yudum almaya hazırlanırken, Hikmet Dede gazlambasını elma dalına asmakta ve ayışığına karışmış lamba ışığı altında Beyba ‘yı ilgiyle incelemekteydi. Konuşan Beyba oldu:
- Görelik koşut olduğunda; bunun pek doğru olabileceğini sanmam. Baksana ki; ben sana göre daha fazla bir geçmişi ve daha fazla bir geleceği biliyorum.
- Fakat Beyba, bu gelecek, senle ben arasındaki yaş farkından doğma bir gelecekmiş gibi görünmekle birlikte, bana göre gelecek de olsa; sana göreİ geçmiştir. Senin benden fazla görünen geçmişin, gerçekte benim için, geçmişin geçmişidir. Bilebildiğin işte budur, yoksa; geleceğin değildir. Sen, senin ve benim geleceklerimizi bilemeyeceğin halde, ben senin geleceğini bilebilirim. Çünkü; senin geleceğin benim geçmişimden başka bir şey değildir.
- Bu söylediklerin anlamsızdır. Zira; ben senin babanım ve sen, kendi geleceğini bilemeyeceğin gibi, benim geleceğimi de bilemezsin. Temelde, insanın geleceği bilemeyeceğini kendin söylemiştin.
- Ama Beyba, unutma ki; sen benim şimdiki yaşımdan senin şimdiki yaşına kadar olan geleceğimi bilmektesin ve u da normaldir. Çünkü; o senin için gelecek değil, geçmiştir.
Beyba diyecek söz, verecek yanıt bulamadı, gülümsedi ve başını salladı:
- Bırak saçmalamayı da kahvelerimizi içelim ağız tadıyla.
- Hikmet Dede Beyba ‘sına sevgiyle baktı:
- Biliyor musun Beyba? Dedi. Bu benim tüm yaşantımda seninle içebildim ilk kahve. Zira; törelere göre; çocuk Beyba ‘sıyla, Ana ‘sıyla kahve içemez.
- Öyledir. her nedense ahlaka aykırı saymışlar. Ama aldırma; bunu ben istedim.
- Hayır Beyba, sen değil, ben istedim bunu ve ben gerçekleştirdim.
- Anlamadım. Sen nasıl isteyebilir, nasıl yapabilirsin ki?
- İsteyebilirim de, yapabilirim de. Ben sizleri çok özledim ve sizlerle birlikte olmak istedim. Bu; dirinin ölüden farkıdır ve bu; Yaratıcı ‘nın insana lütfettiği en büyük yetenektir. Yaratıcı ‘nın niteliklerinden bir niteliktir ve Yaratıcılık ‘tır. İnsanın Yaratıcılık ‘ıyla Yaratıcı ‘nın Yaratıcılık ‘ı arasında elbette ki; fark vardır. Nitekim; Yaratıcı gerçeği, insan hayali yaratır. Ben, O ‘nun bana verdiği bu yetenek sayesinde, gerçekte yapamadığım her şeyi hayalimde yapabiliyorum. Olmayanı olduruyorum, noksanı tümlüyorum, çirkini güzelleştiriyorum, tadsıza tad veriyor, tuzsuza tuz katıyorum. Karanlığı aydınlatıyorum. Çıplağı giydiriyorum, giyinmişi soyunduruyorum. Bulamamış olduklarımı buluyorum. Yanlışlarımı düzeltiyor, yapamadıklarımı yapıyor, özlemlerimi gideriyor, ardımda eksik-yanlış bırakmıyorum.
- Yani şimdi, bizi de sen mi yarattın hayalinde? Bizi; Ana ‘nı, beni, bu evi, bu bahçeyi, o otomobili, o rengarenk ışıklar içindeki cıvıl cıvıl Tamzara ‘yı.
- Ben yarattım.
- Peki o kızla oğlan? Onlar neyin nesi?
- Onlar benim kardeşlerim Beyba? Yani senin oğlunla kızın.
- Benim senden başka çocuğum yok ki.
- Bu yaşında yok ama ileriki yaşlarında olacaklar. Tümümüzü bir araya getirebilmek için gelecekten indirdim onları şimdiye..
- Bu küçücük yaşında nasıl yapabilirsin ki bunu?
- Gerçekte küçük değilim Beyba. Bu anda senin tam iki yaşındayım. Ama sen beni bu yaşımda hiç göremedğinden bu bahçedeki yaşımda görebiliyorsun. Zaten tersini hayallesem; gerçeğe aykırı düşerdi.
- Yani şu otomobil, o rengarenk ampuller, o cıvıl cıvıl Tamzara? Onlar sence gerçeğe uygun mu?
- Elbette ki değil. Ama o yaşlarda size yapamadığım hizmetleri bu biçimde de yapamasam, içimdeki ukde gerçeğinden de büyük olurdu. Zamanımızda ne öyle bir Tamzara, ne de öyle otomobiller vardı. Geceler mumların ve gazlambalarının umutlarına kalmıştı. Kadınlar çamaşırlarını elle yıkıyor, bulaşıklarını külle ovuyorlardı. Şimdilerde çok büyük kolaylıklar var ama ne kadar yazıktır ki; sizler yoksunuz.
Beyba başını sağ omzuna yaslayarak Hikmet Dede ‘ye baktı:
- Peki, ben seni şimdi, o saçı-sakalı ağarmış, sırtı-beli bükülmüş, eli-ayağı titrek halinle göremeyecek miyim?
- Göremeyeceksin Beyba. Öyle hayallesem de; sen bunu göremezsin. Zira; sen benim bu yaşımdan çok önce öldün.
- Anladığım kadarıyla; bu bizimki bir tür tutsaklık. Yani sen bizi nasıl görmek istersen biz öyle olmak ve bize ne yaptırmak istersen biz onu yapmak zorundayız.
Hikmet Dede gülümsedi:
- Evet Beyba, ne yazık ki öyle.
- Peki bana ve Ana ‘na hiç olmazsa bizim ne zaman öleceğimizi söyleyebilir misin?
- Söylemesine ben söyleyebilirim ama sizler anlayamazsınız Beyba.
- Neden anlayamayalım?
- Bu sizler için gelecektir de ondan.
- Öyle de olsa; söyle. Anlarız.
Hikmet Dede üzgündü:
- Söyleyeyim Beyba. Dedi. Sen 1968 yılında vefat edeceksin. Ana ‘m ise; senden hayli sonraki 1982 yılında vefat etmiş olacak.
Hikmet Dede ‘nin meraklı bakışları Beyba ‘daydı:
- Anlayabildin mi Beyba?
Diye sordu. Beyba şaşkındı ama gülümsüyordu:
- İşin garip olan yanı şu: Dedi. Anlayamadığım gibi, neden anlayamadığımı da anlayamadım.
Hikmet Dede, çocuğunu okşayan bir baba gibi avuçlarıyla Beyba ‘nın yanaklarını okşadı:
- Bunda garip bir yan yok Beyba. Diye mırıldandı. O yılları yüz kere, bin kere yinelesem; senin onları anlayabilmen olanaksız ve bu da çok normal. Zira; biz senin kırk yaşında bulunduğunda böyle bir konuşma yapmadık. Kaldı ki; ben senin, öleceğin yılı duyduğunda da, onu anlayamamış olduğunu hayal etmekteyim. Sen benim hayal etmediğim şeyi nasıl anlayabilirsin?
Beyba umarsızdı:
- Bırak oğlum, gidelim artık. Diyebildi. Çok yorulduk biz. Sabah erkenden kalkıp işe koşmak zorundayım.
- Yarın Pazar ama. Hafta tatili.
- Olsun. Bankacılıkta dur-durak yok ki.
- Ben de yoruldum Beyba. Bu kadarından fazlasını zaten hayalleyemiyor, sizleri burada, yanımda tutabilecek gücü zaten kendimde bulamıyorum. Ama yalvarırım; lütfen izin verin bu yaşlı adama, bu Hikmet Dede ‘ye; ayrılmadan önce sizleri şöyle bir teker teker öpsün ve sizlere şöyle bir doya doya sarılsın. Lütfen esirgemeyin bunu benden.
Hikmet, Dede takatsiz dizlerine yüklene yüklene bulunduğu yerden doğruldu. Ailenin mevcut bireylerine ayrı ayrı ve sımsıkı sarılmak istedi. Ancak onlara sarılmasıyla esip geçen rüzgarlara sarılması arasında hiçbir fark olmadı. Onları kucaklamasıyla rüzgarı kucaklaması birdi. Onları tek tek öpmek isterken vurup geçen rüzgarları öptü. İçinin tüm özlemiyle sarıp kucaklamak, okşayıp öpmek istediği Beyba ‘sı, Ana ‘sı, kızkardeşi, erkekkardeşi, kollarının arasında, güneş altında bozulup dağılan, eriyip akan balmumundan yapılmış heykeller gibi süzülüp damlayıp gittiler ve geride bir tek damlalarını bile bırakmadılar.
Ve Hikmet Dede, buruşukluklarla dolu solgun yüzünü, gözyaşları içinde önündeki kuru tahta masanın üstüne bırakarak ağlamaya başladı.
Seksen yaşındaki ak saçlı, ak sakallı, bıyıkları-sakalı beyaza kesmiş adam, boş ve karanlık bir odada, çıplak bir masanın üstünde küçük çocuklar gibi hıçkırıyor ve hıçkırıklarını kimseciklerin duyamayacağına güvenerek sarsıla sarsıla inliyordu:
- Ana ‘mı, Beyba ‘mı, kardeşlerimi istiyorum… Elim-gücüm yetmez bir büyük, bir karanlık dünyada yalnızım… Yapayalnızım…
(Hikmet BARLIOĞLU (1933-2003) 'nun
İLKLER İsimli Öyküler 'inden > 55-93/220
Kayıt Tarihi : 18.6.2007 15:01:00





© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!