Hicr Suresi Şiiri - Osman Erdoğmuş

Osman Erdoğmuş
567

ŞİİR


10

TAKİPÇİ

Hicr Suresi

HİCR SURESİ
Mushaf tertibine göre 15, iniş sırasına göre 54. suredir.
Yusuf suresinden sonra, En‘am suresinden önce Mekke döneminde, müşriklerin Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara yaptıkları baskıların şiddetlendiği yıllarda nazil olmuştur
99 ayettir. İsmini 80. ayette geçen Hicr kelimesinden alır. Hicr, Hz. Salih’in peygamber olarak gönderildiği Semud kavminin yaşadığı bölgenin adıdır.
Muhtemelen korunaklı bir bölge olması sebebiyle bu adı almış olabilir. Yalnız kelimenin Arapça aslında mâni olmak, mahrum etmek gibi manaların olması, surenin ciddi bir ikaz taşıdığını da göstermektedir.
Surenin ilk konusu Kur’an, vahiy ve peygamberliktir. Daha sonra insanın beden ve ruh varlığının yaratılış süreci ile İblis’in Allah’tan gelen secde buyruğuna uymaması anlatılır. İyilerin uhrevî mükâfatları, Allah’ın rahmetinin genişliği; Hz. İbrahim ve Lût ile Eyke halkı ve Hicr halkıyla ilgili kısa bilgiler, Hz. Peygamber’e ve müminlere verilen müjdeler, inkârcılara yapılan uyarılar surenin belli başlı konularıdır.
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
1. Bu harfler, bunlar sıradan, sizlerin konuşmalarının da temelini oluşturan harfler. Fakat Allah bu sıradan malzemeyi aldı, vahye dönüştürdü. Yani Allah sıradan şeylere el atar, onları işlerse o kutsal olur, mukaddes olur. Allah’ın kudret elinin değdiği her şey mukaddes olur. Onun için bu manada vahyin ilahi tabiatına bir atıftır ayetin başındaki bu kesik harfler. “Ben Allah’ım, görürüm”
“Kitap”tan da, Kur’an’dan da maksat, Kur’an-ı Kerim’dir. Kitap, onun satırlarda yazılmasına, Kur’an ise onun sadırlarda ezberlenip daimî olarak dillerde okunmasına işaret eder. El kitap; vahyin ilahi menşeine, kaynağına, Kur’an ise vahyin hedefi olan insanda vahyin gerçekleştirmek istediği bilince tekabül eder. Onun için okunan Kur’an olabilme vasfını insan okuyunca kazanır. Yoksa, insan okumasa da el kitaptır. İnsana ulaşmadan da el kitaptır. Ama Kur’an olma özelliği insana ulaştıktan sonra başlar.
Mübin “açık seçik, anlaşılan” veya kısaca “apaçık” demektir. “O Kur’an ayetleri, üzerinde düşünüp taşınanlara doğruluk ve hidayet yolunu açıklar” anlamına gelecek bir konumda kullanılmıştır. Bu anlama göre surenin başında dinleyici ve okuyucu, sıradan bir sözle değil, insanlığa doğruluk ve hidayet yolunu gösteren, ebedî kurtuluş için gerekli olan inanç ve amel hayatıyla ilgili bilgiler ve dersler veren ilâhî kelâmla karşı karşıya bulunduğu hususunda uyarılmakta; ayetleri bu şuurla, onlardan istifade edecek tarzda dikkatli ve edepli bir şekilde dinlemek veya okumak gerektiğine işaret edilmektedir.
Sonuç olarak surenin başında ilâhî vahyin önemine dikkat çekilmekte, onu dikkatle dinleyip aydınlatıcı içeriğinden yararlanarak doğru yolu bulmanın gerekliliği vurgulanmaktadır.
2. Bugün vahyi inkar edenler, vahye sırt dönenler, vahyi alaya alan ve küçümseyen o ruhsuzlar, bir gün gelecek vahye teslim olmayı çok isteyecekler.
Vahye kayıtsız kalmanın mutlak yaşanacak olan derin pişmanlığı ifade ediyor. Gelecekten haber veriyor. Hiçbir insanın Allah dışındaki bir kaynaktan alamayacağı gelecekten.
3. Aynı zamanda vahyin ilk muhatabı sevgili efendimize bir taktik ve teselli. Yani onların vahye sırt dönmüş olmaları, vahyin değerinden hiçbir şeyi eksiltmez. Onlar kendilerini vahye kapattılar, hakikate kapattılar. O halde onları kendi haline bırak.
Aman Allah’ım, bu ne dehşet hitap. İnsanın içini sarsıyor. Bırak onları. Şu vahyi kaale almayan adamları kaale alma. Vahiy karşısında ilikleri titremeyen şu adamlar kaale almaya değmez. Yesinler içsinler, geçici hazlarla avunsunlar, oyalasın onları boş umutlar. Kendi kendine bir tuzaktır Allah’ın içinde yer almadığı gelecek tasarımı. Onun için bırak onları diyor.
“Emel”; dünyayı sevmek, ona dört elle sarılmak ve ahretten yüz çevirmektir. Dünya işlerinin görülebilmesi için bunun belli bir miktarı normal görülse de, hususiyle tul-i emel, yani ardı arkası kesilmez dünyevî arzu ve istekler zararlı ve tehlikelidir. Böyle bir hastalık kalpte yerleştiği zaman onu bozar ve onun tedavisini güçleştirir.
Zamanı gelince gerçeği öğrenecekler. Daha ne desin, vahiy daha ne desin.
Bu ayetten anlaşıldığına göre inkârcıları Müslüman olmaktan alıkoyan ve ileride pişmanlık duyup Müslümanlara imrenecekleri bir duruma düşmelerine sebep olan şey, onların akıllarını kullandıktan, düşünüp taşındıktan sonra bu dinin hak olmadığı kanaatine varmaları değildir. Aksine, onların sağlıklı düşünmelerini, hakikati görmelerini ve hidayete ermelerini engelleyen şey, bedensel hazlara, arzu ve ihtiraslara kendilerini kaptırmaları; geçici, boş ve değersiz amaç, emel ve kuruntularla oyalanmalarıdır. Ayet, insanların kendi tercihleri istikametinde yaşamakta serbest olduklarını ve sonuçta eylemlerinin kendileri için ne getirip ne götüreceğini ileride görüp anlayacaklarını bildirerek hem insanın özgürlüğüne işaret etmekte hem de özgürlüğün aynı zamanda bir sorumluluk getirdiği, dolayısıyla doğru kullanılması gerektiği hususunda uyarıda bulunmaktadır.
“Bırak onları...” buyruğu, Hz. Peygamber’in artık inkârcıları uyarmaktan vazgeçmesini, tebliğ görevini terk etmesini öngören bir emir olarak anlaşılmamalıdır. Bu ifade, nefsanî tutkularının kölesi olmak yüzünden büsbütün dalâlette bulunan inkârcıların, bu durumlarıyla muhatap almaya değer sayılmayacak kadar kendilerini değersiz hale getirdiklerini ima etmekte, bu yönüyle onlara karşı ağır bir kınama ve uyarı maksadı taşımaktadır.
4. Tarih boyunca pek çok toplum, peygambere karşı gelmeleri, günah ve azgınlıkları sebebiyle helak edilmiştir. Ancak bunlar rastgele, körü körüne değil belli bir takvime göre, haklarında Levh-i Mahfuz’da belirlenmiş belli bir yazıya ve hükme göre helak edilmişlerdir. Bu ilâhî kanun, şu anda yaşayan ve daha sonra gelecek olan toplumlar için de geçerlidir. Dolayısıyla hak ve hakikat düşmanlığı yapıp azgınlıkta ileri gidenlerin “Niçin hemen helak edilmiyoruz” diyerek alaya kalkışmalarının bir anlamı yoktur.
5. Çünkü vakti gelince kesinlikle helak edilecekler; o helak saatini bir saniye önceye veya sonraya almaları mümkün olmayacaktır. Buna göre Peygamber (s.a.s.)’in ve daha sonra gelen Müslümanların, o kadar isyan ve zulümlerine rağmen kâfirlerin niçin bir an önce helak edilmediklerini sormalarına da gerek yoktur. Bunlar tamamen ilâhî ilme göre tanzim edilmekte, her şey tam vaktinde ve yerli yerince vuku bulmaktadır. O halde herkes sadece üzerine düşen vazifeyi en iyi şekilde yerine getirmeye çalışmalı, kendi işine bakmalı, işi olmayan şeylerle kafasını ve kalbini meşgul etmemelidir. Çünkü kâfirlerin, ister sözlü olsun ister fiilî olsun bu husustaki saldırı ve hakaretlerinin sonu gelmeyeceği tarihî bir gerçektir.
Toplumlar, uygarlıklar, medeniyetlerin çöküş yasalarından söz ediyor bu ayetler. Eğer çözülme başlamışsa, eğer kokuşma başlamışsa, eğer ahlaki kokuşma toplumun tüm bireylerini kaplamışsa artık ilahi yasalar gereği o toplum çökmeye mahkumdur. İşte toplumların eceli. Böyle bir toplum Allah’ın koyduğu bu yasayı erteleyemez, delemez, geciktiremez. Burada anlatılan hakikatte bu olsa gerektir.
6. Zikir: “ezberleme, hatırlama, anma, övme” gibi anlamlara gelir. Kur’an-ı Kerim’de ise –bu sözlük anlamları yanında– özellikle “Allah’ın kullarına gönderdiği uyarı, öğüt, vahiy” özellikle de Kur’an için de kullanılmıştır. Nitekim Kur’an’ın bir isminin de “zikir”dir.
Müşrikler Hz. Peygamber’e, “Ey kendisine vahiy gelen adam!” diye hitap ederken ona vahiy geldiğine inandıkları için böyle konuşmuyor, aksine onunla alay ediyorlardı.
Eskiden Arap putperestleri şairlerin cinlerle ilişkisi bulunduğuna, şiirin de böyle bir bağlantının sonucu olarak şairlerin cinlerden aldıkları ilhamın ürünü olduğuna inanırlardı. Bu yüzden, Hz. Muhammed’in çağdaşı olan müşrikler de bir tür şiir kabul ettikleri Kur’an’ı Allah’tan değil, cinlerden aldığını düşünüyorlardı.
7. Tüm peygamberlerden inkarcı muhatapları melek bir elçi istemişlerdir. Bundan Mekke müşrik toplumu da istisna değildir, onlar da melek istemişti. İnkarcı toplumların, yani inanmaya gönlü olmayanların bahane olarak melek talebi, aslında temelde bir başka sebebe dayanıyordu. O da bir meleğin örnek alınamayacak olmasıydı. Melek gelseydi kurtulacaklardı. O melek, biz insanız dolayısıyla mazuruz diyeceklerdi. Ama insan gelince mazeret beyan edemediler. Çünkü insan yapıyorsa siz de yapabilirsiniz. O nedenle peygamber bize örnek olarak tanıtıldı.
8. El Hakk; ya kesinleşmiş ceza anlamına, ya da hesap günü anlamına gelebilir. Yani kesin bir hakikat için, cezayı kesmek için indiririz. Veya kestiğimiz cezayı infaz etmek için. Ya da son gün artık canlarını alıp kıyameti koparmak için indiririz manasına gelebilir.
Bir sonraki ayete bakarak burada ki el Hakk’ın vahiy olduğunu da söyleyebiliriz. Yani biz melekleri onların keyfine göre indirmeyiz diyor ayet. Onlar istedi diye melek indirecek değiliz. Biz melek indireceksek bizim belirlediğimiz bir görevi yapmak için indiririz. Ayet devam ediyor. ve ma kânu izen munzariyn eğer dedikleri gibi olsaydı o zaman da onlar için asla erteleme olmazdı. Onun için ayetin bu son cümleciğinden dolayı burada ki el hakk’ı, kesilen cezanın infazı biçiminde anlamak doğru olur.
9. Böyle birkaç te’kit birkaç ısrar ile geliyor bu ayet. Pekiştirme edatıyla, pekiştirme ifadeleriyle geliyor. Ve biz koruyacağız onu biz, diyor. çünkü onu pey der pey indiren biziz.
Allah’ın vahyi koruması; Hem kaynağı açısından koruması anlamına gelir. Hem resulü, yani vahyi taşıyanı koruması anlamında gelir. Ama ayet görünen anlamıyla hiç kuşkuya yer bırakmayacak şekilde vahyin kaynağından çıkarak son hedefine en son insana varıncaya kadar indiği gibi korunduğu konusunda bir garanti veriyor. Gerçekten yeryüzünde Kur’an vahyinin bir örneği daha korunmuşluk açısından bulunmamaktadır, yoktur. Hiçbir vahiy, Kur’an dışındaki vahiylerde dahil.
Okuma yazma bilmeyen bir peygambere kendisine inen vahyi hemen hiç durmadan kayda geçirmesi işaret buyruluyordu. Resulallah bu işareti hemen anlamış ve algılamış, onun içinde sürekli vahiy katipleri istihdam etmişti. Bu nedenledir ki vahiy indiği andan itibaren ele geçirilen tüm malzemeler kullanılarak, hurma kabukları, kürek kemikleri, yassı taşlar, papirüsler ve buna benzer yazıya elverişli kil, çömlek gibi pişirilmiş malzemelerde dahil tüm alet ve edevat kullanılarak kayda geçirilmişti.
İşte bu kayda geçirilmiş olan tüm malzeme Resulallah’ın vefatından hemen sonraki iki yıl içinde, Zeyd Bin Sabit tarafından vahyin bir araya toplanıp cem edilmesi sırasında bu malzeme istendi. Yoksa hafızalarda zaten var idi. Fakat hafızalarda olana güvenilmeyip bu malzeme istendi. Şahitler bu malzemeydi. Bizatihi vahyin indiğinde yazılan, sahabe tarafından da yazılan, okuma yazma bilenlerin yazdığı bu malzeme idi. Unutmayalım, Hz. Ömer’in Müslüman olmasına vesile olan Taha suresinin mezkur ayetleri kardeşi Fatıma Binti Hattab tarafından kocası ile birlikte okunurken Hz. Ömer tam üstüne gelmişti. Yani o, elinde bir malzemeden okuyordu Kur’an ı. O hemen yatağın arasına o malzemeyi saklamıştı. İşte böyle yazılıyordu Kur’an. Ve bugüne kadar Kur’an ilk indiği anlamını muhafaza ederek geldi.
10. Şiye’, şia kökünden gelen bir çoğul kelime. Aynı akideye bağlı fakat gruplaşmış topluluklar manasına kullanılıyor. Nedir verilen mesaj, aynı akideye bağlı, farklılaşmış. Fakat daha sonradan kendisini farklılaştıran, o akideyi sulandıran, daraltan ya da genişleten topluluklar.
Bunun anlamı şu, tüm insanlık bir tek akideye bağlıydı. Onun için şiya’ diyor çoğul olarak. Herkes Müslüman’dı. Aslında tüm sapmalar İslam’dan sapmadır.
2
11. Putperestlerin inat ve inkârları yanında, onların “Ey kendisine vahiy gelen adam! Sen kesinlikle bir mecnunsun!” gibi küstahça söz ve davranışlarına muhatap olan ve bundan dolayı üzülen Hz. Peygamber’i teselli ediyor.
Ey Peygamberim, ilk alaya alınan, ilk yalanlanan sen değilsin. Senden öncekilerin tamamının kaderidir bu. Senden önceki toplumlar da kendilerinin kurtuluşu için gelmiş, kendilerinin dünyada mutlu bir hayat yaşamaları, ahirette de cennete ulaşmaları adına gelmiş elçilerini yalanladılar, alaya aldılar, dinlemediler, değer vermediler, eğlenceye aldılar. Kendileri için açtığımız rahmet kapılarından istifade etmek istemediler. Kendileri için takdir ettiğimiz şerefle ilgilenmediler. Zikirle yol bulmadılar.
12. Yukarıda alay ettiler diyordu ya. Yani onlar alay ederler, Allah’ta onların vahiyden istifade edecek yerlerini kapatır. Aynen öyle. Dolayısıyla neden bu vahyi anlamıyorlar, kimilerini yüreğinden titreten bu vahiy neden bazılarına hiç etki etmedi sorusunun cevabıdır. Onlar kendilerini vahye kapattılar, Allah’ta onları vahye kapattı. Ama önce onlar yaptılar.
“ve ma yudıllu Bihî illel fasikıyn”. (Bakara/26) Allah fasıklardan başkasını dalalete ulaştırmaz, saptırmaz. Yani sapandan başkasını saptırmaz. Saptılar, sapıttı. Kapattılar, kapattı. Sırt döndüler, sırt döndü o kadar. Psikolojik yasası Allah’ın bu. Kişi alaya aldığı mesajın hakikatini anlamakta acze düşer. Bir şeyi alaya alıyor musunuz, hafife alıyor musunuz; zaten alaya alırsınız. Çünkü hafife almadığınız bir şeyi alaya almazsınız. Küçümsemediğiniz bir şeyi alaya almazsınız. Alaya aldınızsa hemen arkasından ne gelir bakınız. Ne geleceğini Kur’an dan öğrenelim.
13. Eğer vahye ciddiyetle yaklaşmazsanız, onu gereği gibi algılamazsanız u sefer imansızlık gelir ve bu noktada da kalmaz, dahası var. İnsanın kendisi hakkındaki değer yargıları bile saçma sapan olmaya başlar.
14. 15. Müşriklerin vahiy karşısındaki ön yargılı tutumlarının tanıtıldığı ayetler, inkâr psikolojisinin bir özelliğini ortaya koyması bakımından ilgi çekicidir. Normal ve ön yargısız bir insan genellikle karşılaştığı yeni bir görüş, inanç veya iddiayı ölçüp tartar; üzerinde düşünüp taşınır; söz konusu iddiayı mahiyetine göre akıl ve iz‘an ölçülerine vurarak sonunda kabul veya reddeder; ya da kesin bir sonuca varamamışsa ihtimal noktasında bırakır.
Halbuki, ilâhî mesaj karşısında zihinleri peşin hükümlere kilitlenip kalmış olanlar, bu suretle bağımsız ve tarafsız düşünme imkânından da kendilerini mahrum bırakmış oldukları için, aklî ve mantıkî deliller şöyle dursun, mucizevî delillerle karşılaşacak olsalar, meselâ ayette buyrulduğu gibi gökten bir kapı açılıp oraya yükseltilseler de vahyin bildirdiklerini yahut vahyi getiren meleği açık seçik gözleriyle görseler, bunu bile hemen göz boyama, büyü gibi temelsiz iddialarla reddederler.
Gerçekte ise asıl Arap müşriklerinin kendileri yığınla hurafelere inandıkları halde İslâmiyet’in ortaya koyduğu ve insan oğlunun akıl, mantık ve tecrübeleriyle, kalp ve vicdanının talepleriyle uyuşan, kısaca insanın aslî fıtrat ve tabiatına tam bir uygunluk teşkil eden hükümlerini bir çırpıda inkâr etmeleri, hemen her devirde görülebilen bir zihin, muhakeme ve hatta ahlâk bozukluğudur.
Çünkü haklı gerekçelere dayanmayan red ve inkâr tavrı zihnî bir kusur olmanın yanında bir erdemsizliktir. Erdemli insan, peşin hükümlerle karar vermekten, duygusal ve tepkisel davranmaktan kurtulabilmiş, daima adaleti ve gerçekliği ilke edinebilmiş olan kimsedir.
16. Buruç: dikkat çekmek ve sığınak olmak, korumak, yüksek köşk, kale. Burada yıldızlar ve gezegenler olabileceği gibi, yıldız ve gezegenlerin içinde döndükleri yörünge de olabilir. Her iki durumda da ilahi güce, yaratma ve düzenlemedeki ve sanattaki güzelliğe tanıklık etmektedir.
Bununla birlikte kalelerin kulelerine burç denildiği gibi, güneşin bir senede takip ettiği yörüngenin içlerinden geçtiği, belli sembollerle gösterilen on iki takımyıldızından her birine de burç denilir.
Neden vahiyden bahsederken Kur’an hemen göğe, yıldızlara getirdi sözü. Aslında bunlar birbirinden farklı şeyler değil de ondan. Kur’an’ın afaktaki ayetlere dikkat çekmesiydi bu. Ayat-ı mestur, satırdaki ayetlerden söz etti ve şimdi de kainat ayetlerine getirdi sözü. Vahyin mesajını almayan insan kainatın da mesajını almaz. Aslında Kur’an bu ikisi arasında irtibat kurarak bu hakikati dile getiriyor.
Gökte parlayan yıldızlar insanı Allah’a da yaklaştırır, şeytana da. O yıldızları kehanette kullanırsınız, şeytani bir takım haber aldığınızı zanneder ve kendinizi saptırırsınız. Yani Allah’ın ayet olarak yerleştirdiği o yıldızlar, birilerini yoldan çıkarma amacıyla kullanılabilir. İşte adeta vahiyle yıldızlar arasında ki bu çift boyutlu işlev, çift tabiatlı işlev arasında irtibat kuruluyor.
17. 18. Allah Teâlâ bu burçları öylesine bir koruma altına almıştır ki, hiçbir şeytan onlara ulaşamaz. Cinleri de içine alan tüm şeytanlar, dünya küresiyle sınırlandırılmışlardır. Onların bu küreden ayrılıp diğer kürelere geçebilme kabiliyetleri yoktur. Bu bilgi, insanlar arasında günümüzde bile yaygın olan bir yanlış anlamayı ortadan kaldırmaktadır. Çünkü insanlar, şeytan ve yandaşlarının kâinatta her tarafa gidebildiklerine inanmaktadırlar. Kur’an, bu yanlış anlayışın zıddına, şeytanların belirli sınırları aşamayacaklarını ve sınırsız bir güce sahip olmadıklarını haber vermektedir. Bu bilgi, aynı zamanda şeytanların yalan yanlış haberlerine dayanan kehanet, büyü ve falcılık gibi sahtekârlıkların aslının olmadığını ortaya koymaktadır. Şeytanlardan sınırı aşıp da kulak hırsızlığı yaparak göğün sırlarından bir şey almak isteyeni de zaten apaçık, yakıcı bir alev topu kovalar. Onu yakalayıp yakar, yok eder; o bilgiyi çalmasına müsaade etmez.
19. Cenab-ı Hak yeryüzünü yayıp döşemiş, sarsılmaması ve içindekileri sağlam tutabilmesi için oraya yerinden oynatılamaz sabit dağlar yerleştirmiş ve orada ölçüsü ve miktarı belli her türlü bitkiyi bitirmiş, madenleri var etmiştir. Bunlarda var olan ölçüyle yaratmıştır.
“Mevzûn” dengeli, denge, altın kural, işte burada. Her tür hayatın yeryüzünde dengeli bir biçimde gelişip serpileceği bir hayat bahşetmek. Bunu ancak Allah yapar.
Botanikçiler şuna hayret ediyorlar. Bitkilerdeki üreme kabiliyetine baktığımızda bir tek bitkinin yeryüzünün tamamını sarması için bir kaç yıl yeter diyorlar. Fakat neden sarmadığına hayret ediyoruz. Bu dengeyi ne sağlıyor. Yoksa bir bitkinin üreme sistemi, yani üreme tozları yeryüzünü birkaç yılda o bitkiyle kaplamaya yeter.
Balıklar içinde öyle. Bir balık bir bırakmaya 300.000, 500.000 hatta birkaç milyon yumurta bırakıyor. Denizlerin tamamının balıkla dolması 50 – 100 senede içten değil. Fakat neden dolmuyor. Mevzûn, denge.
Yine bilim adamları kara canlılarının, özellikle de sinek tipi ve küçük böcek tipi canlıların korkunç üreme yeteneklerine baktıklarında yer yüzünü tamamıyla çekirgenin kaplamaması, sineğin kaplamaması için hiçbir neden göremediklerini söylüyorlar. Çünkü bir anda binlerce larva bırakabiliyorlar. Ama, mevzûn denge. O muhteşem dengeyi kim sağlıyor sorusunu soruyor ve Kur’an bizi doğrudan Allah’a yönlendiriyor. Yani kainat ayetine bakıp o ayeti okuyarak Allah’ı fark etmemizi istiyor vahiy.
20. Özellikle arzın, gerek insanların gerekse diğer canlıların yaşamaları ve barınmaları için, hayatlarını ve nesillerini devam ettirmeleri için lüzumlu olan maddî varlıklarla donatılmış olması ve bu suretle üzerinde yaşanır hale getirilmesi yüce Allah’ın hem kudretinin büyüklüğünü hem de engin lütfunu yansıtmaktadır.
İnsanoğlu sadece dünyaya gelmesini değil, dünyada elde ettiği bütün imkânları da Allah’a borçludur. Hem bizi hem de görünüşte bizim bakıp beslediğimiz veya beslemediğimiz diğer bütün canlıları asıl barındırıp yaşatan, yedirip içiren, kondurup göçüren Allah Tealadır.
21. Yukarıda denge, altın kuralını dile getirdi, burada da kader, yani ölçü altın kuralını getiriyor. Eşyanın Allah’tan bağımsız olmadığına işaret ediyor dengeden sonra ölçüye atıf yaparak. O dengenin ölçü sayesinde korunduğunu dile getiriyor. Her bir şeyin ölçüsü vardır. Hiçbir yaratık ölçüsüz değildir. Yaratılış plansız değildir, projesiz değildir. İlahi bir planla dizayn edilmiştir. Son tahlilde bu ayetler tesadüfün inkarını içerir. Şu var olan her şey tesadüf tanrısı tarafından yaratılmamış, Allah tarafından yaratılmıştır der.
Evlerimizi yıkacak, tarlalarımızı silip süpürecek kadar göndermez yağmurlarını. Hayatımızı felç edecek kadar göndermez rüzgarlarını. Bizi yakıp kavuracak kadar göndermez güneşinin ışınlarını. Donduracak kadar da kısıvermez onu. Tüm hazinelerin sahibi olan Rabbimiz her şeyi belli bir ölçüyle gönderir. İnsanların ihtiyacına göre, ya da yeryüzündeki hayatın devamına gerekli olan kadar gönderir.
22 Bitkilerin erkekli dişili olduğu bu yüzyılda bilinen bir gerçek. Fakat Ra’d suresinin 3. ayeti bunu 1.400 yıl evvel dile getirmişti. İşte onlar arasındaki aşılamanın da Allah’ın yasasına bağlı olarak gerçekleştiğini bu ayet dile getiriyor.
“Ve min kullis semerati ceale fiha zevceynisneyni yugşil leylen Nehar”. “Orada meyvelerin hepsinden ikili eşler yaptı”.
Ey insanoğlu kaynağı sende mi sanıyorsun. Öyle olsaydı kuraklık ve kıtlığı nasıl izah ederdi suyun kaynağına hükmedebilseydiler. Onun için sen değilsen kim hükmediyor. Tesadüf demeyeceksen eğer, geriye bir tek şey kalıyor; Allah diyeceksin. Allah de kurtul yoksa hık, mık demekten başka bir şey söyleyemezsin.
23. Yukarıdaki bilgilerden de anlaşılıyor ki, zahirdeki sebepler ne olursa olsun evrendeki her şeyi yapıp yaratan Allah’tır. Gökten indirdiği su ile yeryüzünü canlandıran, vakti geldiğinde bitkileri sarartıp solduran doğal güçlerin arkasındaki en büyük kudret de O’dur; şu halde can veren ve yaşatan da O’dur, hayata son verip öldüren de O’dur. Mülkün asıl maliki Allah olduğuna göre insanın kendi varlığının ve bu dünyada kendisinin bildiği diğer bütün şeylerin, kısaca topyekün mevcudatın hakiki sahibi de O’dur.
24. İnkârda ya da imanda öne geçmek isteyen, ya da geride kalanlar. Veya şöyle de anlayabiliriz bu ayeti; Geçip gidenlerin de, geride kalanlarında ne ameller işlediklerini ve işleyeceklerini. Hatta bir başka şekilde de anlayabiliriz; İleri gidenlerin de geride kalanların da akıbetini biliriz.
Hâsılıkelâm Allah Teâlâ doğumda ölümde, imanda küfürde, itaatte isyanda, iyilikte kötülükte, hayırda şerde, cihatta tembellikte öne geçenleri de geri kalanları da en iyi bilmektedir.
25. Bu ilmi istikametinde herkesi mahşerde bir araya toplayacak; sağlam ve değişmez olan hükmü ve sonsuz hikmeti ile hepsini hesaba çekip hayır veya şer amellerin karşılığını verecektir.
İşte bu sebep ve hikmete dayalı olarak insanları ve cinleri yaratıp onları sorumlu birer varlık kılmıştır.
3
26. Âdem topraktan yaratılmıştır. Fakat bu yaratılış bir anda olmamış, bilakis belli safhalar halinde meydana gelmiştir. Burada o safhalardan birine dikkatlerimiz çekilmektedir. Bu safha “salsâl, hame’ ve mesnûn” olmak üzere üç kelime ile açıklanır:
“Salsâl” “sert bir cisimle vurulduğu zaman tıngırdayan, ses çıkaran, kuru pişmemiş çiğ çamur” demektir.
“Hame’” uzun müddet su ile yumuşayıp bozulmuş, kokuşmuş cıvık çamur, yani balçık manasındadır.
“Mesnûn” işlenmiş, sürtülmüş, kazınmış, bilenmiş; bir kalıba dökülmüş; bir şekil ve örnek üzere resimlenmiş demektir.
Buna göre “Hamein mesnûn”un, insan cinsinin şekli için örnek olacak ve bundan böyle yaratılacak insanlar için de model teşkil edecek hususi bir şekle dökülmüş bir balçık olduğu anlaşılmaktadır. Bu safha, insan yaratılışının tohumu olan spermayı ifade eder. Çünkü sperma her manasıyla “mesnûn”, yani hem değişmiş, sürtülmüş, dökülmüş; hem de belli bir model üzere şekillenmiş bir balçıktır. Bu mana, insan cinsinin bütün fertlerini kapsar. Ancak ilk insan olan Âdem’de bunun ilk örneği uygulanmıştır.
27. “Vel Canne” Cann, beşerin zıddıdır. Beşer; görünen manasına gelir. Cann ise görünmeyen.
Cinleri Cenab-ı Hak “semûm” denilen bir ateşten yaratmıştır. (semûm), ateş alevi gibi sıcak esen rüzgâr, sam yeli demektir. Bu kelimenin aslı olan (semm) kelimesinin zehir ve iğneninki gibi ince delik manaları da vardır.
Cinlerin yaratılışı insanların yaratılışından çok öncedir. Yeryüzü daha ateş halindeyken Yüce Mevlâ cinleri – o ortamda yaşayacak şekilde- alevli ateşten yaratmış, onlar da Hz. Âdem in yaratılışına kadar uzun süre yeryüzünde hüküm sürmüşlerdir. Ne zaman ki, yer küre soğumaya başlamış ve insan neslinin yaşamasına elverişli hale gelmiş, işte o zaman Yüce Allah halifem diye vasıflandırdığı Hz. Âdem’i balçıktan yaratmıştır. Bu iki varlığı Yüce Allah ancak kendisine ibadet etmekle mükellef kılmıştır.
28. Burada belirtilmemekle birlikte, başka ayetlerde meleklerin secde etmekle emrolundukları bu ilk insanın Âdem Aleyhisselamdır. Ancak burada Hz. Âdem’in yaratıldığı asıl unsura yani başlangıçta cıvık bir balçık iken sonraları kuruyup sertleşen nesneye, dolayısıyla onun aslının toprak olduğu gerçeğine de dikkat çekiliyor.
Bununla birlikte yaratmanın gelişim ve oluşum süresiyle ilgili bilgi verilmemektedir. Kur’an için önemli olan insanın aslının toprak, yaratıcısının da Allah olduğu gerçeğinin bilinmesi; toprak gibi alelâde bir tabiat nesnesinden insan gibi muhteşem bir varlığı vücuda getiren kudretin büyüklüğüne dikkat çekilmesidir.
Yaratılışta tesadüfe ve Allah’sız bir tekâmüle yer yoktur. Buradaki 26-29. ayetler bize bunu anlatmaktadır. Konunun dini ilgilendiren yönü de budur. Bundan ötesinin aydınlatılması insanoğlunun, ihtiyaç duyduğu ve başarabildiği kadarıyla kendi çabasıyla antropolojide ve genel olarak bilimde sağlayacağı ilerlemeye kalmıştır. Bu konuda da henüz kesin bilimsel bir sonuca varılmış değildir.
Burada geçen ”beşer" kelimesi, erkek veya kadın insan demektir. Burada Yüce Allah, Hazret-i Âdem'in daha yaratılmadan önce yaratılacağını meleklere haber vermiştir. Böylece onların kendilerini Âdem'e hemen secde etmeleri hususunda ruhen hazırlamayı amaçlamıştır.
29. İnsan madde ve mana, beden ve ruh olmak üzere iki yönlü yaratılmıştır. Maddesi topraktan, manası ise “Ona kendi ruhumdan üflediğimde” (Hicr 29) beyanında ifadesini bulduğu şekliyle kendisine Allah tarafından üflenen ruhtandır. Cenab-ı Hakk’ın, “ruhumdan” buyurarak insan ruhunu kendi zatına izafe etmesi, insanın esas şeref, kerem ve üstünlüğünün bedenî cihetinden değil, ilâhî nefha olan ruhî cihetinden geldiğini gösterir.
Allah Teâlâ’nın, insana ruhundan üflemesi, temsili bir ifadedir. Bu, Cenab-ı Hakk’ın kendisindeki bazı hususiyetleri kuluna onun istidat ve iktidarı nispetinde vermesi demektir. İnsan, aldığı bu ilâhî emanetin feyiz, bereket ve gücüyle Rabbini tanır, O’na kul olur. İlâhî sırlara takati nispetinde vâkıf olur. Bu vukufiyetin merkezi ise, kalptir.
Ruhu iki mertebede mütalaa edebiliriz:
Birincisi; ruh-i sultani: Emir âlemindendir. Bedenden ayrıdır. Bedenle beraber olması, onun üzerinde tasarrufta bulunması iledir. Bedenin çürüyüp yok ol­ması, ona tesir etmez. Ancak bu suretle bedenî arzular üzerindeki tasarrufu sona erer. Ruh-i sultanîye sahip olmak, insanı üç esaslı görevle sorumlu ve bu görevleri yerine getirme konusunda yeterli bir güç ve kabiliyetle donanımlı kılar:
Nefsini tanımak; kendi varlığını, bunun nereden gelip nereye gittiğini bilmek,
Kendisini yoktan yaratanı bilmek; Rabbini tanımak,
Rabbine karşı acizliğini ve muhtaçlığını bilmek; hiçliğe ulaşmak.
İkincisi; ruh-i hayvanî: Halk âlemindendir. Bedenin tüm uzuvlarına yayılmıştır. Esas hükümranlığı kan üzerindedir. Merkezi beyindir. Fiil ve hareketlerin başlangıç noktasıdır. Eğer hayvanî ruh olmasaydı, hiçbir eser vücuda gelmezdi. İşte insanın fiilleri, bu sultanî ruh ile hayvanî ruhun sahip olduğu özellikler ve bunların ortaklaşa münasebetleri içinde ortaya çıkar.
Burada geçen ”nefh" (üfleme), içerisinde havayı tutmaya ve havayla dolmaya elverişli bir cismin içine hava üflemek ve doldurmak demektir. Bu ifade vücuda hayat vermenin kinayeli yoldan anlatımıdır. Yüce Allah'ın üfürme fiilini kendi zatına izafe etmesi, Âdem'e şekil verme ve onu insan kılığına sokmaya bizzat kendisinin başlamış olmasından dolayıdır. O halde Yüce Allah Âdem'i yaratmış, insan biçimine sokmuş, onu düzgün bir şekilde yaratmış, ardından da herhangi bir vasıtayla değil, bizatihi kendisi, kendi izafi ruhundan ona üfürmüştür. Buradaki ”izafi ruh" terimi ile kastedilen, vücut ismiyle anılan Rahmanı nefestir. Buna göre ayetin manası: Âdem'in vücuduna gerekli yetenekleri verip tamamladığımda ve ona ruh verdiğimde ve bu ruhun izleri bütün organlarının boşluklarına kadar ulaştığında ve hisseden, solunum yapan bir hale geldiği zaman, Yüce Allah'ın emrine sarılmak, Âdem'e selâm, tazim ve onu şereflendirmek üzere secdeye kapanın.
Bu emir üzerine melekler, Âdem bir kıble mesabesinde olarak Yüce Allah'a secdeye kapandılar. Zira onda Yüce Allah'ın kudretinin ve hikmetinin acayip tecellileri ortaya çıkmıştı.
30. Bütün melekler topluca hemen secde ettiler, tek bir melek bile bundan geri kalmadı; hiçbirisi diğerlerinden geç de kalmadı.
En mükemmel secdenin toplu halde yapılan secde okluğu konusunda hiçbir şüphe yoktur. İşte bu secde topluca yapılmıştır.
31. (Seyyid Kutup) İblis meleklerden ayrı bir yaratık. İblis ateşten, melekler de nur'dan yaratılmışlardır. Ve melekler Allah'ın emrine karşı gelmezler, emredileni yaparlar. Ama İblis emredileni yapmaktan kaçınıp, karşı geldi. O halde kesinlikle meleklerden değildir. Buradaki istisna ise, aynı türden birinin istisna edilmesi değildir. Bu, "Falanca oğulları geldiler, ama Ahmet gelmedi" cümlesinde yapılan istisna gibidir. Çünkü Ahmet falanca oğullarından biri değildir. Ama her yerde ve her koşulda onlarla beraberdir.
”Fakat İblis, Âdem'e meleklerle secde edenlerden olmaktan yüz çevirdi." Bu ifade İblis'in görüşünün ne kadar sakat olduğunu göstermektedir. Çünkü bir tek masiyet içinde üç tane günahı birden işlemiş olmaktadır. Bunlar; emre karşı gelmek, Âdem'i hakir görerek kibirlenmek ve cemaatten ayrılmaktır.
Sahih bir hadiste şu ifadeler yer alır: ”Âdemoğlu secde ayetini okuduğu zaman ve secde ettiğinde şeytan oradan uzaklaşır ve ağlamaya haşlar. Ardından şöyle der: Yazıklar olsun bana! Ademoğluna secde etmesi emrolundu ve secde etti cenneti kazandı. Bana secde etmem emrolundu, karşı geldim. Benim için de cehennem vardır."
32. Meleklerin Ademe secdesi aslında, Allah’ın şaheseri olarak yarattığı insanın görevini yerine getirmesi için, diğer varlıkların insanın emrine amade kılınması, hizmetine verilmesi manasına alınabilir.
Aslında onun içini, dışını, mazeretinin olup olmadığını çok iyi bilen Rabbimiz bu soruyu sorarken İblise bir fırsat tanıyordu. Bir tevbe imkânı, bir özür dileme fırsatı tanıyordu ona. Çukur bir özür dileseydi. Ya Rabbi, ben ettim Sen etme! Deyiverseydi. Beni bağışla deyiverseydi belki affa mazhar olacaktı.
33. İşte burada ilkel bir materyalizmi görüyoruz. Maddeciliği, ilkel biçimiyle. Ruhu değil çamuru gören şaşı bakış. Hamuruna bakıyor da, Allah’ın kendisinden verdiği vasıflara bakmıyor. Şaşı bakıyor çünkü. Bakışında değil yamukluğu, baktığında arıyor. Oysaki bakışı yamuk. Onun için de göremiyor. Hammaddeyi yüceltip fonksiyon ve misyonu göz ardı ediyor, İşte şeytani bakış bu. Şeytanca düşünen bir zihin de fonksiyon ve misyonu görmez, hammaddeye bakar.
İlkel bir şovenizm aslında şeytanın yaptığı, ırkçılık. Ne diyordu hatırlayın A’raf suresinin 12. ayetinde; “kale ene hayrun minhu” ben ondan hayırlıyım. Niye hayırlıymış? “halakteniy min narin ve hâlâktehu min tıyn” beni ateşten, onu çamurdan yarattın onun için hayırlıyım. İşte materyalizm dediğim bu. Yani hammaddeye bakıyor. Irkçı diye bunun için söylüyorum. Hammaddesi ateşmiş onun için üstün olmalıymış.
Halbuki secde emri için üstünlük ya da alçaklık söz konusu değildi. Kim üstün, kim alçak bunu Allah belirleyecekti. Ve bu secde emrini veren de Allah’tı. Bu emri veren Adem değildi ki üstünlük alçaklık gündeme gelsin ve İblis Adem’le kendisini kıyaslasın. Emri veren Allah’tı ve İblisin bir kul olarak hemen Rabbinin emrine boyun eğmesi gerekiyordu.
Burada Adem’in de Allah’a karşı hata yaptığını unutmayın, Kur’an onu da sergiliyor. Allah, yanaşmayın dediği ağaca yanaşmışlar ve yasak işlemişlerdi. Şeytan da hata yaptı, Adem’de. İkisinin arasındaki fark ne? Şeytan hatasını savundu, Adem ise tevbe etti. İşte fark bu. Şeytan Allah’ı anlamadı, yanlış anladı. Fark bu.
34. İblis, Allah’ın emrine isyanı sebebiyle göklerden, cennetten veya melekler arasından yahut hepsinden birden kovulmuştur. Böylece (racim) vasfını almıştır. Bu kelimenin aslında taş ile recmetmek, yani taş atmak manası vardır. Bu da kovmaktan kinayedir. Çünkü kovulan kimsenin ardından taş atılır. İşte İblis taşlanarak Allah’ın rahmetinden, her türlü lütuf ve kereminden kovulmuştur. Aynı zamanda o ve zürriyeti parlak ateş şuleleriyle göklerden kovulmakta ve oraya yükselmeleri engellenmektedir.
35. Lanet, Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılmaktır. Kulların diliyle de söylense, bu, Allah tarafından gerçekleştirildiği için Sâd suresinde, "Şüphesiz Benim lanetim senin üzerinedir" denilmiştir.
Ayette, "kıyamet gününe değin" denilmesi, İblisin asıl azap ve cezasının kıyamete ertelendiğini ve son derece fecaatiyle beraber lanetin, İblisin fiilinin tam cezası olmadığını, o cezanın kıyamet gününde gerçekleşeceği ve bu azabın anlatılamayacak kadar korkunç olduğunu zımnen bildirmek içindir.
Ayrıca "Kıyamete değin" denilmesi, kıyamette bu lanetin sona ereceği anlamına gelmez, fakat kıyamette laneti unutturacak çeşitli azaplara maruz kalacağı için, lanet kalkmış gibi sayılır.
36. İblis, hem Âdem ve zürriyetini aldatmak, böylece onlardan intikamını almak hem de ölümden kurtulmak için insanların yeniden diriltilip kabirlerden çıkacakları güne kadar mühlet ister. Çünkü diriliş gününden sonra artık bir daha ölüm yoktur.
37. 38. Ancak Cenab-ı Hak ona yeniden diriliş gününe kadar değil, “bilinen bir vakte” kadar mühlet verir. Bu vaktin ne olduğunu ise İblis değil, Allah Teâlâ bilmektedir. Dolayısıyla ona mühlet verilmiş, fakat bunun ne kadar süre olacağı hususunda açık bir garanti verilmemiş, kendisinin helaki hakkında açık bir tehdit unsuru taşıması bakımından o vakit gizlenmiştir. Dolayısıyla zaman gelecek İblis de ölecektir. Âlimler bu vaktin, sura birinci kez üfürülme vakti olduğu görüşündedirler. Dolayısıyla İblis’e mühlet verilmesiyle insanın imtihanı başlamış ve elde ettiği neticeler de bu imtihandaki başarısına göre belirlenmiştir.
İblis ve böylece hayata başladı, Allah karşısında, Adem karşısında düşmanlıkta yerini aldı. Ve böylece yeryüzünde kıyamete kadar sürecek bir savaş, bir düşmanlık başlamış oldu. Şu anda hiçbirimiz İblisi yok etme imkânına sahip olmadığımız gibi onunla savaşı bitirme gücüne de malik değiliz. Rabbimiz bunu böylece takdir buyurmuştur.
Öyleyse bu dünyada İblissiz bir hayat düşünmeyeceğiz. İblise rağmen, onun saptırmalarına rağmen yeryüzünde Müslüman’ca bir hayat yaşayabilmenin, Müslüman’ca kalabilmenin hesabını güzel yapacağız. İşte zaten bu konuyu gündeme getirirken Rabbimizin bize anlattığı da budur. Ey insanlar, unutmayın ki bu dünyada İblisle, İblis doğrultusunda bir hayat yaşayan kâfirlerle, müşriklerle, düşmanlarla karşı karşıyasınız. Buna rağmen sizler Müslüman olmak zorundasınız. Müslüman’ca bir hayat yaşamak zorundasınız buyurmaktadır. Bunun farkında olarak hesabınızı güzel yapın buyurmaktadır.
39. İşte Adem’le şeytan arasındaki fark bu. Sen beni yoldan çıkardın diyor. Kendisi yoldan çıktığını itiraf etmek yerine, Allah’ın çıkardığını söylüyor. Ama yalan söylüyor. Eğer kendisinde arasaydı hatayı tevbe edecekti. Tevbe ve istiğfar edememesinin, özür dilememesinin sebebi de budur. Şeytanın sorunu Allah’ı yanlış anlamaktır. Allah saptırmadı, kendisi saptı.
Bununla İblis savaş alanını belirlemiş oluyor. Bu alan yeryüzüdür. Elindeki kozun da cazip gösterme olduğunu belirtiyor. Kötülüğü cazip gösterip güzelleştirmektir onun kozu. Kötülüğün bu yapay cazibesine kapılıp onu işlemelerini sağlamaktır silahı. Bu yüzden insanın işlediği hiçbir kötülük yoktur ki, üzerinde şeytandan kaynaklanan bir yaldız, bir cazibe, yalancı bir güzellik olmasın. Gerçek mahiyetinden ve çirkinliğinden farklı görünmesin... O halde insanlar şeytanın elindeki kozu iyi tanımalıdırlar. Bir şeyde cazibe olduğunu fark ettiklerinde, içlerinde bu cazibeye karşı bir arzu uyandığını gördüklerindé o şeyden sakınmalıdırlar.
4
40. Muhlisin; Kur’an da iki şekilde de geçer. İhlas verilenler, ihlaslı olanlar. birşey saflaştırma, tüm olumsuzluklardan arındırmak, yani özgürleştirmek anlamına gelir. Allah’ın özgürleştirdiği, çünkü kendisi içgüdülerinden özgürleşmiş, şeytanın sesini dinlemeyen, içgüdülerinin sesini dinlemeyen kulların müstesna diyor.
41. İşte bu Benim Sırat-ı Müstakimimdir. İşte bu yol İslâm yoludur, peygamberler yoludur.
42. Ancak sana uyanlar, sana tabi olan azgınlar bunun dışındadır. Senin yoluna uyan, seni dinleyen, senin vesveselerin ardınca giden azgınlar müstesnadır. Sen ancak onları saptırabilirsin. Çünkü onlar Beni bırakmışlar, Benim kitabımı unutmuşlar, Benim peygamberimi terk etmişler, senin yolunu kabul etmişlerdir. Onlar Benimle değil, seninle beraber olmuşlardır. Böyle olmayan kullarım üzerinde zerre kadar bir yetkin, bir egemenliğin olmayacaktır senin.
Ğaviyn; Batıl inanca sapmış, cahil ve bilinçsiz olduğu için sapmış kimselere denilir.
43. Evet kimler de Benim yolumu bırakıp senin yoluna tabi olursa, Benim kitabımı, Benim peygamberimi bırakıp senin vesveselerine, senin ayartmalarına kapılırsa muhakkak ki onların hepsini cehennemde toplayacağım. Senin de, senin yoluna gidenlerin de toplanacakları yer cehennemdir. Cehennem onların toplantı yeri olacaktır.
Cehennem, ahirette Yüce Allah'ın hapishanesidir.
44. Yahut cehennemin yedi tabakası vardır; cehennem, ehli, kendi dalâlet ve İblis’e uyma mertebelerine göre bu tabakalara inerler. O tabakalar da şunlardır: Cehennem, Lazza, Hutameh, Sair, Sekar, Cahîm, Haviyeh.
İblis’e uyanlardan, yahut sapkınlardan, istidatlarına göre, diğerlerinden ayrılmış, hangi kapıdan gireceği tespit edilmiş, her kapıya göre belli bir güruh vardır.
Bunların en yüksek mertebesi, tevhit ehli olan günahkârlar içindir.
İkincisi, yahudiler içindir. Üçüncüsü, hıristiyanlar içindir. Dördüncüsü sâbiîler içindir. Beşincisi, mecusiler içindir. Altıncısı, müşrikler içindir. Yedincisi münafıklar içindir.
İbn Abbâs'tan rivâyet olunduğuna göre;
Cehennem tabakası, ilâhlık iddiasında bulunanlar içindir. Lazza tabakası, ateşperestler içindir. Hutameh tabakası, putlara tapanlar içindir. Sekar tabakası, yahudiler içindir, sair tabakası, hıristiyanlar içindir. Cahîm tabakası, sâbiîler içindir. Hâviyeh tabakası, tevhid ehli olan günahkârlar içindir.
Cehennem kapılarının yedi olmasıyla cennet kapılarının sekiz olması arasında açık bir irtibat vardır. Bu kapıların da insan bedeni üzerindeki itaatle sorumlu tutulan organlarla çok yakın bir alakası olduğu anlaşılmaktadır. Bilindiği gibi insanın sorumlu organları sekiz tanedir: Bunlar kalp, dil, kulak, göz, el, ayak, ağız ve tenasül uzvudur. Bunların yedisi açık, birisi gizlidir ki, o da kalptir. Doğrudan doğruya Allah’a bakan kalp kapısı açık olursa, bu sekiz azanın her biri Allah’ın emri üzere hareket ederek cennete birer giriş kapısı olabilir. Böylece cennete sekiz kapıdan girilebilir. Fakat içte ruh körlenmiş, kalp kapısı kapanmış bulunursa dıştaki yedi azanın her biri cehenneme açılmış birer giriş kapısı olurlar. İşte cennet kapıları sekiz olduğu halde, cehennem kapılarının yedi olmasının böyle bir hikmeti düşünülebilir.
İman ve marifet kapısı olan kalp, cehenneme kapalıdır. Ondan yalnız cennete girilir, Cemalullah’a erişilir. Kalbi iman ve ihlasla dirilmiş olan mü’min şeytana uymaz; Allah’ı inkâr etmekten ve O’na isyan etmekten sakınır. Böyle muttaki kullara ise şu nimetler va‘dedilir:
45. Evet bu dünyada şeytanlara tabi olmayanlar, heva ve hevesleri istikametinde değil de Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşayanlar, sözleri ile, amelleri ile, düşünceleri ile, tavırları ile sadece Allah için bir dünya yaşayanlar akla hayale gelmedik cennet nimetleri içinde olacaklar. Bağlar, bahçeler, meyveler, pınarlar, güzellikler ve nimetler içinde olacaklar. Kendilerine denilecek ki: Buyurun, girin o cennetlere.
46. Emin olarak, güvenlik içinde, emin kimseler olarak girin oraya. Bir daha artık orada asla sıkıntı görmeyeceksiniz. Üzüntü duymayacaksınız. Mahrumiyet çekmeyeceksiniz.
Ve bir de orada ölüm yok. Ölümü tatmayacaksınız. Derdiniz, gamınız, çileniz olmayacak. Dünyada olduğu gibi orada size yükletilen bir görev, bir kulluk sorumluluğu da olmayacak. Namaz, oruç, zekât, cihat gibi bir sorumluluğunuz da olmayacak. Sadece zevk ve eğlence içinde sonsuz bir hayat yaşayacaksınız orada.
Selam bir yerde cennet duasıdır, Selamünaleyküm. Bir insana akıbetin cennet olsun der gibi dua etmektir aynı zamanda. Selam cennetin parolası adeta.
47. “Gıll” içe işlemiş olumsuz duygu, her tür olumsuz duygu ve düşünceden tamamen arındırılmak.
. :Sürurin” serir’in çoğulu olarak gelmiş. Divan, taht demek. Fakat sürurun çoğulu da olabilir. Öyle ise sevinç tahtı, neş’e makamı, sevinç divanı anlamına gelir ki, her iki anlamı da mündemiçtir Çünkü cennet mutlak mutluluk diyarı. Sevinç makamına, sevinç tahtına oturacak, gönüllerinde zerre kadar kin, nefret, kaygı ve tasa kalmayacak ve birbirlerine kardeş olacaklar diyor Kur’an.
Bu din yeryüzünde insanın tabiatını değiştirmeye ya da onu değişik bir varlığa dönüştürmeye çalışmaz. Bu yüzden dünyadayken içlerinde kin tortularının olabileceğini kabul ediyor. Ve bu duygunun insanın tabiatında yeraldığını, iman ve İslâmın bu duyguyu kökünden sökemeyeceğini onaylıyor. Bunun yanında İslâm bu duygunun şiddetini azaltmak için tedavi yönüne gidiyor. Bu duyguyu Allah için sevme ve Allah için nefret etme duygusuna dönüştürmeyi hedefliyor. -Zaten iman da sevgi ve nefret değil midir?- Ama onlar şu anda cennettedirler. Artık insanlıkları doruk noktasına ulaşmış ve dünyadaki rolünü tamamlamıştır. Bu yüzden kin ve nefret duyguları içlerinden sökülüp çıkarılıyor. Artık saf ve sevgi dolu kardeşlik duygusundan başka bir şey yer almaz içlerinde.
48. Cennet katıksız güzellik, kalıcı mutluluk ve mutlak huzurun adı. Allah’ın güzelliği fiilen tarifidir cennet. Allah güzelliği nasıl tarif eder diyen cevabını cennet olarak alır. Onun için burada da, bu ayetlerde de resmedilen cennet, işte Allah’ın güzelliği tarifidir. Allah fiili olarak güzelliği tarif etmiş ve adını cennet koymuş.
İnsanların gönlünü etmek için bunca ter döküyorum, emek veriyorum, zahmet çekiyorum. Ya Allah’ın gönlünü etmek, ya böylesine muhteşem bir cennete kavuşmak için ödemem gereken bedel. Tabii bütün bu sorular eğer bir şerit gibi insan zihninden geçecekse hemen rabbimiz şunu hatırlatıyor, hem de ne hatırlatış.
49. 50. İlk ayet tergîb (ümit aşılama ve özendirme), ikinci ayet de terhîb (korkutma ve caydırma) maksadı taşımakta; başka bir deyişle bu iki ayette insanlara, tasavvufî kaynaklarda havf ve recâ denilen bir ahlâkî ve dinî duyarlılık veya tedbirlilik kazandırılması amaçlanmaktadır.
Allah, herkesin her türlü yapıp ettiklerini görmekte, bilmekte ve onların hesabına kaydetmektedir. Derin hikmetinin kusursuz ölçülerine göre kimilerine mağfiret ve rahmetiyle, kimilerine de azabıyla muamele edecektir.
Râzî, bu iki ayette dört incelik bulunduğunu söyler.
a) Allah Teâlâ, “kullarım” tamlamasında kullarını kendi zatına izafe ederek onlara çok büyük bir şeref bahşetmiştir.
b) Rahmet ve mağfiretinden söz ederken, azabından bahsettiği ayete göre daha çok tekit edatları kullanarak rahmetinin genişliğini özellikle vurgulamıştır. Keza azabından bahsettiği ayette sadece onun çok şiddetli olduğunu ifade ettiği halde rahmet ve mağfiretini anlatırken bunları “gafûr ve rahîm” şeklinde doğrudan doğruya kendi isimleri olarak zikretmiştir ki bu da yine onun rahmetini azabından daha önemli tuttuğuna işaret eder.
c) Peygamber’ine hitaben, “Kullarıma benim gerçekten çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olduğumu bildir” buyurarak bir bakıma rahmet vaadini zamanı geldiğinde yerine getireceğine bizzat peygamberini şahit tutmuştur.
d) “Kullarıma... bildir” buyurmakla, ibadetleri eksik de olsa, Allah’a inanıp kulluğunu kabul etmiş herkesin, günahkâr bile olsa, rahmetine lâyık olduğunu anlatmak iste­miştir.
51. Hz. İbrahim’e meleklerin gönderilmesi ve sonrasında gelişen olaylar Hud suresinde ayrıntılı olarak anlatılmıştır (69-83). Konunun burada tekrar özetle hatırlatılmasının sebebi ise az önceki ayetlerde bahsedilen Allah Teâlâ’nın rahmetinin genişliğine ve azabının şiddetli olduğuna tarihten birer örnek göstererek insanların ibret almalarını, buna göre hareket etmelerini sağlamaktır. Konumuz olan ayetlerde, Allah’ın rahmetinin, gerektiğinde biz insanlara olağan üstü gelecek derecedeki genişliğine bir örnek olmak üzere sevdiği kullarından olup, “dost” (Halil) diye nitelediği (Nisa 125) Hz. İbrahim örnek olarak seçilmiştir.
52. İbrahim'in neden böyle söylediği burada açıklanmıyor. Hud suresinde olduğu gibi, misafirlerine kızartılmış buzağı ikram ettiğinde "ellerini yiyeceğe uzatmadıklarını görünce durumlarını beğenmeyip, içine korku düştüğüne" değinilmiyor. Çünkü burada yüce Allah'ın peygamberinin dili ile kullarına duyurduğu rahmeti ele alınıyor. Amaç İbrahim'in hikâyesini ayrıntıları ile anlatmak değildir.
53. Biz sana peygamberin oğlu peygamberi müjdelemeye geldik dediler. Hud/71. ayette müjdelenen bu çocuğun Hz. İshak olduğunu öğreniyoruz. Yani önce rahmet tecelli ediyor. Geliyorlar elçiler, konuklar ve beraberlerinde bir rahmeti getiriyorlar. Bir muştuyu, bir müjdeyi getiriyorlar. Onların cevabı ne oldu?
54. Gerçekten ikisinin de yaşları belliydi. 90,100 yaşını aşmışlardı. Her ikisinden de dünya hesabına göre bir çocuğunun olması mümkün değildi. O ana kadar Rabbimizin yeryüzünde uyguladığı yasası böyleydi. Ama Adem’i topraktan yaratan, Havva’yı da Ondan yaratan Allah elbette Sare’den de bir çocuk dünyaya getirmeye muktedirdi. Allah’ın gücünün yetmeyeceği ne var ki? Fakat İbrahim (a.s) in bu sorusunu ve hayretini de yadırgamamak gerekir. O diyordu ki yani bu iş nasıl olacak? Ben yüz yaşında, karım da kısır.
55. “Eğer Allah bir şeyin olacağını bildirmişse, olağan üstü de olsa bu bildirdiği haktır, mutlaka gerçekleşecektir” anlamına gelir. “Sakın ümitsizliğe kapılanlardan olma!” uyarısı da Hz. İbrahim’in şahsında sıradan müminlere bir uyarıdır.
İman bitmeden umut bitmez. Çünkü umut, imanın çocuğu. Hz. İbrahim’in şahsında ilahi vahyin tüm okuyanlarına, tüm muhataplarına; Allah var, imkan var demeye getiriliyor. Onun için Allah sınırsız bir imkandır. İman sınırsız bir imkandır denilmeye getiriliyor. ZÜMER 53
6
56. "Allah'ın rahmetinden ancak kâfir güruh umudunu keser" (Yusuf 87). Hz. İbrahim'in ben, Allah'ın rahmetinden umudumu kesmiyorum; benim söylemek istediğim, benim halimin zahiren o büyük nimete müsait olmamasıdır.
Bu diyalog, melekler ile yalnız İbrahim (Aleyhisselam) arasında değil, fakat onlarla Sare arasında da geçmiştir. Nitekim Hud suresinde beyan edildi. Burada onun zikredilmemesi, oradaki zikriyle iktifa edildiği içindir. Nitekim bu da, buradaki zikriyle iktifa edildiği için orada zikredilmemiştir.
İbrahim peygamberin sözü aktarılırken "rahmet" kelimesi özellikle vurgulanıyor. Bu ise, bölümün giriş kısmı ile bir ahenk oluşturuyor. Bununla birlikte şu temel gerçek de ön plana çıkıyor: Sapıklardan başkası Rabbinin rahmetinden ümit kesmez. Allah'ın yolundan sapmış, O'nun rahmetini hissetmeyen, O'nun şefkatini, iyiliğini ve koruyuculuğunu algılamayan kimseler ümit keser Allah'ın rahmetinden. Ama imanın tazeliğine ulaşmış, rahmana bağlanmış bir kalp, zorluklar kendisini çepeçevre kuşatsa da, şartların ağır baskısı altında kalsa da karamsarlığa düşmez. Allah'ın rahmetinden ümit kesmez. Çünkü Allah'ın rahmeti de doğru yolu bulmuş mü'min gönüllere yakındır. Allah'ın gücü sonuçları ortaya çıkardığı gibi sebepleri de ortaya çıkarır. Realiteyi değiştirdiği gibi, vaadedilen süreyi de değiştirir.
57. “Görev” diye çevirdiğimiz “hatb” kelimesi, tefsirlerde “tehlikeli durum, önemli iş” gibi manalarla açıklanmıştır. Buna göre Hz. İbrahim, bir peygamber olarak kendi sezgisiyle meleklerin sadece müjde için değil, tehlikeli bir görevi yerine getirmek üzere de geldiklerini hallerinden anladığından böyle bir soru sormuş olmalıdır.
Genellikle Allah’ın elçileri insan suretinde gelmezlerdi. Bunu en iyi bilen peygamberlerdir. Eğer onlar normal dışı, olağan dışı bir biçimde geliyorlarsa, bilirlerdi ki olağan dışı, olağanüstü bir olay olacak. İşte onun için merakını yenemeyip daha başka neyiniz var diye sordu.
58. Hud suresinin 74. ayetinde Hz. İbrahim’in bu haberi alınca elçilerle mücadeleye giriştiğini, dahası bu acı haber karşısında Allah’a, bu belayı ertelemesi, bu infazı geciktirmesi, bir fırsat daha vermesi için nasıl yalvarıp yakardığını orada okuyoruz.
59. Neden ilgilendiriyor Hz. İbrahim’i; Bir boyutu ile bir peygamber, elbette ki Allah’ın kullarına karşı oldukça şefkatli. Ama öbür boyutu ile de Hz. Lut, Hz. İbrahim’in yeğeni. Onun için de melekler, yeğeninin ve ailesinin akıbetini de ona haber veriyorlar. Buda insani bir boyut. Hud suresinde anlatılan Hz. İbrahim’in nebevi boyutuydu. Burada ise insani boyutu öne çıkarılıyor.
60. Hz. Lut’un karısını Allah’ın belaya uğrayacaklar içinde takdir etmesinin, kadının eyleminden, tercihinden kaynaklandığından eminiz. Bunda hiç şüphemiz yok. Çünkü; “ve ma yudıllu Bihî illel fasikın” (Bakara 26) Allah, sapmış olanlardan başkasını yoldan çıkarmaz. Allah’ın yasası bu. Sapmayı seçmeden kimseyi saptırmaz.
61. 62. Lut toplumunun tek problemi cinsel problemi değil, cinsel tercihi değil. Lut toplumu ahlak açısından korkunç bir sapma göstermiş bir toplum.
Mesela bir zat yolu Sodom’dan geçiyordu. Çünkü Sodom güney ve kuzey yolu üzerindeydi. Okyanusu Akdeniz’e bağlayan yol üzerindeydi. Sodom’dan geçerken gece vakti ortalık karardığı için Sodom da gecelemek istedi ve bir yere yattı, boş bulduğu bir araziye. Bir Sodom’lu geldi, gel dedi seni eve götüreyim, misafir edeyim. Onu eve götürdü, fakat eve götürmesi misafir etmek için değil, merkebi, onun yükü, yanındaki aldığı tüm eşyaları çalmak içindi. Onları çaldı, adamı kapının önüne bıraktı.
Zat bağırıp çağırmaya başladı, diğer Sodom’lular geldiler koşuşarak. Onlara derdini anlatmaya başladı yardım edecekler zannıyla, onlar da üzerinde başında ne kalmışsa onu alıp gittiler.
63. Yani onların bir türlü inanmadığı, senin sürekli uyarıp sürekli tehdit ettiğin fakat onların inanmadığı şeyi biz işte şimdi getirdik. Yani Allah’ın cezalandırmasını.
64. Allah’ın, inkârcılıkları sebebiyle müstahak olanlar için hükmettiği belânın gerçek olduğunu ispatlamak için geldiklerini haber verdiler.
65. Yani arkaya bakmasın ifadesi aslında gözü arkada kalmasın mecazını çağrıştırıyor. Çünkü arkada kalanlar varsa, malı varsa, eşyası varsa onlarda gözü kalmasın. Bilsin ki onlar işe yaramaz şeyler. Eğer aileden biri arkada kalmışsa gözü onda kalmasın. Bilsin ki o, artık bir urdur kesilip atılması gereken. Kokuşmuş bir unsurdur. Onun için arkada kalmasın.
Kendisinin de peşlerinden gitmesi, onları kontrol etmesi, geride kalmalarına, kaybolmalarına ve her göç edenin yaptığı gibi arkalarına bakmalarına engel olması isteniyor. Göç edenler her zaman geride bıraktıklarına, yurtlarına özlem duyarlar. Bu yüzden dönüp dönüp bakarlar. Ayrılmak istemezler.
66. Kökleri kuruyacağına göre, başları da kuruyacak demektir. Bu tür bir ifade tarzı bir tek kişi geride kalmaksızın herkesin başına gelen akıbeti tasvir etmede kullanılır. O halde birinin geride kalmaması, o tarafa yönelmemesi için dikkatli olmak, uyanık olmak gerekir. Yoksa beldede kalanların başına gelenler onların da başına gelecektir.
67. Bu ifade tarzı Lût kavminin pislikte, fuhuşta anormal sapık cinsel ilişkide ulaştığı iğrençliğin, alçaklığın boyutlarını ortaya koymaktadır. Bu iğrençliği şehir halkının topluca gelişlerini, bu gençlerin geldiklerini haber almaktan dolayı duydukları sevinci ve onlarla açıktan açığa sataşmaya kalkışmalarını canlandıran bir sahne de ortaya koymaktadır.
Bu kötülüğü işlemek istediklerini yüz kızartıcı bir şekilde açıkça dile getirmeleri -kötülüğün kendisinden öte- iğrenç bir davranıştır. Meydana gelmiş olsa bile, insan hayatı böyle bir şeyi düşünmek bile istemez. Hiç kuşkusuz zaman zaman hasta ve sapık ilişkilere eğilimli insanlar çıkarlar. Ama bunlar hastalıklarını, sapıklıklarını gizlerler. Bu iğrenç duygularını gizlice tatmin etmeye çalışırlar. İnsanların kendilerinin bu durumlarından haberdar olmasından utanç duyarlar. Bozulmamış bir fıtrat bu duyguyu tabii ve hatta meşru yollardan tatmin ederken bile, gizlenme gereği duyar. Bazı hayvan türleri de cinsel ilişkilerini gizlerler. Ama bu uğursuz kavim, sapıklıklarını açıkça duyuruyorlar, topluca böyle bir ilişkiye girebiliyorlar. Gruplar halinde sevinç içinde böyle bir iğrençlik işlemeye koşabiliyorlar. Hiç kuşkusuz bu aşağılık durumun eşi görülmüş değildir.
Lût peygambere gelince; oldukça sıkıntılıdır. Misafirlerini ve onurunu koruma çabası içindedir. İçlerindeki insanlık onurunu ve Allah korkusu duygusunu harekete geçirmeye çalışıyor. Gerçekte Hz. Lût onların Allah'tan korkmadıklarını biliyor. Yine o, bu iğrenç ve aşağılık ruhlara sahip kişilerde harekete geçirilecek onur ve insanlık duygusu namına bir şeyin de olmadığını biliyor. Ama bu zor ve sıkıntılı anda elinden gelen budur.
68. "Sakın beni utandırmayın". Yani sız onlara bir kötülük yapmaya kalkıştığınız takdirde benim sizin yanınızda bir değerim ve saygınlığım olmadığını anlayacaklar.
Yahut konuklarımı rezil etmekle beni de rezil etmeyin. Çünkü bir insanın konuğuna yapılan rezillik, kendisine yapılmış sayılır.
69. Sanki Hz. Lût bir cinayet işlemiş, onların suç işlemeleri için tüm sebepleri o hazırlamış ve bu suçu işlemekten kendilerini alamamışlar!
70. Evet hem suçlu hem güçlü diye buna derler.
İşte peygamberlerin çektiği acı ve ödediği bedel, altına girdikleri yükün ağırlığı. Kalitesi bu olan insanlara karşı sonuna kadar hakkı tebliğe devam edeceksin. Bu ne ağır bir sorumluluk? Bu günün müminine aslında bu sorumluluğu hatırlatmak ve peygamberlerin taşıdığı o büyük bir yükün ağırlığının çok küçük bir kısmını hissetmesini sağlamasını istemek lazım. Gerçekten, işte manzara bu.
Biz seni uyarmamış mıydık elalemin işine karışma diye. Diyorlar. Çünkü Hz. Lut onlara göre bir yabancı. Her ne kadar orada uzun süreden beri o bölgenin sakini olsa da, Hz. İbrahim soyundan, yani Mezopotamya dan gelmiş, Filistin’e yerleşmiş bir yabancı. Onun için sen yabancısın sus. Bugün de rastlayabileceğiniz bir mantık. Hakikati söylemek için yerli olmak gerekmiyor. Hakikati söylemek herkesin kârı olmalı.
71. Hz. Lût onları daha önce de bu ahlâksızlıklarından uzaklaştırmaya çalışmış; fakat olumsuz, hatta küstahça cevaplar almıştı. Buna rağmen son bir defa daha “İşte kadınlar, benim kızlarım, (nikâh) yaparsanız” diyerek onları arzularını meşru ve ahlâkî yollardan karşılamaya çağırdı.
Bu sözüyle Lût, bir peygamber olarak kendisini ümmetinin babası yerinde görüyor, dolayısıyla ümmetinin kızlarını da kendi kızları kabul ediyor, bu azgın topluluğa, yapmak istediklerini bu kızlarla evlenerek yapmaları gerektiğini, doğru ve meşru tutumun bu olduğunu bildiriyordu. Ayetlerin üslûbundan anlaşıldığına göre aslında bu kavim felâketi çoktan hak etmişti. Fakat yüce Allah’ın, yukarıda işaret buyurulan geniş rahmeti ve bir peygamber olarak Hz. Lut’un ümmetine duyduğu şefkat sebebiyle yine de onlar, ahlâksızlıktan vazgeçip hallerini düzeltmeye çağırılmıştır.
Fizilal-il Kur’an’da Allah'ın peygamberi Hz. Lût kızlarını bu sapıklara zina yapsınlar diye sunmuyor. O, bozulmamış fıtratın eğilimli olduğu tabii cinsel birleşme yolunu göstermek istiyor. Amaç içlerindeki bu fıtratı uyarmaktır. Çünkü o, biliyor ki eğer onlar sağlıklı fıtratlarına dönecek olurlarsa, kadınlarla zina etmek istemeyeceklerdir.
Evet bu iğrenç sahne, bu denli etkileyici bir tarzda sunuluyorken, ayeti kerime bu sahneyi seyredene yöneliyor ve O'na konuşmalarına başlarken, Arapların yaptığı gibi yeminle hitap ediyor.
72. Cenab-ı Hak, Lût kavmi hakkındaki bu açıklamalarıyla sadece geçmişteki bir toplum hakkında bilgi vermeyi değil, daha önemlisi, insanoğlunun Allah’tan ve peygamberden gelen her türlü uyarıya kulak tıkayarak beşerî tabiatına, arzu ve ihtiraslarına esir olması halinde sağlıklı düşünme yeteneklerinin nasıl işlemez hale geleceğini, en doğru ve yararlı öğütleri bile duyup anlayamayacak kadar insanlığını kaybedeceğini anlatmaktadır.
Ayetlerin evrensel oluşu günümüzdeki sapıklıklara mucizevi reçeteler sunuyor.
“Ömrüne yemin olsun ki” hitabı Resulullah (s.a.s.) Efendimizedir. Efendimizin yaşadığı ömür o kadar mübarek, şerefli ve kıymetlidir ki, Cenab-ı Hak ona yemin etmiştir. Ondan başka hiçbir peygamberin hayatına yemin etmemiştir.
73. Nihayet ortalık aydınlanırken, yani hiç beklemedikleri bir saatte korkunç ses onları yakalayıverdi.
Es sayha; ses ve çığlık demek. A’raf/78. ayetinde aynı hadiseler anlatılırken bir başka kelime kullanılır; Racfe. Şiddetli sarsıntı, patlamalı deprem anlamına gelir. Yani belki de bir tür hem püskürtü olan içinde, yani yanardağ patlaması, hem de deprem olan bir bela anlamına gelebilir. Sayha buna göre belanın yürek titreten gürültüsü manasını taşıyor.
74. Allah’a asi olup peygamberin ikazlarını ciddiye almadan, hiçbir değer yargısı tanımadan, yüz kızartıcı ahlâksızlıkları bile hayasızca ve fütursuzca işlemekte ısrar eden bir toplumun akıbeti ortaya konmuştur.
Böyle bir helâk yasasının mahkumu oldukları için o kavme kitabımızın bir başka suresinde “Mu’tefikat” ismi verilmiştir. Yani altı üstüne getirilmiş bir toplum.
75. *Mütevessim; bir şeyin alâmetlerine ve eserlerine bakan ve tefekkür edip o şeyin delâlet ettiği manaya araştıran kimse.
Hayatın içerisinde olup biten her şeyi Allah’ın bir mesajı gibi anlayan. Her şeyi bir mesaj gibi okumak. Belayı bir mesaj gibi okumak, nimeti bir mesaj gibi okumak. Karşılaştığımız hayatın her tür olayını Allah’ın size gönderdiği bir mesaj gibi okumak. İşte Mütevessimiyn olmanın şartı bu. Böyle olursanız Allah ile aranızda iletişim sürer. Böyle olursanız gönderilen mesajı almaya devam edersiniz. Böyle olursanız çektiğiniz yanınıza kalmaz, çektiğiniz ayete dönüşür. Çektiğiniz tecrübeye, bilgiye dönüşür ve o da imana dönüşür. Onun için Mütevessimiyn olmak, yani başa gelenlerden ibretler çıkarmak işte budur.
76. Hz. Muhammed’in muhatabı olan Kureyş halkının o harabeyi görerek ibret ve ders alması gerektiği hatırlatılmaktadır. Buna göre ticaretle meşgul olan Mekkeliler, Suriye topraklarına yaptıkları ticarî seyahatleri sırasında Lût kavminin yaşadığı Filistin’deki Sodom kentinden artakalan izleri görüyorlardı.
77. Mekke müşriklerinin, inkâr ve inatları sebebiyle bu anlatılanlardan ibret alacak akıl ve basirete sahip olmadığına bir ima vardır. Çünkü durumu ve davranışlarını sorgulamayan, hakka ulaşmak gibi bir arayışı olmayan ve kaygı taşımayanlar bu tür kanıtlardan ders alma ihtiyacını da duymazlar.
78. Kur’an, Hz. Lut’un olayından, kavmine gelen beladan sonra, bir başka topluma gelen beladan da söz ediyor. Eyke toplumunda.
Eyke, Hz. Şuayb’ın peygamber olarak gönderildiği, Mısır ile Filistin arasında, Sina yarımadasının kuzeyindeki bölgenin adı olan Medyen ile aynı yer olduğu, ağaçlık bir yerdir. Eyke Arapçada bol ağaçlı vadi demek. Her tarafı ağaçlarla kaplı.
Hz. Şuayb döneminde buralarda Arapların Amoriler koluna mensup kabileler oturuyordu.
Ayette geçen zulüm kavramı, başta inkârcılık olmak üzere her türlü inkâr ve isyanı ifade etmektedir. Nitekim Lokman suresinde (13), “Gerçekte şirk çok büyük bir zulümdür” buyrulur. Buradaki zulmü, “Eyke halkının Allah’a ortak koşmaları, yol kesmeleri, ölçü ve tartıda haksızlık etmeleri” şeklinde açıklamakta olup bu açıklama, ‘râf ve Hûd sûrelerindeki bilgilere dayanmaktadır.
79. Hz. Şuayb da diğer peygamberlerin davetlerini tekrarlayarak Eyke halkını önce Allah’a kulluk etmeye, O’ndan başka tanrı tanımamaya çağırmış; fakat onlar zulümlerine devam etmişler yani inkârcılıkta, günah ve isyanda ısrar etmişler, bu yüzden de hak ettikleri cezaya çarptırılmışlardır. “Bu iki şehir açıkça bilinen bir yol üzerindedir” buyrularak Eykeliler’le Sodomlular’ın aynı coğrafî bölgede yaşadıklarına işaret edilmiştir.
İntikam, Türkçeye geçtiği gibi değil de, yaptığının acısını tattırmaktır, kişiye yaptığının acısını tattırmak, yani yaptığını yanına bırakmamakta diyebiliriz.
80. 3. çöküş örneği geldi. Surenin adı bu ayetten geliyor. Hicr; Kuzey Hicaz da Teyma vadisinin güneyinde Semud kavminin yurdu. Buraya Hz. Salih’le olan ilgisi sebebiyle “Medâin-i Salih” de denilir.
Onlar sadece kendilerine peygamber olarak gönderilen Hz. Salih'i -selâm üzerine olsun- yalanlamışlardı. Ama Salih bütün peygamberleri temsil etmektedir. Onu yalanladıklarında "peygamberleri yalanladılar" denmektedir. Böylece, zaman, mekân, şahıs ve toplum farklılıkları bir yana bırakılarak, tarihin tüm çağlarındaki, yeryüzünün her köşesindeki peygamberler, peygamberlik kurumu ve onları yalanlayanlar birlikte değerlendiriliyor.
81. Onlar kendilerine yol göstermek üzere, hayat programı olmak üzere o peygamberlerle gönderdiğimiz ayetlerimizden yüz çevirmişlerdi. Ayetlerimizle ilgilenmemişlerdi. Ayetlerimizi bir kenara bırakıp kendi heva ve heveslerince bir dünya yaşamaya yönelmişlerdi.
82. Dağlarda güven içinde evler yontuyorlar, bu muhkem evlerde kendilerini Bizim helâk yasamızdan kurtardıklarını zannediyorlardı. Kimse bizimle baş edemez, kimse bize bir şey yapamaz diyorlar kendilerini güvende hissediyorlardı.
83. Nuh toplumu bir suyla helâk edilmiş, Ad kavmi bir rüzgarla, Semud kavmi onlardan ders çıkararak evlerini düzlüklerde kurmadılar. Kayaları yontarak sudan ve rüzgardan etkilenmemek için muhkem evler yaptılar. İşte bunlar da öyle yapıyorlardı. Sabaha karşı bir çığlık, bir sayha da onları yakalayıverdi de tüm bu tedbirleri yaptıkları kendilerine hiçbir fayda sağlamadı. Onlar Allah’ın bu helâk yasasıyla bir başka surenin beyanıyla hayvanların bile yiyemeyeceği bir kesmik kırıntısına dönüverdiler.
84. Hicr halkı, burada ve diğer ilgili ayetlerde (A‘raf 7/78; Şuara 26/158; Hakka 69/5) “racfe” (dehşetli sarsıntı), “sayha” (korkunç ses), “azab”, “tâgıye” (yakıp yıkıcı bir felâket) kelimeleriyle özellikleri ifade edilen bir felâketle cezalandırıldılar. Felâketin gelmesi sırasında, bir ömür boyu kazandıkları, biriktirdikleri servetler, kayaları oyarak hazırladıkları, sağlam ve güvenilir olduğundan kuşku duymadıkları evler, bir anlık felâketin getirdiği yıkımdan kendilerini kurtaramadı. Böylece, Salih peygamberin uyarılarını hiçe sayarak inkâr ve isyankârlıkta ısrar etmenin, özellikle peygamberin uyarıcı tehditlerini ciddiye almamanın cezasını ağır bir şekilde gördüler.
Buradaki verilen mesaj; Allah’tan kaçamazsın ey insanoğlu. Ellerinle kazandığına katlanmak zorundasın. Eyleminden kaçamazsın ey insanoğlu.
85. Neden böyle bir ayet geldi 3 topluma gönderilmiş cezanın ardından, yani biz cansız gibi gördüğünüz varlıkları dahi bir amaçla yarattık. Ya insan, amaçsız mı olsun..! Ey insanoğlu, insanın amaçsız olduğunu mu sanıyorsun.
Belki bir başka anlamı, göklerin ve yerin dahi bir ömrü var, insanoğlu ebedimi kalacağını sanıyor.
Yine bir başka anlamı, ey insanoğlu eğer gökleri ve yeri doğru okusaydın onların da bir ayet olduğunu öğrenirdin. Tıpkı tarihte geçen yaşanmış olayların birer ayet olduğu gibi.
Şu da bir gerçektir ki son saat kesinlikle gelecektir. Yani göklerin ve yerin ömrü bile dolacaktır. Ya senin. Senin ömrün dolmasın mı? Yani yeryüzünde kurulmuş ve böbürlenen küstahça övünen uygarlıklar ebedi mi yaşayacaklarını sanıyorlar. İmparatorluklar 1.000 yıl yaşayacak diye bir kaide mi var. Hangi zulüm binlerce yıl yaşamış ki. İşte onu söylüyor burada ve arkasından kişisel bir öğüt, doğrudan Resulallah’a ve tabii ki tüm muhataplara.
Onlar bu azgınlıkları içerisinde -Mekke’de ki ilk muhatapları dikkate alacak olursak- onların durumu da geçmişte küstahça böbürlenen bu toplumlara benziyordu. Bu toplumlar da onlar da şımarıktı. Kuzey ve güney arasındaki göç yoluna kurulmuşlar, son 150 yıldır tekel olmanın ekmeğini yiyorlardı ve bir de Kâbe’nin ekmeğini yiyorlardı, Kâbe’nin rabbine ihanet ediyorlardı. Onun için geçmiştekilere baksınlar geleceklerini okusunlar dercesine burada bu uyarı geliyordu.
86. Hz. Peygamber’den sabırlı ve hoşgörülü olmasını isteyen ayetin ardından yüce Allah’ın eşsiz ve kesintisiz yaratıcılığı ve bilgisi hatırlatılmakta; bu suretle, dolaylı olarak Resulullah’ın, inkârcılar kendisini dinlememekte direniyorlar diye hoşgörülü tutumunu değiştirip sertleşmemesi istenmektedir. Çünkü Peygamber’in görevi ve sorumluluğu peygamberlik ahlâkına uygun bir incelik ve güzellikte Hakk’ın hükümlerini tebliğ etmektir; gerisi her şeyi yapıp yaratan, bilip gözeten Allah’a aittir.
Yine bu ayet-i kerimede yüce Allah’ın bu inkârcı topluluk arasından ve onların soyundan Peygamber’e candan dost olacak yeni bir nesil yaratacağına dair bir müjde anlamı da sezilmektedir. Nitekim bu müjde kısa zamanda gerçek olmuş; Allah Teâlâ, başlangıçta Hz. Peygamber’in amansız düşmanı olan kesimden veya onların çocuklarından mallarını ve canlarını Allah ve resulünün yoluna adayan iman ve vefa abidesi bir topluluk meydana getirmiştir.
87. Allah Teâlâ, putperestlerin Hz. Peygamber’i üzen ve inciten inatçı, alaycı tutumlarına karşı resulünü teselli etmek üzere, kendisini âdeta çok değerli bir hediye ile, tekrar tekrar okunan yedi (ayeti) ve yüce Kur’an’ı vermekle onurlandırdığını ifade buyurmaktadır.
“Seb‘an mine’l-mesânî” ifadesi müfessirleri epeyce meşgul etmişse de bu hususta en fazla kabul gören iki yorum vardır:
a) Bir görüşe göre bu ifade ile Kur’an-ı Kerîm’in, “es-seb‘u’t-tıvâl” diye anılan en uzun yedi suresi kastedilmiştir. Bunlar Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En‘âm, A‘râf, Enfâl (başında besmele bulunmayan Tevbe suresi ile birlikte) sureleridir. Bu surelerin “mesânî” diye anılmasının sebebi, içlerinde farzlara, hukukî emir ve yasaklara, cezalara ve geçmiş toplumlara dair ibretli kıssalara geniş bir şekilde ve tekrar tekrar yer verilmesidir.
b) Daha çok kabul gören diğer görüşe göre “seb‘an mine’l-mesânî” ifadesiyle Fatiha suresi kastedilmiştir. Surenin böyle anılması ise yedi ayetten oluşması, namazda tekrar tekrar (her rek‘at) okunması, her okunuşta arkasından bir de zammı sure ilâve edilerek bir nevi ikilenmesi, katlanması, surenin –ilki Allah Teâlâ’ya hamd ve sena, ikincisi dua ve niyaz olmak üzere– iki bölümlü olması, biri Mekke’de peygamberliğin ilk döneminde, diğeri Medine döneminde olmak üzere iki defa nazil olması gibi sebeplerle izah edilmektedir.
Gerçekten bitimsiz bir anlam hazinesi vardır Fatihanın ve tekrarlanan manasına, çünkü sürekli tekrarlanır.
– Fatihasız namaz, namaz değildir. Buyurduğu için efendimiz namazlarda sürekli tekrarlanır. Namaz kılan her mümin günde fatihayı en az 20 ye yakın, eğer nafileleriyle birlikte namazını kılmışsa 40 a yakın bir günde tekrarlar. Onun için tekrarlanan. Müstesna oluşu zaten tartışılmaz.
88. Hz. Peygamber’e ve İslâm’a karşı cephe alıp düşmanlık edenler arasında, müreffeh bir hayat yaşayan Mekkeli şımarık zengin kişiler ve aileler de yer alıyor, Müslümanlar ise büyük ölçüde yoksul ve mazlum kişilerden oluşuyordu. İşte Allah Teâlâ, resulünden ve onun şahsında ümmetinden, inkârcı kişi ve grupların elinde bulunan ve onlar için görünüşte zenginlik, fakat hakikatte bir imtihan vesilesi (fitne) olan dünya malına imrenmekten sakınmalarını istemektedir.
Bu buyruk, İslâm’ın sırf ekonomik dengesizlikten, gelir farkları arasındaki uçurumdan kaynaklanan toplumsal bir başkaldırı olmadığını göstermesi bakımından anlamlıdır. İslâm, kıskançlıktan kaynaklanan bir duygusal tepki hareketi değildir. Kur’an, sosyal adaletin sağlanmasına yönelik tedbirlerin de içinde bulunduğu topyekün bir ıslah projesidir.
Bir peygamber için asıl önemli olan ve kendilerine değer verilmesi gerekenler, ona inanıp bağlanmış olan müminler topluluğudur. Bu sebeple Allah Teâlâ Hz. Peygamber’e, ümmetine karşı alçak gönüllü olması, yumuşak davranması, yakınlık göstermesi, onları incitecek katı ve kaba söz ve hareketlerden sakınması hususunda öğütlerde bulunmaktadır.
Kuşkusuz, buradaki buyruklardan Resûlullah’ın ümmetine karşı yanlış hareket ettiği, kibirli davrandığı ve bu yüzden uyarıldığı gibi bir sonuç çıkarılmamalıdır. Her şeyden önce iman ve ibadette olduğu gibi ahlâk konularında da bir eğitim rehberi olan Kur’an-ı Kerim’in bu ve benzeri ayetleriyle aynı zamanda bir ahlâk örneği ve önderi olması sıfatıyla Peygamber efendimizin şahsında onun yolundan giden müminler eğitilmekte, en güzel ahlâka özendirilmektedir.
89. Hz. Peygamber’e, kendisinin açık bir uyarıcı olduğunu insanlara bildirmesi emredilmektedir. Onun hem bir uyarıcı olduğu hem de uyardığı hususların doğruluğu açık ve kesindir. Allah, başlangıçtan itibaren sahih itikat, yüksek ahlâk ve güzel yaşayış konularında insanları aydınlatıp aksine hareket edenlerin dünyada ve ahirette karşılaşacakları sıkıntıları, acıları kendilerine açıkça bildiren uyarıcılar göndermiştir. Hz. Muhammed’in de bunların sonuncusu olduğundan kuşku yoktur. Ayet, ona bu gerçeği insanlara bildirmesini emretmekte ve dolaylı olarak, insanların da bu uyarıcıya kulak vermeleri gerektiğine, aksi halde uyarı konusu olan dünyevî yıkım ve âhiret azabının –yukarıda anılan eski kavimlere olduğu gibi– bunların da başlarına gelirse bunun hak edilmiş bir akıbet olacağına işaret etmektedir.
90. (Muktesimîn) “taksim ediciler, “bölüp parçalayanlardan kimlerin kastedildiği ve neyi bölüp parçaladıkları hususunda farklı yorumlar yapılmıştır.
Kur’an’ı işlerine geldiği gibi bölerek bir kısmına inanan, bir kısmını reddeden yahudi ve hıristiyanlardır.
Sırf Kur’an’la alay etmek için “Şu sure benim, şu sure senin” diye Kur’an’ı aralarında paylaşan Ehl-i kitaptır.
Kureyş putperestlerinin bir bölümü kastedilmiştir. Rivayete göre hac mevsiminde bir kısım Mekkeli bölük bölük ayrılıp yollara dağılır, dışarıdan gelenlere Hz. Peygamber aleyhinde “O bir mecnun!”, “O bir şair!”, “O bir sihirbaz!” diye propaganda yaparlardı.
“Allah, resulüne, Kur’an’ı bölüp parçalayanlara şu hususu bildirmesini emretmektedir: Peygamber, Allah’ın öfkesi ve cezalandırması konusunda insanları uyarmakla görevlidir. Gerek kendi aralarından gerekse daha önceki ümmetlerden vahyi bölüp parçalayanların başlarına gelenler onların da başına gelebilir.
‘Bölüp parçalayanlardan’ Tevrat ve İncil’e inananlar kastedilmiş olabilir; çünkü onlar Allah’ın kitabını kısımlara ayırıyor; yahudilerden bazıları kutsal kitabın bir kısmını kabul ederken geri kalan kısmını tanımıyor, İncil’i ve Kur’an’ı da reddediyor; hıristiyanlar ise İncil’in bir kısmını benimserken geri kalan kısmını, ayrıca Tevrat’ı ve Kur’an’ı reddediyorlardı.
Ancak burada Kureyş putperestleri de kastedilmiş olabilir. Çünkü onlar Kur’an hakkında farklı gruplara ayrılıyor; bir kısmı ona şiir, bir kısmı kehanet ürünü, bir kısmı eskilerin masalları diyordu... Sonuç olarak bu ayetlerde hangi kesimin kastedildiğine ilişkin Kur’an’da kesin bir delil bulunmadığı gibi Hz. Peygamber’den nakledilmiş bir açıklama ve aklî bir kanıt da yoktur.”
Bu durumda Allah’ın vahyini, bir kısmına inanıp bir kısmını reddetmek suretiyle parçalayan her türlü eski ve yeni inkârcı zümrelerin ayetin kapsamına girdiğini düşünmek en doğru yaklaşımdır. Ayet Allah’ın kurtarıcı mesajlarını bu şekilde yıpratmaya ve tesirsiz kılmaya çalışan her inkârcı kesimin ilâhî cezalara uğratıldığını hatırlatmaktadır.
(91. 92. 93.) Eski kitaplara yapıldığı gibi Kur’an-ı Kerim’i parçalara ayıranlar da yaptıklarından dolayı muhakkak surette Allah katında sorguya çekilip cezalandırılacaktır. Bu tavır birçok eski kavmi yıkıma götürmüştür.
Mekkeli putperestler de vahyi bu şekilde bölüp parçalamanın cezasını görmüşlerdir. Çünkü Kur’an bütünüyle Allah’tandır, bir tek ayeti bile O’ndan başkasına nispet edilemeyeceği gibi yine bir tek ayeti dahi değersiz ve anlamsız görülemez. Allah’ın kitabı bir bütündür, hükümleri geneldir. Hakk’ın yoluna koyulup o yolda ilerleyenler için Hakk’ın hükümlerinin hepsi de mutlaka bir yönden yararlıdır, gereklidir; onların –bir bölümünün dahi olsa– faydasız olduğu, reddedilebileceği asla düşünülemez.
İnsanlar, içinde yaşadıkları zamana, şartlara, ihtiyaçlara, bilgi ve kültür düzeylerine göre vahiy billûruna farklı açılardan bakabilir, orada farklı renkler görebilirler; onu az çok farklı yorumlayıp algılayarak ondan değişik biçimde yararlanabilirler; fakat “Şurasını kabul ediyorum, burasını etmiyorum” diyemezler. Aksine davrananlar, Allah’ın huzurunda yaptıklarının hesabını vereceklerdir.
94. Resulallah’ın misyonuna dikkat çekilen bir ayet bu. Yani sen vazifeni yap. Etrafa bakarak görevini tayin etme. Çünkü taşıdığın hakikattir. Hakikat; yer ve zamana uymak zorunda değildir. Yer ve zaman hakikate uymak zorunda. Onun için sen görevini yap. Falanca ne der deme, Allah ne der de. Görevini yap ve bırak. Açıkça ortaya koy. İnanmış ya da inanmamış, o senin problemin değil.
Güzeli taşıyanlar, güzeli güzelce taşırlar. Çünkü güzel olması yetmez. Güzeli güzel bir üslupla sunmak lazım. Kendisinin altın olması yetmez içine koyduğunuz paketin de içindekine uyması lazım. Değerli şeyleri değerli paketlere koyarlar. Değerli hakikatler, hakikatler hep değerlidir. Hakikatler değerli üslup ve usullerle ulaştırılırlar dercesine burada Resulallah’a ve onun şahsında tüm davetçilere bir öğüt.
95. Birtakım değersiz nesneleri Allah’a ortak koşacak kadar düşüncesiz olduklarına bakmadan, Hz. Peygamber’le alay etmeye kalkışanların; onun gönlünü inciten, canını sıkanların bu yaptıklarının Allah tarafından bilindiği kendisine hatırlatılarak moralini bozmaması, cesur olması telkin edilmektedir.
Başta peygamberler olmak üzere büyük inanç, fikir ve aksiyon adamlarının en önemli özelliklerinden biri, her türlü güçlük, engel ve engellemeye aldırış etmeden, yılmadan temsil ettikleri inancı, düşünceyi, dünya görüşünü azim ve kararlılıkla sürdürmeleridir. Hemen bütün peygamberlerin ve diğer önder şahsiyetlerin, davalarını toplumlara anlatma mücadelesi verirken en sık mâruz kaldıkları karşı davranışlardan biri alay ve hakaret olmuştur. Alay etmek, Mekkeli inkârcı ve zalimlerin de Hz. Peygamber’e ve müminlere karşı en sık başvurdukları mücadele yöntemlerinden biri idi. Fakat –bu ayetlerde de görüldüğü gibi– Resûlullah aleyhisselâm, Kur’an-ı Kerim’in eğitimi ve irşadı ile iradesini beslemiş; Allah’ın yardımını her zaman yanında hissetmiştir; bu sayede putperestlik, inkârcılık, zulüm, cehalet ve ahlâksızlıktan ibaret olan bir zihniyetin vahyin gerçekleri karşısında yıkılmaya mahkûm olduğuna inancını asla kaybetmemiştir.
96. Allah’a ait bir sıfatı bir mükemmelliği, Allah dışındaki bir eşyaya, bir insana, veya soyut, somut herhangi bir şeye vermekle, tanrı atama yetkisinin olduğunu düşünüyorlar kendilerinin ve bunun da farkında değiller. Yani her şirkin aslında, çok daha çirkin bir iddianın ifadesi olduğunu bilmiyorlar.
Nedir o? Tanrı atama yetkisi benim elimdedir. Her müşrik aslında bilse de bilmese de böyle bir iddiaya sahip olmuş olur. Ama diyor ki “fesevfe ya’lemun” günü gelince böyle yaptıklarını, yani onun bu manaya geldiğini öğrenecekler.
97. Onların söylemekte oldukları şirk kelimelerinden, Kur’an'a dil uzatmalarından, Kur’an'la ve seninle alay etmelerinden dolayı kalbinin daraldığını biliyoruz.
Sen onlara en güzel bir şekilde Bizim kitabımızı, Bizim ayetlerimizi okuyorsun, duyuruyorsun, ama onlar seni dinlemiyorlar, sana kulak vermiyorlar. Onlar başka sevdaların peşindeler. Başka kitapları okumanın, başka haberleri dinlemenin, başka örneklerin arkasından gitmenin peşindeler. Sen onlara merhametinden dolayı ısrarla onları ateşten, cehennemden korumaya çalışıyorsun, ama onlar ısrarla ateşten yana bir tavır alıyorlar. Sana ve senin kendilerine okuduğun bu kitaba karşı kulaklarını tıkamışlar, kapılarını pencerelerini kapamışlar, çılgınca dünya zevklerine dalmışlar. Sen buna rağmen onların bu davranışları karşısında üzülme, canını sıkma, sıkıntı içine girme.
Bu cümlenin tekit ile süslenmesi, içerdiği tesellinin hakikatini ifade etmek içindir.
98. Kuşkusuz, “Allah’ı hamd ile tesbih et!” buyruğu, hem “elhamdülillâh..., Sübhanallah...” gibi güzel sözlerle dilimizi süslemeyi hem bu ifadelerin anlamıyla kalp ve zihnimizi bezemeyi hem de bu inancı hayatımızın belirleyici ilkeleri kılmayı gerektirir. “Secde et” yerine “...secde edenlerden ol!” buyurulması da Müslümanların Hak yolunda birlikte davranmalarını, aynı inancı ve dinî davranışı paylaşmalarını ima etmektedir.
Kulun rabbini hamd ile tesbih etmesi, yani O’nu övgüyle anarak her türlü eksiklikten, şanına yaraşmayacak niteliklerden tenzih edip yüceltmesi; rabbi karşısındaki tevazuunun, O’na karşı duyduğu derin saygının en çarpıcı ifadesi olmak üzere huzurunda secdeye kapanması ve nihayet hayatı boyunca rabbine bu şekilde kulluğunu sürdürmesi, hem bir kulluk görevi hem bütün kötülere ve kötülüklere karşı rabbinin yardım ve desteğine liyakat kazanmasının şartı hem de O’ndan gelen yardım ve lutuflar için bir şükür görevidir.
99. İşte sure muhteşem bir ayetle, muhteşem bir final ile son buldu. Nihayet ölüm gelip seni buluncaya kadar rabbine kulluğunu sürdür. Yani ey peygamber, artık yettim, artık tamam, artık oldum diyecek bir nokta yoktur. Herkes ölüm gelinceye kadar yürümekle mükelleftir. Allah’a kulluğun bittiği bir an yoktur. Hayat sürdüğü sürece kulluk sürecektir. Çünkü hayat kulluk için vardır. Kulluk yoksa o ölüdür, yaşasa da ölüdür. Onun için ben mükemmelim deme noktası olmayacaktır hiçbir insan. O nedenle yürümekle varılmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir. Aramakla bulunmaz, lakin bulanlar arayanlardır diyenler doğru söylemiş. Varmak o yolda ölmektir.
Rabbim o yolda olanlardan ve ölüm gelinceye kadar kendisine verdiği söze sadık kalanlardan kılsın hepimizi
“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Osman Erdoğmuş
Kayıt Tarihi : 29.11.2025 20:02:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!