Kızıl elmalarını kaybetmiş iki insandık
İnandık
Elma şekerine kandık
Kana kana kanıyorduk
Martıları düşlüyorduk
Çocukluğumuzu doyuruyorduk
Akşam bizi bekler
Yaprağın akıbeti düşüyor suya
Su ki nemrut ateşi
Şavkında gün kokusu uykuda
Uyku ki yedi uyuyanlar uykusu
Siz hiç mavi gökyüzünün altında uyudunuz mu?
Ya yıldızlara dokunabildiniz mi ellerinizle?
Oysa ben öptüm o bütün yıldızları
Çilenmişti teninde
Bir bilebilsen nasıl da güzeldi tenin
Cennetin sekiz kapısı önümdeydi.
Bazende kuşlar konmuştu, göğsünün tam üstündeydi.
Söğüdün dalına bir kelebek konmuştu,
Kelebek bile ağır geliyordu.
Dal eğilmiş, yerdeydi.
Sen benimleydin, söğütten de inceydin.
Benim de bir sürü yıldızım vardı yeryüzünde,
Birdenbire kaydılar bir bir gökyüzüne.
Yıldızlar, yıldızlar nasıl hafif olur?
Kapkaraydı geceler,
Gece kadar ağırdın oysa.
Binler binlerce yıl önceydi.
Tanrılar daha tek tanrının önünde diz çökmemişti.
İnanna'yı gördüm, Temmuz'un kucağındaydı.
Ekinler güneşten daha sarı ve sıcaktı.
Temmuz'un avucunda İnanna'nın saçları,
İnanna'nın saçları topraktan da sıcaktı.
Dört buçuk yaşındaydı gözleri
Ve elleri…
Bir kelebek ömrüne ancak sığardı gülüşleri
Ve de bebekliği…
Bir ceylandan güzeldi oysa gözleri
Ölmeseydi
Sokağın başında yaban inciri, avcalanmış yolunu tutuyordu.
Her köşe başında tanıdık gözlerde diken korkusu,
Bakmaya korkuyordu.
İnsan ne kadar da insan vardı;
Yüzleri bir o kadar da gözlerinden farklı.
Her köşe başında bütün gözleri kapadım, seni bekliyordum.
Sırça saraylardan kalma avlak köşke hapsedilmişti zaman
Latife düşlerini tarıyordu yaldızlı aynalarda
Cam-ı Cem zamanından kalma düşler süslüyordu kadehini
Sofalardan kapılar açılıyordu ardı ardına
Ahşap merdivenlerden ayaz çatırdıyordu
Hayasızdı ayak sesleri gitmek bilmiyordu
Yorgun gözlerimde
Tan yeli sabahlarımı
Karanlıklarda güneşe astım.
Sustum
Koca bir mevsim
Seni bekledim.
Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!