ALİ LİDAR HASTA ŞİİRLERİ

ALİ LİDAR HASTA ŞİİRLERİ

Ali Lidar

113.

Jean Baudrillard modern zamanlarda sahte ile gerçeğin yer değiştirdiğini ve 'eksinin eksisi artıdır' diyen evrensel mantık ilkesinden yola çıkan simülakratörler tarafından oluşturulan sahtenin sahtesi gerçektir zannının doğduğumuz andan itibaren beynimize onluk çiviyle çakıldığını söyledi her fırsatta. Baudrillard'dan 2500 yıl önce yaşayan Platon da çok daha anlaşılır bir ifadeyle yaşadığımız dünyanın kötü bir 'idea' taklidi olduğunu, gerçek zannettiğimiz şeyin duyularımızla algılayamayacağımız 'asıl gerçekliğin' kusurlu bir kopyasından başka bir şey olamayacağını anlattı öğrencilerine. Ondan önce yaşamış olan Septik-Sofist Georgias ise ilk ve son noktayı en baştan koymuştu aslında. 'Hiçbir şey yoktur, olsaydı da bilemezdik, bilseydik de aktaramazdık! '
Baudrillard'ı, Platon'u ve Georgias'ı hayatı boyunca hiç duymamış, tesadüfen tanıştığım ayyaş bir park filozofu şuna benzer bir laf etti geçenlerde. Çektiğimiz hiçbir sıkıntı gerçek değil! İnsan ruhunun acıyla kurduğu ilişkinin sebebi de sonucu da aynı aslında. Kendisi.. Kendisi ve hasta beyninin yol açtığı mesnetsiz abartılar.. Otu boku abartan birer manyak mıyız, aslında haklı olan sadece Nihilistler mi bilemem. Belki de gerçekten bildiğim tek bir şey var, hiçbir şey bilmediğim..
..

Devamını Oku
Ali Lidar

61.
Bazen bir şey söylemeniz gerekir. Tek bir laf vardır aslında söylenecek ve bütün dünya durup o lafı etmenizi bekler. Ama edemezsiniz. Kitaplarda yazan şeyin gerçek olduğunu anlarsınız o an. Kelimeler boğazınıza yumruk gibi tıkanır. Kelimelerin boğaza yumruk gibi tıkanması durumunun uydurma bir benzetme değil gerçek bir durum tesbiti olduğunu görürsünüz. Sonrası bir yığın maskaralıktan başka bir şey değildir. Öyle oldu yine. Benim ve onun ve çevremizdekilerin ve evrenin ve başka her şeyin iyiliği için bir daha görüşmemek zorunda olduğum o'na söyleyeceğim son sözün unutulmaz bir söz olmasını istemiştim oysa. Tıpkı filmlerdeki gibi. Ölmek üzere olan kahramanların son olarak ettikleri kulaklardan silinmeyecek sözlerere benzeyen bir sözle vedalaşmak istemiş ve saatlerce bunun için kafa yormuştum. "Hasta la vista bebeğim" gibi. Ya da "Gülersen bütün dünya seninle birlikte güler, ağlarsan tek başına ağlarsın" gibi.. Hiç olmadı "İ'll be back" falan gibi bir şeyler söyleyebilseydim keşke.. Olmadı. O sihirli son anda söyleyebildiğim son söz gerizekalılığımın tescili olarak hala kulaklarımda çınlamakta. Önce kendine iyi bak dedim, peşinden de hoşça kal.. Ne kadar etkileyici! Eminim en az on yedi dakika falan unutmamıştır telefonu kapatırken ettiğim mucizevi veda sözlerini. Kendine iyi bak.. Bu kadar işte etkim de, gücüm de, kelimelerle yaratacağım tesirin de üst limiti en fazla on yedi dakika.. Kahramanlıkla maskaralık arasında gidip geldiğim zaman dilimi. On yedi dakika! !
..

Devamını Oku
Ali Lidar

Malatya’da doğmuşsun 1954 yılında. Babam da Adıyaman’da doğmuş senden iki yıl evvel. Benim de çocukluğumun ciddi bir kısmı Elbistan’da geçti. Yani hemşeriyiz seninle. Yetimhanede büyümüşsün, babam da anne baba nedir bilmeden büyümüş, ortak noktanız çok. Çok güzel bağlama çalarmışsın. Ben çok heves ettim ama bir türlü beceremedim. Babam fena değildir eline aldımı çalar bir şeyler. Ana dilin farklı olduğu için Türkçe’nde tatlı bir kırıklık var. Ve inanır mısın babamın da şivesi tıpkı sen. Askere gidene kadar hiç Türkçe konuşmamış o yüzden onun da Türkçesinde tatlı bir kırıklık var. Ben babamın ana dilini hiç bilmiyorum o yüzden idare ederim sanıyorum. Sen Pazarları kilisede, babamla ben de Cumaları camide aynı Allah’a dualar etmişiz. Sen artık edemiyorsun, babam da biraz hasta evde kılıyor namazlarını, ben fırsat buldukça gitmeye çalışıyorum…

Bu liste uzar gider. Çünkü babam da sen de ben de bu toprakların çocuğuyuz, Anadolu’luyuz. Sana Ermeni’sin diye zulmedenler uzun süre babamın ve benim de kimliğimi reddettiler, Kürtsün diye babamı aşağıladılar.. Al sana bir ortak nokta daha…
Ve en önemlisi ne biliyor musun abi, seni öldüren zihniyet aslında beni de babamı da yok etmek istiyor. Çünkü insan sevmiyor onlar. Ne yüreklerinde merhamet var ne içlerinde Allah korkusu… Sen şimdi çok sevdiğin memleket toprağının altında yatıyorsun. Babam ve ben de bir gün oraya geleceğiz… O zaman şunu söyleyeceğim sana. Kardeşim değilsin Hrant. Biz kardeş değiliz abi. Biz aynıyız aslında….
..

Devamını Oku
Ali Lidar

Hepimizin hayatı senaryosu kötü yazılmış bir tür filmdir aslında. Üçüncü sınıf video kuşağı filmleri gibi gerçek hayatta asla olmaz dediğimiz şeyler bir anda başımıza geliverir. Çocukken işler o kadar da kötü gitmez. En azından bir süre.. Belki de henüz kimse tarafından ciddiye alınmadığımızdan ve hayatımız içine sıçılacak kıvama gelmediği için keyifli bir oyun oynarız. Ama başlangıcı olan her şeyin bir sonu vardır. Eğer altı yaşındaysanız ve bir grup delirmiş yetişkin kendi aralarında konuşup, sizin biraz zeki olduğunuza ve okula başlamanız gerektiğine karar vermişse, artık hayat masumiyetini yitirmeye başlamış demektir. Sınıftan içeri adımınızı atar atmaz karşılaştığınız kahverenginin en aşağılık tonuyla boyanmış ve milyonlarca gerizekalı çocuğun sümüğü, yemek artığı, anlamsız karalamaları,tozu, toprağı, boku, püsürü ile ırzına geçilmiş okul sıraları yaşamınızın bundan sonrasının ne kadar boktan geçeceğinin sinyallerini verir gibidir. Üstüne bir de sizi tokatlamak için herhangi bir yanlış yapmanızı bekleyen, bekleyecek kadar sabrı olmadığında da hayal gücünün yardımıyla aklına getirdiği herhangi bir yanlışı sizinle ilişkilendiren öğretmen adlı denizanasıvari yaratık, yanağınızla birlikte ruhunuzu da tokatlamaya başladığında toplumsal bir histeri ve cinnet etkinliğinin tam ortasında kaldığınızı anlarsınız. İlk günden itibaren içinizde büyütmeye başladığınız öfke zamanla boyunuzdan ve yaşınızdan daha büyük olur ve hıncınızı etraftaki diş geçirebileceğiniz hububat beyinli insan yavrularından çıkarmaya çalışırsınız. Ve böylece insan ırkıyla aranıza aşılmaz büyüklükte duvarlar örme süreciniz de başlamış olur.. Belki de insan, sadece doğduğunda insandır, kim bilir? Büyümeyle birlikte bozulma da başlıyordur belki. Mesela adamakıllı konuşabildikten az bir zaman sonra küfür etmenin ne kadar çirkin olduğunu öğretmeye çalışırlar size. Ve siz içinizden, ağız dolusu küfür edemedikten sonra konuşmanın ne kıymeti var ki diye geçirisiniz. Üç yaşında, yemek içmek kadar doğal bir şey olan sindirim sisteminin boşaltım faaliyetiyle ilgili yasaklamalar dayatılmaya başlar ayrıca da istediğiniz zaman istediğiniz yerde pantolonunuzu indiremeyeceğinizi öğrenirsiniz. Dört yaşında iki yaşınıza kadar tebessümle karşılanan neredeyse bütün davranışlarınız birer azar yeme vesilesi haline gelir. Beş yaşında tamamen büyümeye başlar ve altı yaşında da insan olarak ömrünüzü tamamlayıp başka bir türe evrilirsiniz. Okul denilen ruh törpüsü mekanizma da bu mutasyonun gönüllü hızlandırıcısından başka bir şey değildir. Mesleğinden, kendisinden, çocuklardan, akıp giden zamandan, kırlaşmış saçlarından, herkesten ve her şeyden nefret eden bir grup öğretmen, çocukların gönüllülük esasına bağlı metamorfoza uğratıldığı yarı açık akıl hastanelerinin ekonomik zorunluluklar yüzünden ayak işlerini yapmaya mahkum edilmiş metazori hasta bakıcılarıdır.. Beş yaşına kadar her şey güzeldir. Altı yaşında hayat masumiyetini kaybeder ve ölür.. Ömrümüzün geri kalanı, bir tür şizofrenik kurgudan başka bir şey değildir...
..

Devamını Oku