HACI BAYRAM’ IN HOCASI
SOMUNCU BABA HZ.
Hamiddüddin Aksarayi
(……1412)
MUSTAFA CEYLAN
************************
İstemek, başlamaktır. Başlamak, bir işin yarısını yapmak yolun yarısına varmak demektir.
**
Şam’da dünya ilimlerinin, yani bugünkü tarifiyle pozitif bilimin doruklarına oluşan Hamidüddin’in ruhundaki boşluk, bir türlü dolmuyordu. Beyni bir vagon gibi dopdoluydu. Kendini hamal sanıyordu. Kitaplar, kitaplar ve kitaplar…okumuş,.beyin vagonunu tıka basa doldurmuştu. Zamanın müderris (bugünkü profesör) ’lerinden dünya ilmini öğrenmişti. Ama içinde bir boşluk, ruhunda bir uçurum vardı. Beynindeki vagonun yükü ağırdı, lâkin, lokomotif ve ray olmadığı için, vagon hep o uçurumda darmadağın oluyordu.
Gelene, gidene soruyor, bu boşluğun çaresini arıyordu. Şam, doğu dünyasının en işlek köprüsüydü. Köprüden her geçene soruyordu…
Kim? Ne? Nasıl?
Bu boşluğu, bu uçurumu dolduracak? Olmalı, bulunmalı bilinmeliydi. Boşluk dolmadan noksan tamamlanmalıydı. İstiyordu soruyor, bıkmadan araştırıyordu.
Günlerden bir gün Hamidüdin’e Erdebil’e gitmesini söylediler.
Erdebil..Erdebil.. Gel! …diyordu. Gel ve bil! Acaba bu uçurum, bu korkunç boşluğu dolduracak yer miydi? Bir yandan acaba'lar öte yandan “neden olmasın” lar; bir yanda boşluk, bir yanda ümit. Bir tarafta çaresizlik, öte yanda hakikatin pırıltıları, derman ve çare. Şam’da bir saat bile kalamazdı.
Koştu, yürüdü, vardı.
Vardı Erdebli’e…
Aslen Kayseriliydi. İlim öğrenmek için Şam’ a gitmişti. Bugün Şam’a sığmıyordu. Erdebil yollarına düşmüştü.
Erdebil, Azerbaycan’da….Bakü, Şiraz ve Tiflis arasında bir kutlu belde. Bu kutlu beldebe Halvetî silsilesinden gelme gönül ustaları var. İbrahim Zahid Geylanî’den alınan aşk ve iman bayrağı, Erdebil’li Ebu ishak Safiyeddin’e, ondan da oğlu Hoca Alâeddin’in elinden nice gönül kalelerinin burçlarına dikiliyor ve dalgalanmaya devam ediyordu.
Şam’dan gelen Hamiddüdin’in gönül kalesinin burçlarına da aynı bayrak dikilmiş, dalgalanıyordu.
Derler ki;
Hamiddüdin Üveysî meşreblidir. Manâda kurtuluşunu, huzurunu Bayezid-i Bestamî yapmıştır.
Derler ki;
Hamiddüdin, Erdebil’de akan manâ çeşmesinden kana kana içmiştir.
Öyle veya böyle…
Olan olmuştur. Boşluk dolmuş, uçurum kaybolmuştur. Madde ilmiyle dolu olan beyninin ortasındaki vagon, manâ rayına girmiş ve gönül sonsuzluğunda mürşidinin(Hocasının-öğretmeninin) lokomotifliğiyle atom hızından daha büyük bir hızla ilerliyordu.
Er eteğin tutmuş, muazzam sırra ermiş, kendini aşmış, büyük oluş’ta yeniden hayat bulmuştu.
Ne zevksiz tarih, ne lezzeti bulunmayan binlerce dünya bilgisinin kabuktan öteye gidemeyen yükü, beyin vagonunda kalmamıştı. Tamamen mum misali eritmiş, yok etmişti. Artık Bir’de milyarları, milyarlarda o mutlak Bir’i (Tek’i) görüyordu.
*
Ustası Alâeddin Ali, günlerden bir gün, O’nu halvethanesine götürmüş (Ve mahfî ve tenha buyurmuştu ki, ey veled-i keramet baht-ı hidayet eser! Zamir-i münîr mir’at-ı nazîre cilvegir ola ki âftâb-ı velayet bâ- iradet-i Huda-yı müteâl burc-u Acem’den intikal ve burc-u Rum’a irtihal edip diyarımızda bu emanet-i uzmâyı hâmil bir merd-i fâzıl-ı kabil-i saf-dil kalmadı. Pes, hurşid-i âsmân-ı velâyet şimdiden sonra nehzat ve saadet ve ikbal ile diyar-ı Rum’a pertev-efgen-i nur-u hakikat olasın, diye müanaka edip ric’atlerine ruhsat verdi. (1)
*
Burc-u Acem’den intikal ve burc-u Rum’a irtihal…
Diyor-ı Rum’a yani Anadolu’ya…Görev bu…Ve “diyar-ı Rum’a nur’u hakikat olasın…”
Anadoluya…Anadolu’ya...
Hakikat nuru..Nur tufanı..Anadolu’ya…
Ve medreseleriyle nam salmış Bursa. Bursa’yı Bursa yapan medreselerinden çok, fıkıh, kelâm ve belâgat ilminde mükemmeli yakalamış, ötelerin ötesine ulaşmış dev şahsiyetlerdi. Bursa onlarla nam salıyordu.
Molla Fenarî: ki, hem müderris hem de mahkemede kadı. Bütün Osmanlı ülkesinin müftüsü. İlk şeyhülislâm.
Emir Buharî (Emir Sultan) ki, Yıldırım Beyazid’in damadı. Bursa’nın mânevi mimarı. Madde ve manâ ikliminin sultanı.İlmine bir sınır çizilemeyen derya...Hayır. Derya değil…okyanuslar okyanusu...
Hamidüddin Bursa’da...
Bursa, manâ ikliminin iki otoritesinin ellerinde şekil bulmada.
Hamiddüdin tanıtmadı kimseye kendini... Soranlara da 'bir garip baş, bir cahil ümmî işte” deyip geçiyordu.
Sessiz, sakin…
*
Bekleyiş, sabırla...
Bekleyiş her şeyden uzak,kendi halinde, kendi yatağında ışıltılarla, gürültülerle akan bir ırmak. Bir muhasebe zamanı, tespit ve tayin zamanı, Kâinatı kucaklamak için hazırlanmaktır.
Bekledi Hamidüddin.
Kimse bilmedi sırrını.
Her akşam evinde yaptığı ekmekleri ertesi gün, Bursa sokaklarında “Ekmekler Müminler “ diye seslendirerek satıyordu. Mütevazi, sevecen, hoş görülü, samimi bir ekmekçi. Bütün Bursa O’nu “Somuncu Baba” diye biliyor, tanıyordu. Sabahın erken saatlerinde Bursa sokaklarındaki evler, Somuncu Baba’nın seslenişi ile uyanırdı.
Ekmekler! Mü’minler! ...
Ekmekler ki, nur gibi kızarmış, Ekmekler ki, yiyene kudret macunu. Sımsıcak, nefis ekmekler. Teknolojinin bütün imkânlarıyla dahi bu kadar muhteşem ekmek yapmak mümkün değildir.
Ekmek, doyuran açlığı gideren. Cümle insanlar için mutlaka lâzım olan şey. Onsuz olmuyor, yaşanmıyor.. iman ve ekmek. İki temel, iki esas. İnsanı insan yapan ikisi. Hele iman ırmağı, iman okyanusu olan bir insan ekmek yapıyorsa, o ekmekler ne güzeldir. Ekmeği yiyenler ne güzeldir.
Herkesin bildiği ümmî, garibân Somuncu Baba.
Açları, fakirleri doyuran, pozitif (dünya) ilmini, Erdebil’ de manâ ilmini ikmal etmiş bir koca umman olduğunu bilmiyordu.
Olan oldu. Vakit tamam oldu. Zaman dokusunu öre öre tamamlamıştı. Niğbolu zaferi kazanılmış, Osmanlı Sultanı Gazi Yıldırım Beyazıd Han bu zafere atfen Bursa’da Ulu Cami’yi inşa ettirmişti. Cami tamamlanmış, bir Cuma namazıyla açılıyordu... Muhteşem açılış anı. O anı Hacı Bayram-ı Veli’den dinleyelim çünkü O’da oradaydı.
Numan Efendi (Hacı Bayram-ı Veli) titremeye başlamıştı. Kalabalığın arasından başını uzatmış adeta nefes almadan bakıyordu. kapı önünde Sultan’ın anahtarı, damadı Şemseddin Burarı’ye uzattığını gördü. Emir Sultan coşkun bir duaya ellerini kaldırınca, binlerce insanın uğultusu bir anda kesilmiş, her hamdin sonunda arşa yükselen bir 'amin! ! ! ' Bursa’yı inletmeye başlamıştı. Dua tamamlanınca Emir Sultan “Bismillâhimirrrahmanirahim” deyip kapıyı açtı. Bu arada caminin yan kapıları da açılmış ve avluyu dolduran insan seli içeri akmaya başlamıştı. O insan seli içinde bir damla gibi Numan Efendi (Hacı bayram-ı Veli) de içeri süzüldü.
Caminin ortasında kocaman bir şadırvan, şadırvanda her acıyı unutturan bir su sesi…
İç ezan okundu. Numan Efendi birden minberin önünde bir güneş gibi parlayan ve ziyâsıyla camiyi aydınlatan Emir Sultan’ı gördü. Güzel yüzünde çocuksu bir tebessüm, bir sevinç vardı.
Emir Sultan, gözlerini önce padişahın bulunduğu tarafa, sonra da cemaate çevirip yüksek sesle konuştu.
-'Aziz müminler! Padişahımız bir ulu mabedin ilk cumasında hudbe okuma şerefini bize vermiştir. Ne var ki şimdiki halde mânevî derecelerin en yüksek mertebesine sahip yüce insan aramızdadır. O varken imamet ve hatipliğin bize teklifi münasip değildir. İşte şanına, şöhretine uygun olarak isim alanbu caminin açılış hutbesini okumaya lâyık zat şuradadır.'
Numan Efendi beyninden vurulmuşa döndü, kulakları uğulduyor, elleri, ayakları, şakakları uyuşuyordu. Sanki dünya tersine dönmeye, sular, yokuş yukarı akmaya başlamıştı. Kalabalığın ortasından bir başka güneş kalkmış, boynunu bükmüş, gözleri yarı kapalı minbere doğru yürüyordu.
Numan’da, bütün bir kalabalık da şaşkınlığın en büyüğüne düşmüş çalkalanmaktaydı... Minbere doğru yürüyen, boynu bükük, gözleri yarı kapalı güneş, Somuncu Baba’nın ta kendisiydi! Hani Bursa sokaklarında yollarda “Somunlar! Müminler! Diyen somun satan yaşlı adam! Demek, şimdi ki halde mânevi derecelerin en yükseğine sahip olan yüce insan bu ha? Ümmî bildikleri, okuma yazma dahi bilmez sessiz sadesiz Somuncu Baba…Demek şanına şöhretine uygun olarak isim alan bu caminin açılış hutbesini Emir Sultan gibi bir velî, Molla Fenarî gibi bir şeyhülislâm okumayacak da Somuncu Baba okuyacak ha? !
Numan Efendi yüreğini dolduran heyecan sebebiyle soluğunun hesabını düşüp bir daha kalkamayacağını sandı. Somuncu Baba minberin önüne gelince Emir Sultan’ın kulağına eğilmiş:
-“Ne ettin de bizi ele verdin Emir' demişti. Demek Emir Sultan onu ele vermişti. Öyleyse birbirlerini çok yakından tanıyorlardı. Birbirlerini pek iyi biliyorlardı.
Somuncu Baba ağır ağır minberin basamaklarına çıkıp hutbesine başladı.
Fatiha suresini tefsir ediyordu.
Bismillâhirrahmânirrahim.... Ve yedi türlü tefsir geliyordu arkasından, hem de dinleyenleri hayretler içinde bırakan yedi türlü tefsir...
Hutbe tamamlandığında bu sefer Molla Fenarî’nin sesi camiyi doldurdu. Heyecan ve sevinç içindeydi Molla Fenarî…
-'Şeyh Hamidüddin-i Veli’dir bu. Bu Somuncu Babamızdır. Bize burada hikmetler saçmak ululuğunu göstermekte. Fatiha’nın ilk tefsirini belki hepimiz anladık. İkinci tefsirini ise ancak bazılarımız belleyebildi. Üçüncü tefsirini anlayanlar sanırım çok azdır içimizde... Dördüncü ve daha sonraki tefsirleri ise idrâkimizin sınırlarını aşmıştır” (2) diye seslendi.
Bundan sonra hem halkın, hem bilginlerin sınırsız hürmetleriyle karşılaşan Somuncu Baba, bundan rahatsız oldu. Sırrı ortaya çıkmıştı. Kerametleri dilden dile dolaşır olmuştu.
-'Bursa’ya Emir Sultan yeter” deyip, gizlice şehirden ayrıldı. Kayseri’ye yerleşti.Daha sonra yanına Hacı Bayram-ı Veli’yi de çağırdı. Onunla birlikte önce Şam’a sonra Hac farizası için Hicaz’a gitti. Dönüşte Aksaray’a yerleşti. Orada vefat etti.
Evliyalar ölmez. Somuncu Baba’da yaşamaya devam ediyor işte..
*
OLMAZ
Biz ol usşak-ı ser bazız
Akıl rüşd bize yâr olmaz
Mey-ı aşk ile sermestiz
Bize hergiz humar olmaz
Diriyiz dâim ölmeyiz
Çürüyüp toprak olmayız
Karanlıklarda kalmayız
Bize ley-ü nehar olmaz
Bizim illerde ay-ü gün
Sebat üzre durur dâim
Televvün erişip ana
Gehi bedr-ü hilâl olmaz
Bizim gülşendeki güller
Dururlar taze solmazlar
Hazân olup dökülmezler
Zemistân-ı bahar olmaz
Şarab-ı aşkı gün içtik
Feragat mülküne göçtük
Yanıp aşkınla tutuştuk
Bize tahrik-i bâl olmaz
Erelden şems nûruna
Vücudum zerreden katre
Ne katre ayn-ı bahr oldu
Ana kaar-ü kenar olmaz
Bırak ey Hamidâ varı
Görem dersen sen ol yârı
Göricek ol tecellâyı
Andan özge kemâl olmaz
Somuncu Baba
**
SOMUNCU BABA'NIN ŞAİRLİĞİ VE ŞİİRLERİ
“Sanat ve hayat, san’at ve hakikat üzerinde fikri olmayan, fikir tasası çekmeyen şair, bence, kuyruğu kıstırılınca ağlayan bir hayvancıktan farksız. Birbirine aykırı çift başlı bir mahlûk olan şairde, biri süflî ve mahkûm öbürü ulvî ve hâkim, iki kutup var. Bunlardan biriyle şair, insanoğlu’nun en altında, öbürüyle de,nebîler ve velîler ayrı, en üstünde…”(3)
Ya Velî olursa? Veliler velisi olursa?
İşte onların “gül bahçesindeki güller, sonbahar bile gelse yapraklarını dökmezler, daima taze dururlar, çünkü onların gönülleri sürekli bahardadır ve kış mevsiminin gelmesi imkânsızdır”
Onun için Veli’lerin söylediklerini sade, kuru bir şiir kalıbı ve tarifi içine almamak gerekir. Onların söyledikleri, hikmet denizinden pırıltılı damlalardır. Gül bahçelerinin solmayan gülleri onları asırların üzerinden günümüze getirmiştir. Onların ki hikmetli sözlerdir. Onların ki, nurun infilâkıdır. Ölümsüzlük türküsüdür.
Somuncu Baba’nın “Şerh-i Hadisi Erbain” isimli, tasavvuf diliyle yazılmış bir eseride bulunmakla beraber, biz burada yukarıda yazdığımız şiirini, dörtlüklerden meydana gelen hikmetli sözlerini ele alacağız.
“Olmaz” redifli şiirinde, Somuncu Baba, Hâmid, Hâmidî mahlasını kullanır ve mürşid-i kâmili, veliyi, insan-ı kâmili tarifler. Yedi dörtlükten oluşan bu şiir hikmet ehlinin hâlini, durumunu anlatır.
Hâmida şiirinin birinci dörtlüğünde
“Biz ol uşşâk-ı ser bâzız
Akıl rüşd bize yâr olmaz
Mey-i aşk ile sermestiz
Bize hergiz humar olmaz” demektedir.
Bugünkü manâsı:
Biz o korkusuz âşıklarız
Akıl- rüşd bize yâr olmaz
Aşk meyiyle sarhoşuz
Her şey bizi sarhoş edemez”
Söylemek istenilen biz ilâhi aşkın meyini içmiş ve o kutsi meyle sarhoş olmuşuz. Onun için korkusuz âşıklarız. Onun için akıl ve yaş, akıl ve zaman bize yâr olamaz denilen bu dörtlüklerde, Hakk’a teslim olmuş veli motifi çizilmektedir.
Sonuç olarak;
Yunus'u Yunus yapan Tapduk Emre' dir,
Mevlâna'yı yanıp döndüren Şems-i Tebrizî'dir.
Kişi oğlunu hamlıktan olgunluğa gönül teknesinde hamur gibi yoğurup olgunlaştırıp getiren de öğretmen-hoca'dır.
Hacı Bayram'ı, Hacı Bayram'ı Veli yapan da Somuncu Baba'dır...
----------------
(1) :La'lizade Abdülbaki Efendinin risalesinden aktaran M.Ali Aynî, Hacı Bayram Veli, Akabe Yyn, 1996, syf:84
(2) :EFE, Ahmet; N'oldu Bu Gönlüm, Hacı Bayram-ı Veli, Kandil yyn, 1987, Ankara, syf:54-56
(3) KISAKÜREK, Necip Fazıl; Çile(Şiirler) , Büyükdoğu Yyn, 13. Basım, 1987, Metinler Matbası, 'Şiirlerim ve şairliğim' önsözünden.
Mustafa CeylanKayıt Tarihi : 10.1.2009 01:26:00





© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!