Bir gece yarısı, kağıdı kalemi vurdum masaya,
Şu gurbetin defterini düreyim diyorum, olmuyor...
Hangi sokağa sapsam ucu sana çıkıyor,
Hangi aynaya baksam yüzümde memleketin yorgun haritası.
Burnumun direği sızlıyor yine;
Anamın taze pişmiş ekmek kokusu düşüyor aklıma,
Ve babamın o sert ama sığınılacak liman gibi duran bakışları...
Ulan hayat!
Bizi hangi rüzgar savurdu bu beton yığınına?
Sevdiklerim bir yanda, ben bu zifiri karanlıkta...
Kardeşimin gülüşünü özledim, o hesapsız kavgalarımızı,
Dostun "ne haber ulan" diyen o hilesiz sesini,
Ve sevdiğimin gözlerindeki o gizli cenneti özledim.
Şimdi burada, kalabalıklar içinde bir tek kişilik hücredeyim sanki,
Hasretin prangası ayaklarımda değil, tam şuramda, yüreğimde!
İsteğim ne pul, ne para, ne de bu kentin şatafatı...
Bir sabah uyansam ki; kuşlar bizim ağacın dalında ötüyor.
Çaydanlık ocakta yine o eski şarkıyı söylüyor,
Ve kapı çalıyor...
Gelen sensin, gelen çocukluğum, gelen tüm sevdiklerim!
Bir sarılsam hepinize, sanki dünya duracak,
Sanki bütün acılar bir bulut olup dağılacak.
Ama şimdi...
Şimdi mesafeler birer duvar gibi dikilmiş karşıma.
Arzum; o duvarları yumruklarımla parçalamak!
Hasret dediğin bir kor ateş, üfledikçe parlıyor,
Yüreğimdeki o büyük yangını hiçbir yağmur söndürmüyor.
Sabret diyorlar, sabret...
Sanki sabır, gurbetin öbür adıymış gibi!
Bekleyin beni...
Sesinizi, kokunuzu, o sıcak ellerinizi yanıma alıp,
Bir gün bu kentin gürültüsünü arkamda bırakacağım.
Yeminim olsun ki;
Hasreti vuslatın eşiğinde diz çöktürüp,
Sizinle yeniden, en baştan başlayacağım!
Kayıt Tarihi : 22.1.2026 01:31:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!