EZELDEN
Her insan
ezelin suskun sayfasına
kudret kalemiyle düşülmüş bir isimdir.
Birbirine değen kaderleriz biz;
kiminin omzunda yük,
kiminin gönlünde sır,
kiminin yolunda iz oluruz.
Kimi zaman bir binektir insan,
taşır başkasını menzile.
Kimi zaman yoldur,
üzerinden geçilir fark edilmeden.
Kimi zaman yoldaş,
birlikte susulan bir akşam vakti.
Her adımın sonu
insanı kendine çıkarır.
Her yol
son demde münferittir.
Ve kalır geriye
ne yol,
ne yoldaş,
ne de iz…
Bir sessizlik kalır insandan içeri.
İlelebet bâki olan yalnız O’dur;
yere göğe sığmayan,
ama ürperen bir mü’min kalbine
sığan Hz. Allah.
İstanbul, 21.02.2026 - 22:08
Muhammed Bozbey
Kayıt Tarihi : 23.2.2026 15:29:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Kasabanın en eski yolunun başında, taş bir çeşme vardı. Suyu artık eskisi gibi gür akmazdı ama yine de durmadan damlardı. Çeşmenin yanındaki çınarın altında her gün aynı saatte bir adam otururdu. Ne birini beklediği belliydi ne de bir yere gideceği. Onu tanıyan pek yoktu. Kasabaya ne zaman geldiğini kimse hatırlamıyordu. Sanki hep oradaydı. Geçip gidenler bazen selâm verir, bazen hiç fark etmeden yürür giderdi. Adam ise yalnızca bakardı. İnsanların yüzlerine değil… yürüyüşlerine bakardı. Çünkü insanın nereye gittiği değil, nasıl geçtiği anlatırdı hikâyesini. Bir gün, sırtında ağır bir çuval taşıyan genç bir delikanlı yolun başında durdu. Nefes nefeseydi. “Bu yol nereye çıkar?” diye sordu. Adam gülümsedi. “Sen nereyi arıyorsan oraya,” dedi. Delikanlı biraz kızar gibi oldu. “Ben ciddiyim. Şehre mi gider, dağa mı gider?” Adam elini toprağa koydu. “Bu yol,” dedi, “herkesi önce birbirine çıkarır. Sonra herkesi kendine.” Delikanlı anlamadı. Omzundaki yükü düzeltti, yürüyüp gitti. Gün battı. Akşam oldu. Gece oldu. Aradan yıllar geçti. Bir sonbahar günü, aynı yolun başında bu kez saçlarına ak düşmüş bir adam durdu. Elinde ne çuval vardı ne de acele. Uzun süre taş çeşmeye baktı. Suyun sesini dinledi. Sonra çınarın altındaki ihtiyarı fark etti. “Ben buradan geçmiştim,” dedi yavaşça. “Bir şey arıyordum. Hatırlıyor musun?” İhtiyar başını kaldırdı. “Sen yük taşıyordun. Şimdi yük seni bırakmış.” Adam dizlerinin üzerine çöktü. “Yollar çoktu,” dedi. “İnsanlar çoktu. Herkes bir süre yanımda yürüdü. Sonra biri ayrıldı, biri kayboldu, biri unuttu. En sonunda… yalnız kaldım sandım.” İhtiyar başını salladı. “Yalnız kalmadın,” dedi. “Sadece kalabalık senden çekildi.” Rüzgâr çınarın yapraklarını savurdu. İkisi de sustu. O sessizlikte çeşmenin damlayan sesi daha derinden duyuluyordu. Sanki zaman konuşmayı bırakmıştı. Bir süre sonra ihtiyar ayağa kalktı. Yıllardır oturduğu yerden ilk kez ayrılır gibiydi. Yolun ortasına kadar yürüdü. Sonra durdu. “Bak,” dedi. Adam baktı. Yol boştu. Ne gelen vardı ne giden. Ama ilk defa yol uzun görünmüyordu. İlk defa korkutmuyordu. “Anladım,” dedi adam. “Bu yol bir yere varmıyormuş.” İhtiyar gülümsedi. “Bu yol,” dedi, “varılacak şeyi eksilte eksilte gösterir. En sonunda geriye ne yol kalır, ne yolcu…” Adam gözlerini kapadı. İçinde yıllardır susmayan bir kalabalığın dağıldığını hissetti. Hatıralar, sesler, telaşlar… hepsi çekildi. İçinde bir boşluk açıldı. Ama bu boşluk ürkütücü değildi. Aksine, sanki hep orada olan bir ferahlıktı. Gözlerini açtığında ihtiyar yoktu. Çınar yerindeydi. Çeşme damlıyordu. Yol uzanıyordu. Adam artık oturacak birini aramadı. Kalktı ve yürümeye başladı. Nereye gittiğini bilmiyordu. Ama ilk defa, yolun kendisinden geçmesine izin veriyordu.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!