Siz ki bir başkasının sevdiği kadınsınız,
Siz ki benden çok uzak, ona pek yakınsınız,
Kabul eder misiniz bu şâir, hasta kalbi,
Pür şiir hüsnünüze bir kırık ayna gibi?
Ben ki bir hülyası çok kafiye avcısıyım;
Ben ki aşkın müçahhas, yaşayan açışıyım;
Mâ-cerâ rüzgârına kaptırarak başımı
Gelirim koncanıza takdîme gözyaşımı.
Sanmayın, çiçeklere vurulmuş kelebeğim;
Ben, güzel sînelerde kurumuş bir çiçeğim.
Ne ipek eller beni okşadı, göğse taktı...
Sonunda yere attı, yol üstünde bıraktı.
Geçtiler mini mini ayaklar üzerimden...
Ezdiler beni... Fakat, ben yine o şâir ben!
Hem, o şûh ayakların altında çiğrıenirdim;
Hem de. o zâlimleri ne kadar beğenirdim!
Şimdi ben, ağlayarak, sevgisiz kalan kalbi
Veririm hüsnünüze bir kırık ayna gibi.
Siz ki bir başkasının sevdiği kadınsınız,
Siz ki benden çok uzak, ona pek yakınsınız.
Bakınız kendinize bu kırık aynada siz;
Sonra onu büsbütün parça parça ediniz!
Bari sizden sonra hiç bir güzel bu kalbimin
Talihsiz aynasında kendini seyr etmesin!
Kayıt Tarihi : 27.9.2013 17:38:00
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Karşılıksız bir aşk şiiri belki imkansız belki umutsuz... bazen evde ki hesap çarşıya uymaz...
Tuhaf ama tarih bazen bize saçma gibi gelen olaylarla şekillenir. Aslında o sırada arkasındaki “büyük plan” okunamadığı içindir saçma görünmesi.
1920 Ekim’inde Yunan kralını ısıran maymunun hikâyesi bunun en çarpıcı misalidir. İstiklal Savaşı’nın henüz başlarında Yunan işgali İzmir’den Batı Anadolu’nun içlerine doğru bütün hızıyla genişlerken Atina’daki Tatoi Sarayı’nın bahçesinde meydana gelen esrarlı bir ‘ısırma’ olayı Milli Mücadele’nin lehimize dönmesini sağlayacak ve askerinden alimine, şairinden siyasetçisine kadar moralimizi düzeltecektir.
İşte 1917 yılında babası Konstantin’in yerine tahta çıkarılmış ve Anadolu’nun işgali ile Yunanistan’la birleştirilmesi fikrini (megalo idea) en büyük dava edinmiş olan Yunan Kralı I. Aleksander’in bir maymun tarafından ısırılması olayı ve hiç beklenmedik sonuçları…
Milli Mücadele’nin İzmir’in işgaliyle başladığını kabul edersek, ikinci adımının 10 Ağustos 1920’de Sevr’in imzalanmasıyla atıldığını söyleyebiliriz. Gerçi İstanbul’da Sevr’den memnun olabilecek bir Allah’ın kulu yoktur, imzalayanlardan Rıza Tevfik bile onu Anadolu’ya vakit kazandırmak için imzaladıklarını söyler, Sultan Vahdettin ise “Mecelle-i mesâib” adını verir, yani “Musibetler belgesi”…
Onaylanmaz, ayrı; ama imzalanmasının Anadolu’daki yankısı biraz abartılı olur ve Mehmed Akif ve Yahya Kemal dahil şair ve yazarlar, vaaz ve yazılarında Sevr’in, bu topraklarda din ve varlığımızın kökünü kazımaya ahdettiğini haykırırlar. Meclis de bu görüşü yayar etrafa.
Oysa Sevr’i parlamentosuna getiren tek devlet, Yunanistan’dır. Ne İngiltere, ne Fransa, ne diğerleri böyle bir teşebbüste bulunmuşlardır. Çünkü bir ‘aptallık anıtı’ olan antlaşmanın uygulanamayacağını, imzalatanların kendileri de biliyorlardı.
Her şey Başbakan Venizelos’un 7 Eylül 1920 günü Sevr Antlaşması’nı parlamentoya getirmesiyle başladı. Hemen meclisi feshederek 7 Kasım’da kendi hükümetinin gözetiminde yeni bir seçim yapılacağını bildirdi. Sıkıyönetim ve sansür kaldırılmıştı. Kampanya hararetli başladı ve umulmadık bir şekilde 27 yaşındaki Kral Aleksander etrafında bir tartışmaya dönüştü.
Kral, Venizelos’un adamıydı ama soylu bir aileden gelmeyen ‘Kralcı’ bir Yunan kızıyla evlenmek istiyor, Venizelos buna karşı çıkıyordu. Böylece Kral ile Cumhuriyetçi Venizelos’un araları açılıyordu. Venizelos, Kral’ın kralcı, yani monarşist bir aileden gelen bir kızla evlenirse bunun aleyhine olacağını düşünüyordu. Üstelik Kral dediğin halktan biriyle evlenemezdi; Yunan bile olsa.
Ancak Kral dediğim dedik biriydi. Evlenecekti. Venizelos yalvardı acele etmemesi için. İşe yaramadı. Sessiz sedasız evleniverdi. Tam bu haber Atina’da duyuluyorken hiç beklenmedik bir olay iç politikadaki bütün kavgaların seyrini değiştirdi.
Maymun ısırığı
Güneşli bir 30 Eylül sabahıydı. Kral Aleksander, Fritz adlı kurt köpeğiyle Tatoi Sarayı’nın bahçesinde mutad yürüyüşlerinden birine çıkmıştı. Köpeğin birden bir çalılığın içine atladığı görüldü. Havlama, hırlama ve dalaşma sesleri birbirini kovalıyordu. Kral koştu; gördüğü manzara karşısında şaşkındı. Köpeği, evcil bir maymunu ağzına almış, şiddetle sarsıyordu. Maymunu köpeğin ağzından almaya çalıştığı sırada Kral darbeyi bir başka maymundan yiyecekti.
Dişisinin saldırıya uğradığını görerek harekete geçen erkek maymun ona bir kötülük yaptığını zannederek Kral’a saldırdı. Onu baldırından ve vücudunun çeşitli yerlerinden kötü bir şekilde ısırdı. Adamları yetiştiğinde Kral kan revan içindeydi. Maymunlar öldürüldü ama iş işten geçmişti.
Yaralar alelusul temizlenip sarıldı. Kral, hadisenin sarayın dışında duyulmasını istememiş, yaralarını ciddiye almamıştı. Ancak gece ateşlenme başladı ve giderek arttı. Üç hafta süren hayatta kalma mücadelesinden sonra Kral, bir mikrobun kanda, vücut sıvılarında veya dokularda çoğalması neticesinde ölümle sonuçlanabilen bir hastalık olan sepsis’ten öldü.
Kralın ölümü üzerine Meclis toplanıp seçimleri bir hafta erteledi. 3 yıl önce İngiliz, Fransız ve Rusların dayatmasıyla Alman taraftarı diye tahttan indirilen babası Konstantin yeniden tahta çıkarıldı. O da gerçek Krallık yetkilerini kullanma şartıyla kabul etti bu teklifi. Ne var ki, dönüşte tam bir tasfiye bekliyordu Yunan Genelkurmayı’nı.
Seçimleri kaybeden Venizelos, Başbakanlığı bıraktı ve yurdu terk etti. Yenilgisinin sebebini “Yunan halkının savaşlardan bıkkın” oluşuna bağladı. İngiltere, Cumhuriyet’ten Krallık’a dönmüş olan Yunanistan’ın kendi politikalarını yürüteceğine inancını kaybetmişti. Nitekim Savunma Bakanlığı’nı Ruslara yaklaşmakta olan Türkiye’yi kaybetme korkusu ağır basmıştı. Winston Churchill “İngiltere’nin Mustafa Kemal’le iyi bir barış yapılabileceğini” yazıyordu. (Michael Llewellyn Smith, Yunan Düşü, Ayraç: 2002.)
Tarihler 23 Kasım 1920’ydi. Yani Lozan’a gidilmesine daha 2 yıl vardı. İngilizlerle anlaşma yolu açılmıştı. Ardından başta İngiltere olmak üzere İtilaf devletleri Türk-Yunan savaşında tarafsız olduklarını, Yunanistan’ı tutmadıklarını bildireceklerdi.
Ey uğurlu maymun!
Yunan ordusundan işgali ‘başarmış’ ve Bursa’ya kadar genişletmiş olan Venizelosçu generaller hızla tasfiye edildi, yerlerine savaş tecrübesi eksik komutanlar atandı. Hemen o günlerde Karabekir Paşa’nın Doğu’daki zaferiyle başlayan başarılar Başkomutanlık Savaşı’yla hedefe ulaştı. Ancak yendiğimiz Yunan ordusunun içinden bölündüğünü ve dış yardımın büyük ölçüde kesildiği bir ordu olduğunu da unutmamak gerekir.
Maymun ısırığı adeta düğmeye basmış ve Yunanistan’ın talih rüzgârı tersine dönmüştür. İşte Bediüzzaman Said Nursi bu haberi aldığı zaman “Mücahid bir hayvan mersiyesi” başlıklı manzumeyi yazarak “Uğurlu Maymun”a övgüler düzmüş ve en umutsuz bir anda bile Allah’ın hangi enstrümanı devreye süreceğinin bilinemeyeceğini şöyle vurgulamıştı:
Ey maymun-i meymûn!
Kâfirleri mahzun, Yunan’ı da mecnun eyledin.
Öyle bir tokat vurdun ki, siyaset çarkını bozdun.
Lloyd George’u kudurttun, Venizelos’u geberttin.
Mizan-ı siyasette pek ağır oturdun
Ki, küfrün ordularını, zulmün leşkerlerini bir hamlede havaya fırlattın.
Başlarındaki maskelerini düşürüp maskara ederek bütün dünyaya güldürdün.
Cennetle mübeşşer olan hayvanların isrine (safına) gittin.
Cennette saîdsin; çünkü gazi, hem şehidsin.'
Şiir de gelişimini zaman içinde değişerek ve yenileşerek sürdürür.
Yüzyılların geleneğinden, hâkimiyetinden pat diye kurtulmak kolay olmasa gerek.
Ozan geleneği zaten hep vardır ve varlığını sürdürrmye devam edecektir.
Zannediliyor ki, şiir sadece halk edebiyatının bir ürünüdür. Sadece temel olarak KOŞMA tarzı yazılanlar şiirdir. Bu tarzı benimseyenler de şairdir.
Peki koşma tarzı yazılmamışsa şiir değil mi, yazanlar şair değil mi?
Burada bir çelişki veya bilgi eksikliği olsa gerek.
*
Enis Behiç, Beş Hececi şairlerimizden biridir. Milli edebiyat akımının etkisiyle milli ve manevi konulara ağırlık vermiştir.
Toplumsal meselelerin “milliyetçi – toplumcu” bir anlayışla çözülebileceğine inanan şairlerimizdendir.
*
Hangi anlayışta “arkadaşının sevdiğine yan bakmak” olabilir? Bizim öz kültürümüz böyle bir yakınlaşmayı asla kabul edemez. Bizim kültürümüzde arkadaş, kardeş gibidir, yeri geldiğinde kardeşten de ötedir. O derece değer verilir.
Günübirlik merhaba dediğimiz insanlar zaten arkadaşımız olamazlar. Sadece insani bir gereği yerine getirmiş oluruz. Arkadaş, aynı zamanda sırdaş olabilen dosttur da…
Arkadaşlık bir değer unsurumuzdur. Arkadaşımızın sevdiği de gönlümüzün değil, başımızın tacıdır. Bacımızdır, kardeşimizdir.
Bu anlayışı dile getirmiş şair.
*
Bu anlayış dile getirilmiş lakin dörtlüklerin devamına baktığımızda görünen o ki, aynı kadına gönül vermiş iki arkadaş söz konusu ediliyor.
Gençliğimizde bu durumları pek çoğumuz yaşamışızdır aslında. Aynı kıza meyletmişizdir. Kızın gönlünde yatan tektir. Arkadaşlardan biridir. Ne zaman ki onun meylinin ne tarafa olduğu anlaşılırsa işte o zaman arkadaşlardan biri maalesef böylesi karamsar duygulara bürünür.
Gönül kırıklığı yaşar.
Bütün kalbiyle sevmesine rağmen, kırılmışlığını kibarca ve nazikçe söylemekten de geri kalmaz. Çünkü dile gelen yüreğidir, mantığı değil. Sevgisi ağır basar, ama “SİZ” diye hitap etmeyi de unutmaz.
Ne de olsa arkadaşının sevdiğidir artık.
Tercih edilmeyen kaderine razı olmak ve sonrasında ne kadar çok seviyor olursa olsun “bacı – kardeş” demek zorunda kalır. Sevgisi biçim değiştirir.
*
Gerçek hayattan bir yaşanmışlık örneği.
Güzel işlenmiş.
Allah rahmet etsin, mekânı Cennet olsun diyorum.
Sevgi ve saygıyla…
Şiir mi hem de çok iyi bir şiir....
TÜM YORUMLAR (7)