ENAM SURESİ
Muhteşem Kur’an ülkesinin yepyeni bir sitesine giriş yapıyoruz. Bu site Enam ismini taşıyor.
Mushaftaki sıralamada 6. iniş sırasına göre 55. suredir.
Hicr suresinden sonra, Saffat suresinden önce Mekke’de nazil olmuştur. Ayetlerinin sayısı 165 dir.
Sözlükte en‘âm “deve” anlamına gelen, ayrıca sığır, koyun gibi bazı evcil hayvanlarla ceylan, geyik ve benzeri yabani hayvanlar anlamına gelir.
Mü’min suresinin 79, ayetinde geçen “Kimine binesiniz, kiminden yiyecek elde edesiniz diye sizin için hayvanları (en‘âm) yaratan Allah’tır” mealindeki ayetten anlaşıldığına göre bazı binek hayvanları için de kullanılan neam kelimesinin çoğuludur. Kur’an’da altı defa tekrar edilmiştir. Söz konusu ayetlerde Arapların hayvanlarla ilgili bazı uygulamaları ve telakkileri anlatıldığı için sureye bu isim verilmiştir.
Ağırlıklı olarak Allah’ın birliği (tevhid), ilim, irade, kudret, adalet gibi sıfatları; peygamberlik, vahiy, yeniden dirilme, müşrik ve inkârcı zümrelerin batıl inançlarının reddi, doğru inanca ulaşmanın yolları vb. itikadi konulardır. Surede ayrıca Hz. Peygamber’in şahsına ve risaletine yapılan itirazlar cevaplandırılmış, uğradıkları sıkıntılar yüzünden kaygıya ve üzüntüye kapılan Hz. Peygamber ile arkadaşlarına teselli ve ümit verilmiştir. Hz. İbrahim’in, aklıyla ve gözlemleriyle Allah’ın varlığı ve birliği hakkında kesin bilgi ve inanca ulaşmasını anlatan ayetler İslâm âlimlerinin özellikle ilgisini çekmiştir. Ayrıca 151-153. ayetleri İslâm ahlâkının başta gelen kurallarını ihtiva etmektedir.
En'am suresi de Fatiha suresi gibi Allah'a hamd ile başlıyor. Kur'an’ı Kerimde beş tane sure (Fatiha, En'am, Kehf, Scbe', Fatır) Allah'a hamd ile başlamaktadır.
Bu beş sureden anladığımıza göre bütün alemleri yaratana hamd edilir, başkalarına hamd edilmez.
Yarattığını başıboş bırakıvermeyip ona bu dünya üzerinde neyi, nerede, nasıl, yapacağını öğretmek için kitap gönderene hamd edilir.
Bu beş sure gönderdiği kitapta hiçbir eğrilik olmayan, her çağa hitap eden, insanlar arasında ayırım yapmayan, bazılarına çıkar sağlayıp, bazılarını sefil etmeyen kitabı indiren Allah'a hamd ederek başlıyor.
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
1. Sure, her yönden övgüye lâyık bulunanın sadece Allah olduğunu insanlara bildirmekle başlıyor. Çünkü O, bütün varlıklar âleminin yaratıcısıdır ve bundan dolayı uluhiyyet vasfı yalnızca O’na aittir. Surenin ilk ayeti özel olarak, sözde kendilerine yardım ettiğini düşündükleri putlara inanan, onlara ulûhiyyet vasfı yükleyen ve darda kaldıklarında onlardan yardım dileyen müşriklere karşı bir reddiyedir.
Göklerden ve yerden, karanlıklar ve aydınlığın yaratıcısından söz eden bu ayet diyor ki: Allah’tan bağımsız bir alan tasavvur edemezsiniz. Işığın, karanlığın, aydınlığın Rabbi şu demektir. Varlığın da yokluğun da Rabbidir. Sizin için yok gibi gelen alemlerinde Rabbidir.
Yüce Allah bütün mevcudatın, başka bir deyişle, var olan her bir şeyin yaratıcısı olduğu halde ayette O’nun, yer ve gökleri, karanlıkları ve ışığı yaratan olduğu hatırlatılmakla yetinilmiştir. Çünkü “yer” ve “gökler”, diğer yaratılmışları da kapsayan en kuşatıcı kavramlardır.
Karanlık diye bir şey yoktur aslında, nasıl mı? Karanlık, aydınlıkla tanımlanır. Karanlığı ancak aydınlıkla tarif edebiliriz. İşte küfür, karanlığın yüreğe yansımış halidir. İşte batıl; karanlığın, hakkın karşısında ki tezahürüdür. Yani hidayetin yokluğu halidir delalet. İmanın yokluğu halidir küfür. Bu nedenle varlığın kökeni tektir. Işıktan yola çıkarak anlarız karanlığı, iyiden yola çıkarak anlarız kötüyü, güzelden yola çıkarak anlarız çirkini. Haktan yola çıkarak anlarız batılı.
Ayrıca “zulümat” çoğul, “nur” ise tekil gelmiştir. Çünkü karanlığın sebepleri çok, aydınlığın sebebi tektir. Sapık yollar çok, doğru yol tektir. Kâfir ufuklarda kaybolan yani çokluk içinde boğulan, mü’min ise ufukların kendinde kaybolduğu yani vahdete eren kimsedir” sözü pek manidardır.
Aynı zamanda bu ayet Resulullah’ın bu ayetlerin indiği dönemdeki ruh halini de yansıtıyor. Unutmayın Mekke döneminin sonundayız. Artık ayrışma noktası, artık bir dönemin bitip bir başka dönemin başlama noktası. Artık muhalefetten iktidara geçiş noktası. İktidarın eşiğinde bir peygamber ama aynı zamanda acının da zirvesinde. Kendi halkı tarafından boğulmaya çalışılan bir Nebi. Ve Nebinin ruhuna bir efilti, bir esinti, bir rahatlık sağlayan ayetler bunlar.
Aynı zaman da geleceğe de bir atıf. Nebi’ye söylenen şu; Onlar yok hükmündedirler. Onlar karanlıktır. Sen ışıksın. Sen doğunca onlar yok olacaklar. Göreceksin.
Hakikaten de öyle olmadı mı? Mekke’nin ufuklarında Muhammed AS. doğduğunda, o kendisini ülkesinden göz yaşları içerisinde kovalayan insanlar, çok geçmeden birkaç ay içinde hiç yok gibi olacaklardır ve bölgede şirkin adı kalmayacaktır ve hala adı kalmamıştır. Karanlıktı, bir kez gömüldü ve bir daha da çıkamadı. Bu işte ışığın gücünü gösteriyor. Eğer güçlü bir biçimde aydınlatırsanız, eğer imanın nurunu taşa, toprağa, yüreğe, zihne ciddi bir biçimde kazırsanız, bu sadece kazıdığınız nesille sınırlı kalmaz, nesilden nesile. Coğrafyadan coğrafyaya akar, genişler ve çoğalır.
2. Varlığının başlangıcından sonuna kadar insanın da yüce Allah’ın yaratma, takdir ve tasarrufunda bulunduğu ifade edilmek üzere “Sizi bir çamurdan yaratan O’dur” buyurulduktan sonra iki ayrı “ecel”den söz edilmektedir.
Müfessirler insanın “çamurdan” yaratılmasına iki değişik yorum getirmişlerdir:
a) Bütün insanların atası olan Hz. Âdem çamurdan yani topraktan yaratıldığına göre onun soyu da esas itibariyle topraktan gelmektedir.
b) Her insanın oluşumu, alınan besinler yoluyla toprağa dayanır. Çünkü hayatın temel ögesi olan kan besinlerden, besinler de doğrudan veya dolaylı yollarla topraktan gelmektedir.
İnsanın yaratılmasına dikkat çekilmesinin sebebi, ba‘si (yeniden dirilme) inkâr eden müşriklere, insanı topraktan yaratan yüce kudretin onu ölümünden sonra tekrar döndüğü bu aslî varlığından yeniden yaratmaya da muktedir olduğunu bildirmektir.
Ayetin diğer bir önemli yönü de topraktan canlıların en mükemmeli olan insanın yaratılmasındaki harikulâde olaya işaret edilmesidir. Arz yaratıldığı zaman üzerinde “hayat”tan eser yoktu. Yok, kendi kendini var edemez. Toprakta canı var eden ve onu “insan” yapan; insanda ruhu, aklı, irfanı yaratan yüce Allah’tır. Çünkü gelişmenin her safhasında O alim, hakîm ve rahîm olan Allah’ın yaratma fiili bulunmaktadır. Bu sebeple yoktan varlığın, basitten bileşiğin, cansızdan canlının, şuursuz tabiattan zekânın kendiliğinden ortaya çıktığına inanmaktan daha batıl bir inanç olamaz.
Ayette iki defa zikredilen ecel kelimesi sözlükte “bir sürenin sonu” anlamına gelir. Ayetteki iki ecelden nelerin kastedildiği hususunda müfessirler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bunlardan bazıları şöyledir:
a) İlk ecel ölüm vakti, ikinci ecel kıyamet vakti.
b) İlk ecel yaratılışla ölüm arası, ikinci ecel ölümle ba‘s arasındaki süre (berzah) veya bu sürenin sonu.
c) İlk ecel ömrünün süresi kesin olanların ve bu sürenin sonunda ölenlerin eceli, ikinci ecel sıla-i rahim (akraba ziyaretleri), sadaka gibi bazı hayırlı işler yaptıkları için ömürleri uzatılacak olanların eceli.
d) İlk ecel insanın normal olarak yaşayıp ömrünün dolmasıyla hayatının sona ermesi (tabii ecel), ikincisi vücut fonksiyonlarının tamamı henüz sağlıklı ve yaşamaya elverişli iken boğulma, yangın gibi kazalar ve dış sebeplerle hayatın son bulması (ihtiramî ecel).
Ayetin sonunda “Siz hâlâ şüphe ediyorsunuz” ifadesiyle müşriklere hitap edilmiştir. Çünkü bu ifadede bir tenkit ve tehdit vardır; müminler ayetlerde bildirilen gerçeklere inandıklarından, burada onların kastedildiği düşünülemez.
Burada insanın yaratılışının semavat ve arzın yaratılışıyla ilgili ifadelerden sonra zikredilmesi, önce “büyük âlem”in, ardından da “küçük âlem”in yaratıldığını belirtmek içindir. Bu şekilde insanın yaratılışına dikkat çekilmesinin sebebi, kâfirlerin yeniden diriltilmeyi inkâr etmeleri, dolayısıyla onları, bildikleri bu gerçeği göz önüne alarak ahiretin varlığının mümkün olduğunu düşünmeye davet etmektir.
Ayette insanların “çamurdan” yaratıldığı özellikle belirtilerek “İnsan toprak olduktan sonra tekrar insan olarak yaratılması imkânsızdır” şeklinde ileri sürdükleri delil çürütülmek istenmiştir. Zira müşrikler insanın öldükten sonra toprağa düştüğünü kabul ediyorlar; ayrıca topraktan yaratıldığını da benimsiyorlar; şu halde ikinci defa yine topraktan yaratılması neden imkânsız olsun?
3. Yerin ve göklerin tek Allah’ı Odur. Müşrik aklı şunu demek istiyor. Göklerin Allah’ısın bunda şüphemiz, kuşkumuz yok, yerlerin Allah’ı olduğunda şüphemiz var diyen birileri var. Sadece sizi yaratmakla kalmadı, yarattıklarını aynı zamanda yönetme, terbiye etme hakkını da kendinde taşıyor.
Allah sürekli iş başındadır...külle yevmin HUve fiy şe’n; (Rahman/29)
Şirkin üç süreci vardır.
1. Önce bir alanı yaratıcıdan bağımsızlaştırırsınız. Oranın Allah’la olan ilgisini kesersiniz, tasavvurunuzda tabi, gerçekte kesemezsiniz.
2. Allah'tan bağımsızlaştırdığınız alana birini atamak.
3. O müdahale edecek birini bulduktan sonra ona ilahlık vasfı yakıştırmak. İşte bu insanın kendi kendini aldatışının zirvesidir. Allah bunu affetmiyor. İnsan önce yaratıcısına ihanet ediyor, kendisine ihanet ediyor ve eşyaya ihanet ediyor.
4. Burada zikredilen ayetlerden maksat, Allah Teâlâ’nın ilâhlığını, varlığını ve birliğini haber veren Kur’an ayetleri, Peygamber Efendimizin gösterdiği diğer mucizeler veya Allah’ın kudret ve azametine delâlet eden kevnî delillerdir. İşte müşrikler ve münkirler, bu ayetler üzerinde düşünüp Allah’ın birliğini ve kudretini idrak etmeye çalışacakları yerde, onlardan yüz çevirmişlerdir.
Kâfirlerin takındıkları bu sırt çevirici tutumun sebebi inatçılık ve ayak diremedir. Onlarda bulunmayan şey, gerçeği kabul etme isteğidir. İnatçılık ve ayak direyicilik onları gerçeği kabul etmekten alıkoyuyor. Gerçeğe sırt dönme tutumu da gerçeği görmelerini ve araştırmalarını engelliyor.
Hal böyle iken siz ilk değilsiniz, küfründe bir geleneği var. Onun için yaptığınız hiçte orijinal değil. Geçmişte küfrün başına gelmişler ve gelenleri de benden dinleyin diyor Kur’an.
5. Küfrün dört tezahürü vardır.
1. Hakikat karşısında suskunluk. Bu hakikati görmezlikten gelme tavrıdır.
2. Hakikatle alay: onu hafife alma, onu küçümseme ve dalga geçme.
3. Hakikate karşı saldırı: yani onu taciz etme, onu yıldırma, onu savunanları yıldırma. 4. Hakikatin varlığını hedef almak, onu yok etmeye çalışmak.
Burada hakikate karşı inkarın o klasik dört tavrından bir tanesini görüyoruz; alay. Neden alay ederler hakikate karşı? Alay gerçekte alay eden insanın özü itibarıyla kendisini ciddiye almayışından kaynaklanır. Yani hakikatle alay eden bir insan, kendi gerçeğini ciddiye almıyor demektir. Peki sonuç nedir böyle bir alayda? Hakikatle dalga geçen bir insan kendisiyle dalga geçiyor demektir. Kendisini tahkir ediyor, kendisini alaya alıyor demektir. Bu da insanın kendi kendisine yaptığı büyük bir zulümdür. Kendisini ciddiye almayanı Allah neden ciddiye alsın.
Burada ”haberler" diye ifade ettiğimiz ”enba"' kelimesi, çok büyük ve önemli haber anlamına gelen ”nebe"' kelimesinin çoğuludur. Bu ayette yakında geleceğine işaret edilen önemli haberler ise, bu dünyada çarptırılacakları acıklı azaptır. Yani, ayetlerle alay etmenin, kendilerine neye mâl olduğunu pek yakında anlayacaklardır. Nitekim yüce Allah, Bedir gününde hepsini kılıçtan geçirtmiş ve öldürmüştür.
Gerçeği yok etmeğe çalışan, kendisi yok olur. Tarih bunun birçok örneğine şahittir.
6. Ayet-i kerime güçlerine, servetlerine, sahip oldukları diğer bedenî ve maddî imkânlara aldanarak Allah’a asi olan, şımaran, ellerindeki her şeyi kendisine borçlu bulundukları rablerini unutarak dalâlete sapıp azgınlaşan, günahlara boğulan toplumlara karşı genel bir tehdit ve uyarıdır.
Aslında Kur’an bildikleri bir şeyle uyarmaktadır insanları. Ticaret yapan bölgenin insanı güzergâhı üzerinde helak olmuş Semud kavmi, Ad kavmi, Lut kavminin bulunmaktadır. Onun için Kur’an “görmez misiniz?” buyuruyor. Gözleriyle görüyorlar belaya uğramış o toplumların kalıntılarını. Tarihi eserler, arkeolojik kazılar hep geçmiş kavimlerin hallerini bize anlatıyor.
KARN: Hem zaman, hem o zamanda yaşayan nesiller, kuşaklar anlamına gelir. Daha geniş manası ise uygarlıklardır. Ne uygarlıklar geldi geçti yeryüzünde.
2
7. Yazılı bir metin. Oysa ki Kur’an yazılı bir metin olarak inmedi. Hatırlayın Kur’an sözlü bir mesajdır. Peygamberin yüreğine ilka olunmuş sözlü bir mesajdır. Yazıya sonradan aktarıldı. Öyle olsaydı yine inanmayacaklardı. İSRA 93
Rivayete göre Mekke müşrikleri, “Ey Muhammed, bize Allah katından, yanında onun Allah katından ve senin de Allah’ın elçisi olduğuna şehadet edecek dört melekle birlikte bir kitap getirmedikçe asla sana iman edecek değiliz” demişler ve bunun üzerine bu Ayet-i kerime nazil olmuştur.
Bu ayette müşriklerin ne kadar körü körüne, ne kadar büyük bir taassup ve inat içinde küfürde ısrar ettikleri haber verilir. Onlar iç dünyalarında gerçeğe inanmamak, teslim olmamak kararını verdiklerinden ve buna sımsıkı sarıldıklarından dolayı, peygamberliği bir sihir, bir hilekârlık olarak göstermek istedikleri için Resûlullah (s.a.s.)’in mucizeleri ve özellikle Kur’an’ın icazı karşısında hemen düşünmeden ilk söz olarak “Bu apaçık büyü” dedikleri gibi, istedikleri şekilde elleriyle tutabilecekleri, dokunup yoklayabilecekleri mücessem bir kitap da indirilmiş olsa, ona da yine aynı şekilde “Bu düpedüz bir büyü” derlerdi.
Burada özellikle elleriyle dokunmalarından söz edilmesi, dokunma olayında bir taklit, aldatma bahane ve hile olamayacağını vurgulamak içindir. Meselâ, bu durumda: ”Gözlerimiz kapandı" gibi bir mazeret ileri sürneleri mümkün değildir. Kısacası, gözün aldanabilldiği yerde ”dokunmanın" aldanmıyacağı vurgulanmıştır. Öte yandan dokunma denince ”el" akla geldiği, yani genelde ”el ile" dokunulduğu halde, özellikle ”elleriyle dokunsalardı" denmesinin sebebi ise, başka ihtimalleri ortadan kaldırmak, yorumların önünü kesmek ve tüm bahaneleri geçersiz kılmak içindir.
Küfrün tabiatı hiçbir çağda değişmiyor. İnkâr, önyargıların en katısı, en mantıksızı, en korkuncu.
Küfür cehalete dayanır, iman ön bilgiye.
Müşriklerin bir diğer talebi, Peygamber’in yanına gözleriyle görebilecekleri bir meleğin gelmesi, onunla beraber dolaşması ve onun peygamber olduğunu söylemesiydi:
8. Talepleri bitmedi. Bir metin olarak indirilip ellerimizle dokunsaydık sorularına, hiçbir şey değişmeyecekti diyor Kur’an.
Bu ayette müminlere de bir mesaj var. Küfrün tabiatını anlayın artık ey müminler, onlar sizden olağanüstü şeyler istiyorsa, bu onların ikna olacakları yönünde bir çıkış olmayacak. Bilgi ile ikna olmayan, bilgi dışı şeyle ikna olur mu?
Vahiy, sizi size tanıtıyorken, siz bununla yetinmiyorsunuz. Siz aklınızla ve iradenizle hareket etmiyorsunuz. Vahyi bir tarafa bırakıp hissinize hitap eden bir takın olağanüstü şeyler arıyorsunuz.
“İş bitirilirdi” ifadesini “Onlar helâk edilirlerdi” şeklinde yorumlamış alimlerimiz. Bunu da şu gerekçeye bağlamışlar. Meleği görmelerinden sonra –ayette de belirtildiği gibi– artık onlara mühlet verilmezdi; ya meleğin kendi suretinde Resülullah’a geldiğini ayan beyan gördükleri halde yine de iman etmeyecekleri için veya melek gelip de artık her şey apaçık kesinlik kazanınca yükümlülüğün esası olan ihtiyar (seçme özgürlüğü) ortadan kalkacağı için helâk edilmeleri gerekli olurdu; ya da meleği kendi suretinde gördükleri anda, gördüklerinin verdiği dehşetten dolayı ruhları bedenlerinden ayrılır, yani ölüverirlerdi. Çünkü “şiddetin aniden zuhuru, şiddetin kendisinden daha dehşet vericidir.
Evet bir melek gelmezdi, gelemezdi. Gelseydi işiniz biterdi. Geriye kalan insan şeklinde bir Meleğin gönderilmesiydi ki o zaman da aralarında doğup büyümüş olan, çocukluğu, gençliği gözlerinin önünde geçmiş olan bir peygamberi tanımakta güçlük çeken bu insanlar Meleği tanımakta daha büyük güçlük çekecekler ve ona da inanmayacaklardı.
Melek gelse yine inanmayacaklardı. Bu kez ilahi yasa gereği erteleme yapılmaksızın ceza infaz edilirdi. Ceza mucizenin faturasıdır. İnanmadıkları anda kesilmiştir, fatura geri dönmez.
9. İlahi kelam insan aklına hitap ediyor. Bakınız aklınıza Allah’ın hürmeti var, iradenize Allah’ın saygısı var.
Melekler yasa gereği insan suretinde gelecekti. Çünkü kendi asli suretinde gelse idi hiç göremezdiniz. Onlar insan gözünün göremeyeceği, algılamayacağı farklı bir düzlem yaratıkları. Eğer gelselerdi dahi, yine sizin görmeniz için, sizin mantığınıza göre, sizin görebilmeniz için insan suretinde gelecekti. Fakat bu sefer sizin amacınız yine gerçekleşmeyecekti, çünkü yine mazeret bulacaktınız. Bunlar melek değil diyecektiniz. Bunlarda insan diyecektiniz. Tıpkı peygambere inanmadığınız gibi melek gelse ona da inanmayacaktınız. Çünkü mahiyetine bakmıyorsunuz ki siz bir şeyin. Sizin aranızda yaşayan ve Allah’ın aranızdan seçip ahlakıyla size nebi kıldığı Muhammed AS. ı fark edemediniz, bu gözle mi melekleri fark edecektiniz diyor aynı zamanda. Bu gözle mi fark edeceksiniz, bu mantıkla mı.
10. Müşrikler, gerçeği daha yakından kavramak gibi iyi niyete dayalı sebeplerle değil, sırf Hz. Peygamber’e karşı çıkmak, onunla alay etmek, acze düşürüp itibarını yıkmak maksadıyla bu tür teklifler ileri sürdükleri için 10. ayette Resûlullah’a, kendisinden önceki peygamberlerin de böyle alayla karşılandıkları hatırlatılmakta, fakat başlarına gelen felâketler sonunda alay ettikleri haberlerin ne kadar kesin gerçekler olduğunu acı şekilde anladıkları bildirilmektedir.
Vakıanın resmi çiziliyor bu ayette. Ayetin indiği ortam çiziliyor. Ve gelecekte bir müjde veriliyor. Yani alay insanları, alay ettiklerinin kuşatacağı müjdesi. Burada Mekke’yi, Hudeybiye’yi, Bedir’i görüyoruz.
11. “Kul” De ki anlamına gelen bu emirler bu surede sık sık tekrarlandığını görüyoruz. Bu emirler önce Rasulullah Efendimize ve onun şahsında onun yolunun yolcusu olan biz Müslümanlara hitaptır. Ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları! Bunları, okuduğunuz bu ayetleri önce kendinize deyin! Kendinize duyurun! Bu ayetleri önce kendi gündeminize alın, gündeminizi bu ayetlerle oluşturun, sonra da bu ayetleri tüm yeryüzü insanlığına duyurun, tebliğ edin emrini veriyor. Okuyanlar okudukları andan itibaren, dinleyenler de duydukları andan itibaren bu ayetleri gündeme getirmek zorundadır. İşte surede sık sık tekrar edilecek olan bu “kul” emirleri bu kitabın Allah’tan geldiğinin beyanıdır bir, bir de bu ayetlerin gündeme alınmasının emridir.
Geçmiş milletlerin kalıntıları bile, ibret almamız için yeter de artar bile.
12. göklerde ve yerde bulunanların yalnızca O’nun mülkü olduğu, dolayısıyla rubûbiyyette olduğu gibi mâbûdiyyette de O’nun ortağı bulunmadığı, yalnız O’nun rab olarak bilinmesi ve yalnız O’na ibadet edilmesi gerektiği soru-cevap şeklinde bir üslûpla vurgulanmaktadır. Sorunun tek ve kesin bir cevabı olduğu için hemen arkasından kısa ve net bir şekilde “Allah’ındır” şeklinde cevap verilmesi istenmiştir.
Bütün varlıkların yaratıcısı, malik ve sahibi Allah olduğuna ve esasen müşrikler de buna inandıklarına göre, bu varlıklar içinde yükümlü tutulanları yani insanları hesaba çekme yetkisi de O’na ait bulunduğu için ayette, kesin olarak vuku bulacak olan kıyamet gününde Allah’ın muhakkak surette insanları hesaba çekmek üzere bir araya toplayacağı bildirilmiştir.
Ey insan! Senin de aralarında bulunduğun varlık kategorisinin tamamının mülkiyeti Allah’a aittir. Ama sen neden Allah’a karşı bu kadar bigânesin, hainlik yaparsın.
Allah’ın sıfatları içerisinde, özellikleri içerisinde, nitelikleri içerisinde tabir caizse baskın sıfat “rahmettir” gazap değil. Onun için “rahmeti gazabını geçmiştir.” Rabbimiz adeta “Rahmetimin bir eserisiniz sizler” diyor.
Rahmetin tezahürleri. 1. Var etmek. 2. Varlık içinden seçip can vermek. 3. Canlılar içinden seçip şuur vermek. 4. Şuurlular içerisinden seçip irade vermek. 5. İradeliler içerisinden seçip iman vermek.
Allah bu kadar rahmet etsin de sen şükretme, olur mu?
Resûl-i Ekrem (s.a.s.), Allah’ın rahmetinin genişliği ile alakalı olarak şöyle buyurur:
“Allah rahmeti yüz parçaya ayırdı. Bunlardan doksan dokuzunu kendi katında tuttu. Bir parçasını yeryüzüne indirdi. İşte bu bir parça rahmet sebebiyle canlılar birbirine acıyıp şefkat gösterirler. Hatta yavrusunu emziren hayvanın yavrusuna dokunur diye ayağını kaldırması bile bu merhamet sebebiyledir.”
Diğer bütün varlıklar gibi sizi de Allah yarattı; kıyamet vuku bulup da O’nun huzurunda hesap vermek için toplanmadan önce, hayatta iken Allah’ın kesin olan rahmetinden yararlanmaya bakınız; inanıp hayırlı işler yapınız; bu geniş rahmete nâil olmak için günahlarınızdan tövbe ediniz. Açık seçik delillere rağmen, müşriklerin yaptığı gibi, Hz. Peygamber’in tebliğlerini yalanlamak için türlü bahaneler ileri sürmek yerine, Allah’ın rahmetinin üzerinizdeki eserlerinden olan aklınızı kullanarak Hz. Peygamber’in doğruluğunu tasdik ediniz. Bunun aksine, geçici menfaatlerine, mânasız inatlarına ve benlik iddialarına kapılarak gerçeği kabule yanaşmayanlar, böylece kendilerini ziyana sokanlar artık iman etmekten de mahrum kalırlar ve sonuçta Allah’ın çok geniş olan rahmetinden yararlanma fırsatını kaçırmış, kendi kendilerine yazık etmiş olurlar.
Risale-i Nur külliyatında geçen bir paragrafı sizlerle paylaşmak isterim.
Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki bütün envâ-ı mahlûkatı sana müteveccihen muavenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine “Lebbeyk!” dedirten Zat-ı Zülcelâl seni bilmesin, tanımasın, görmesin?
Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor; sen de Onu bil, hürmetle bildiğini bildir. Ve kat’iyen anla ki senin gibi zaif-i mutlak, âciz-i mutlak, fakir-i mutlak, fânî, küçük bir mahlûka koca kâinatı musahhar etmek ve onun imdadına göndermek, elbette hikmet ve inayet ve ilim ve kudreti tazammun eden hakikat-i rahmettir.
13. Bu ayette de Allah’ın hükümranlığı teyit edilerek göklerde ve yerde bulunanlar gibi gece ile gündüzde barınan her şeyin yani bütün zaman kategorisine giren varlıkların da Allah’ın mülkünden olduğu; Allah’ın, ister gecenin karanlığında, ister gündüzün aydınlığında olsun, her varlığı, her olup biteni kesin olarak duyup bildiği ifade edilmiştir.
14. El-Veli esması Allah'u Teala'nın müminleri tek yardımcısı ve dostu olduğunu bildirir. Allah, kuluna yakın olan, kuluna yardımcı olan ona dost ve onu kemale ulaştırandır. El-Veli esmasının Türkçe karşılığı şöyledir: Dost ve yardımcı; mümin kullarına dost olup yardım eden.
El Fatır: “Yaratan, yoktan var eden, varlıkları gayet mükemmel şekilde yoktan var edip yaratan, ilk yaratılışın sahibi” demektir.
Bu soruyu kendimize sormalıyız. Allah’tan başka dost edindiklerine sor, Allah’ın verdiklerini bana verebilecek var mı? Siz bana Allah’ın vaat ettiğini verebilecek misiniz? Allah'ı dost etmem halinde kazanacağım şeyleri, sizi dost edinince kazanacak mıyım? Bu soru Müslümanın hayatına istikamet çizecektir.
Tüm sahte ilahlar, kendilerini ilahlaştıranlara muhtaçtırlar. İktidarlarını, güçlerini, itibarlarını aslında kendilerini ilahlaştıran adamlardan alırlar. Yalnız Allah dır ki şerefini kendisine iman edenlerden almaz. Aksine kendisine iman edenlere şerefi kendisi verir.
Oysa sahte tanrılar öyle midir? Bir takım putlara tapanlara bakınız, putlarını sürekli beslemek zorundadırlar. Onları yıkarlar, temizlerler, onlar için masraf etmek zorundadırlar. Putlarının getirisinden fazla götürüsü vardır.
Ya Allah öyle midir? Allah hiçbir şeyinize muhtaç değildir ki, size ihtiyacı yoktur ki, Onun için Allah’tan başkasına ilahlık yakıştırmak, İnsanın kapasitesini öldürür. Onun için insanın manevi tüm getirisini yok eder Allah’tan başkasına ilahlık yakıştırmak. İnsanın kendi, kendisine en büyük hakaretidir. İnsanın gerçek bir iflasıdır.
3
15. Bunu söyleyen Allah’ın Resulüdür. Ya da peygamberinin böyle demesini istiyor Rabbimiz. Kur’an-ı Kerimde Rasulullah Efendimize böyle bazı hitaplar görüyoruz. Meselâ eğer şöyle şöyle yaparsan senin şah damarını koparırız! Veya eğer böyle böyle yaparsan dostun da yok, yardımcın da! gibi ayetler görüyoruz. Peki Allah’ın sevgilisi peygamber bile böyle olursa biz neyimize güveniyoruz? Bakın Rasulullah korkuyor. Tabi öyle yapmaz Allah’ın Resulü de Rabbimiz yine de onu ikaz ediyordu.
Ama unutmayalım ki korkmak için bilmek lâzım. Meselâ bıçağın nasıl kestiğini bilmeyen kişi korkamaz. Ateşin yaktığını bilmeyen kişi korkamaz. İlerde birilerinin pusu kurduğunu bilmeyen kişi korkamaz. cehennemi bilmeyen kişi korkamaz. Allah’ın Resulü biliyordu ki korkuyordu. Ben o günün dehşetinden korkuyorum diyordu. Yani o gün, ya da bugün Rabbim benim belâmı veriverse ben ne yaparım! Bana kim yardım edebilir? Kim benim elimden tutabilir? Rabbime karşı kim bana yardım edebilir diyordu. Öyleyse ayetin ifadesiyle söyleyelim, biz de hem Allah’tan korkacağız, hem de bu korkumuzu insanlara duyuracağız, çevremize ilân edeceğiz ki onlar da korksunlar.
16. Cennet, eyleminizin karşılığı değildir. Sadece ve sadece Allah’ın rahmetinin bir ödülüdür. Eyleminizle cenneti hak ettiğinizi sanmayın, cenneti hak etmiş olmazsınız. Sadece eyleminizle onu arzu ettiğinizi, onu tercih ettiğinizi, onu istediğinizi Allah’a insanca, kendi halinizce ifade etmiş olursunuz. Cehennem Allah’ın adaletinin bir tecellisidir, cennet rahmetinin bir tecellisidir.
Aslında cennet bir amaç değilmiş, cennet, daha üstün bir amacın belgesi imiş. Cennete kavuşan insan oradan yola çıkarak kurtulduğunu anlamış olur. Unutmayın cennet rahmetinin bir tecellisi, daha doğrusu ödülüdür. İnsana, kendisine karşı duruşunu bozmayan, kendisine karşı sürekli diri duran, kendisine karşı O’nu razı etme yolunda çaba sergileyen insana Allah’ça verilmiş bir ödül. Allah’ça ödül, Allah, Allah gibi ödüllendirir. Elbette kul gibi değil. Onun için O’na yakışan bir ödüldür cennet.
EL FEVZ; sonsuz mutluluk kurtuluş, saadet, selamet gibi birçok anlamı var.
Burada ahirette kurtuluşun ancak Allah’ın rahmeti sayesinde mümkün olabileceğine bir işaret vardır. Nitekim Resul-i Ekrem (s.a.s.) de bunu açıklar mahiyette şöyle buyurur: “Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah’a yemin olsun ki, insanlardan hiç kimse ameliyle cennete giremez; ancak Allah’ın rahmet ve lütfuyla girer.” Ashab-ı kiram: “Senin amelinde mi seni cennete sokmaz ey Allah’ın Rasulü?” diye sorduklarında şöyle cevap verir. “Benim amelim de beni cennete sokmaz, meğer Allah rahmetiyle beni korumuş ola.”
17. Hayır ve şerrin Allah’tan olduğu şeklindeki Ehl-i sünnet itikadını destekleyen bu ayetlere göre hastalık, yoksulluk gibi insanlara elem veren ve istenmeyen durumlar da sağlık ve zenginlik gibi arzu edilen durumlar da Allah’ın kudreti dahilinde olup Allah bir kimseye bunlardan birini veya ötekini takdir ederse bunu önleyecek, takdire karşı koyabilecek hiçbir güç yoktur. Allah’tan gelebilecek zararı da faydayı da ancak dilerse yine kendisi önler. İnsanlar ne dilerse dilesin, sonunda yine O’nun dilediği olur. O’nun her şeye gücü yeter ve O kulları üzerinde tam bir hâkimiyete, karşı konulamaz bir kudrete sahiptir.
Allah Resûlü (s.a.s.)’in, terkisine aldığı İbn Abbas (r.a.)’ya yaptığı şu nasihatler adeta bu ayetlerin bir tefsiri mahiyetindedir:
“Allah’ın buyruklarını gözet ki, Allah da seni gözetip korusun. Allah’ın rızasını her işte önde tut ki Allah’ı önünde bulasın. Bir şey isteyeceksen Allah’tan iste. Yardım dileyeceksen, Allah’tan dile! Ve bil ki, bütün bir ümmet toplanıp sana fayda temin etmeye çalışsalar, ancak Allah’ın senin için takdir ettiği faydayı temin edebilirler. Yine eğer bütün ümmet, sana zarar vermeye kalksalar, ancak Allah’ın senin hakkında takdir ettiği zararı verebilirler. Çünkü artık kaderi yazan kalem yazmaz olmuş, yazıları değişmeyecek şekilde kesinleşmiştir.”
Yine Resul-i Ekrem (s.a.s.), bu ayetlerden aldığı ilhamla farz namazlardan sonra şöyle dua ederdi :
“Allah’ım ! Senin verdiğine engel olacak, vermediğini verecek kimse yoktur. Senin lütfun olmadan hiçbir zengine serveti fayda vermez”
Ağyarın kapısında dilencilik yapma! Anam! Babam! Amirim! Müdürüm! Ağam! Patronum! Üstadım! Şeyhim! Arkadaşım! Hemşerim! Bakanım! Dekanım! Yetişin! Beni kurtarın deme sakın. Sığınacağın zaman sadece Allah’a sığın. İsteyeceğin zaman da sadece Allah’tan iste. Çünkü kesinlikle bilesin ki bütün bir ümmet, bütün bir cihan toplansa da elbirliğiyle sana bir menfaat sağlamaya çalışsalar Allah’ın senin lehinde yazdığının dışında sana hiçbir menfaat sağlayamazlar.
Burada aynı zamanda vahyin birinci muhatabı Peygamber AS. a da bir uyarı var. Yani Mekke’nin son yılını düşünün. Resulallah artık denizin bittiği noktada. Bittim ya rabbi diyor. Ayette ifade edildiği gibi Hemen tüm müminler ya Habeşistan’a gitmiş, ya Medine’ye gitmişler. Etrafı boşalmış ve çember yavaş yavaş daralmakta, artık yok etmek için canına kast etme provaları yapılmakta. Böyle bir durumda Allah’ın Resulüne indirdiği ayet bu. Vakıayı güzel resmetmiyor mu? Çizmiyor mu? Resulallah’ın ruh haritasını vermiyor mu ? İşte bu ayet Resulallah’ın o anda içinde bulunduğu ruh haletine bir cevaptır.
18. Ey Allah’ım sen kimsin? Sorusuna cevap veriyor bu ayetler. Allah mutlak otoriteyim diyor.
Ayrıca O, tam bir hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olduğu için kimlerin fayda veya zarara müstahak olduğunu bilir; herkesin her halinden haberi olur ve hakîm olmasının bir sonucu olarak herkese, haline münasip ne ise onu verir, dolayısıyla hiç kimseye haksızlık etmez.
Her zaman ve her zeminde Allah’ın kuldan istediği şeyleri bilmenin yolu, tüm insanlığa bir uyarı olarak gönderdiği Kur’an-ı Kerim’i okuyup anlamaktan geçmektedir:
19. Bu ayetin sebeb-i nuzülü; Mekke ileri gelenleri Resulullah’a hitaben “Ey Muhammed, söylediklerinle ilgili olarak hiç kimsenin seni tasdik ettiğini görmedik. Hatta yahudilere ve hıristiyanlara sorduk; onlar, senin ismin veya niteliklerinle ilgili olarak kendi kitaplarında ve dinlerinde herhangi bir bilgi olmadığını söylüyorlar. Bize, senin Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik edecek birini göster” demişler, bunun üzerine yukarıdaki âyet nâzil olmuştur.
Kul, ifadesi emri ve onun türevleri sadece demek manasına gelmez. Düşün, kafanda hayal et. Bir de böyle düşün, bunu tasavvur et. Bu manalara da gelir.
Bu ayette Hz. Muhammed’in risaletinin ispatına geçilerek bu hususta en büyük şahidin kim olduğu sorusuna hemen “Benimle sizin aranızda Allah şahittir” cevabı verilmiştir.
“Bu Kur’an bana, hem sizi hem de ulaştığı herkesi onunla uyarmam için vahyedildi” mealindeki ifade, Hz. Peygamber’in ve Kur’an-ı Kerim’in bütün insanlığa gönderildiğini, dolayısıyla İslâm’ın evrensel bir din olduğunu göstermektedir. Bu ayet, insanları hem Allah’ın birliğine hem de Hz. Muhammed’in peygamberliğine şahadet etmeye çağırdığından, kelime-i şahadeti anlam olarak ihtiva etmektedir.
Bu ayet, şu anda yeryüzünde birçok insanın sorduğu soruya açık bir cevaptır. Kur’an’ın ulaşmadığı kimseleri Kur’an dan sorumlu tutulacaklar mı? Bakın cevap geldi. Bir bakıma sorulmayacak diyor ayet. Kur’an’dan onlar sorumlu tutulmayacaklar.
“Ve men belağa” kendisine ulaşan kimseleri uyarmam için. Bu çok önemli. Onlar da sorumlu tutulacaklar ama neden, Allah’ın yerleştirdiği özden, fıtrattan, akıldan, iradeden. Verilenlerden sorumlu tutulacaklar. Kendilerine ulaşandan.
Eğer bu mesaj ulaşmamışsa bu sefer kim sorumlu olacak? Ulaştırması gerekip de ulaştırmayanlar. Herhalde onlardan sorulacaktır. Bu doğal bir biçimde anlaşılıyor.
Onun için ey Kur’an’a iman edenler, Kur’an’ı, vahyi taşıma sorumluluğunuzu aklınızdan çıkarmayın. Ve bu sorumluluğu, Kur’an’ın ulaşmadığı insanlara yıkmaya kalkmayın. Bu çok ucuz bir tavır olur. Kendi vazifenizi bir başkasına yıkarak kurtulacağınızı mı sanıyorsunuz. Ulaşmadığı insanları suçlayacaksınız, ama ulaştırmayan kendinizi suçlamayacaksınız.
20. Birçok müfessir, ayette Ehl-i kitabın tanıdıkları ifade edilenin Hz. Muhammed olduğunu belirtmişler, bazıları da bunun Kur’an-ı Kerim olduğunu söylemişlerdir. İlk anlayışa göre Ehl-i kitap, özellikle hıristiyanlar kendi kutsal kitaplarında Hz. Muhammed’in peygamberliğine ilişkin bazı işaretler bulunduğunu biliyorlardı. İkinci anlayışın daha isabetli olduğunu düşünenler Ehl-i kitap âlimleri Kur’an’ın Allah katından geldiğini biliyorlardı. Çünkü Kur’an, onların kitaplarında da haber verilmiş olan bilgiler ihtiva etmekteydi. Ayrıca onların kitaplarında, son peygamberle ilgili bilgiler de bulunuyordu.
Peygamber efendimiz (s.a.v.) genç yaşta iken amcası Ebu Talip'le beraber Şam'a doğru bir ticaret işi için gelirken, "Busra" denilen yerde rahip "Bahira" isimli bir adamla karşılaşırlar. O rahip Bahîra peygamber efendimize dikkatlice baktıktan sonra, Amcası Ebu Talib'e "bu çocuğu geriye çevir. O'nu Busra'daki ve Şam'daki Yahudi bilginleri görmesinler. Görürlerse buna tuzaklar kurup öldürmeye teşebbüs ederler. Bunu geriye götür" demiştir.
Abdullah İbni Selâm yahudi âlimlerindendir. Hz. Ömer kendisine bu ayetin manasını sorunca der ki: Vallahi ben onu kendi evlâtlarımdan daha kesin bilirim. Çünkü kendi çocuklarıma gelince ne bileyim onların anası beni kandırmış olabilir deyince Hz. Ömer onun alnından öper ve çok güzel söyledin, çünkü Allah da böyle buyuruyor der.
21. Peki, Allah’a yalan iftirada bulunmak ne demektir? Allah’a yalan iftirada bulunmak demek Allah’ın zatıyla alâkalı, sıfatlarıyla alâkalı yalan söylemek, sıfatları konusunda O’nu eksik tanımak, O’nun bu eksikliğini yerdekilerle tamamlama cihetine gitmek, O’nda olan sıfatları başkalarına vermek, başkalarının da Onun sıfatlarına sahip olduğunu iddia etmek demektir. Yani yeryüzünde O’ndan başka program yapıcı, kanun koyucu bir kısım Rablerin de olabileceğine inanmak ve bu kişilerin kanunlarına da uyulması gerektiğini iddia etmek, bunların da yeryüzünde etkili yetkili varlıklar olduklarını söylemek, yalnız Allah’a ait olan hâkimiyet hakkını bu varlıklara da vermek, ya da yeryüzünde Allah’tan başka şifa dağıtıcıların da varlığına inanmak, yeryüzünde Allah’tan başka rızık dağıtıcıların da varlığına inanmak, kendilerine sığınılacak, kendilerine dua edilecek, yardıma çağrılacak Allah’tan başka varlıkların da bulunduğunu iddia etmek, işte bütün bunlar Allah’a yalan iftirada bulunmak demektir.
Allah’ın ayetlerini yalanlamak bir de ayetlere rağmen onları yok farz ederek bir hayat yaşamak demektir. Ayetleri yalan sayarak, yok farz ederek, varlığını görmezden gelerek, ayetleri örterek, gündeme almayarak bir hayat yaşayan kişiden daha zalim kim vardır diyor Rabbimiz. Böyle yapan zalimleri Allah kesinlikle hidayete ulaştırmayacaktır. Bu tür insanlar kesinlikle saadeti bulamayacaklardır, huzuru göremeyeceklerdir.
22. Evet Rabbimiz bir gün, kıyamet günü bunları huzurunda toplayacak ve onlara soracak: Hani nerede ortaklarınız? Nerede şerikleriniz, şürekanız? Nerede o dünyada hatırını kazanmaya çalıştıklarınız? Nerede kendilerinde hâkimiyet gördükleriniz? Nerede bana ortak koştuklarınız? Aslında ortaklarınız değilken veya bana ortak olmaya lâyık değillerken inadına bana ortakmış gibi gördükleriniz? Nerede Rableriniz? Nerede Rezzak’larınız? Hani nerede korktuklarınız, sığındıklarınız? Nerede kendilerine dua edip imdadınıza çağırdıklarınız? Nerede dualarınıza ortak ettikleriniz? Nerede Benimle birlikte yeryüzünde etkili yetkili zannettikleriniz? Nerede mabutlarınız? Çağırın da sizi kurtarsınlar onlar. Çağırın da sizi Benim elimden kurtarsın bu ortaklarınız.
Buradaki atıf, Ahirette kendisinden yardım beklenilen her şeye. Bana yardım edecek diye inanıyor. Kim olursa olsun. “Falan evliya”, “Falan aziz”, “Falan efendi”, “Falan alim”, “Falan hoca”, bizi omzuna alır götürür. Bu anlayışa bir cevap bu. Burada söylenen, Allah’ın huzurunda, Allah’tan bağımsız bir yardımcı iddiasına bir itirazdır bu. Onun için deniliyor ki, her tür şefaatçi tasavvuru, Allah’tan bağımsız her tür torpil tasavvuru, her tür yardım tasavvuru işte bu ayetlerin muhatabı halindedir.
Evet, şirk ulûhiyetin ve rububiyetin herhangi bir özelliğini Allah’tan alıp başka birilerine vermektir. Bu ister o varlıklara kulluk yapmak türünde olsun, isterse onlardan hukuk düzenleri almak türünde olsun hiç fark etmeyecektir. Evet, Allah onlara hani o ortaklarınız nerede, buyurunca:
23. Nedir mazeretleri? Biz öyle bir tasavvura saparken kastımız Allah’a ortak koşalım değildi ki, Elbette değildi. Yani Allah’a ortak koşalım diye yapmıyor birçokları bunu. İdris Peygamberin havarilerini ilahlaştıranlar da Allah’a ortak olsun diye ilahlaştırmadılar. Peygamberin havarileri idi.
Hz. İsa’ya Allah’ın oğlu diyenler ona 2. bir tanrı olarak mı bakıyorlardı zannediyorsunuz. Bilmiyorlar mı onun yiyen, içen, yaşayan ve ölen bir insan olduğunu. Öldüğünü kendiler söylüyorlar. Allah çarmıha gerilir mi. (Haşa) Bunu bilmiyorlar mı? Son yemekten söz ediyorlar, kanından söz ediyorlar, derisinden etinden söz ediyorlar. İnsanın derisi olur, kanı olur, yer, içer.
Allah nasıl bakıyor olaya. Çünkü Allah’a ait bir sıfatı, siz Allah dışında bir yere, Allah’ın izni olmadan aktarıyorsunuz. Yetki aktarımı yapıyorsunuz hakkınız olmaksızın. Allah’ın yetkisini haddinize bakmadan kalkıp bir başkasına veriyorsunuz. Siz kimsiniz ki Allah’ın yetkisini bir başkasına verme cüretinde bulunuyorsunuz. Bu ne biçim bir cürettir, bu ne biçim bir cesarettir. İşte ona bir itiraz bu.
24. Üstelik dünyadayken, uydurma bir inançla, akıllı ve güçlü olduğunu, kendilerine şefaat edeceğini sandıkları putları –sözde tanrıları– kendilerinden uzaklaşmıştır.
Rivayet edildiğine göre, yüce Allah'ın kıyamet gününde, tevhid ehlini affettiğini ve hatalarını bağışladığını gören müşrikler kendi aralarında şu karara varırlar ve derler ki: ”Gelin, Allah'a ortak koştuğumuzu inkâr edelim, bakarsınız biz de, tevhid ehliyle beraber kurtuluruz." Daha sonra da şöyle söylerler: ”Rabbimiz olan Allah'a yemin olsun ki, biz O'na ortak koşanlardan değildik." Bunun üzerine ağızları mühürlenir ve bütün organları, onların küfre düştüklerine ilişkin tanıklık yaparlar. Böylece kurtuluşa ermeleri mümkün olmaz.
25. Müşriklerin bazıları Kur’an’ı dinliyorlardı; ancak Kur’an’ın neler bildirdiğini, bunların doğru olup olmadığını merak ettikleri, samimiyetle öğrenmek, anlamak ve eğer doğru bulurlarsa onu tasdik etmek niyetiyle değil; itiraz etmek, karşı çıkmak, alay ve hakaret etmek için bahaneler bulmak amacıyla dinliyorlardı.
Gurur, kibir, bencillik, ihtiras gibi kötü huylarla, sihir, hurafe, şirk gibi batıl inançlarla ruhları kirlenmiş; fıtrî tabiatları bozulmuştu. Bu şekilde ruhları kararmış insanların, zihin disiplinlerini, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırma yeteneklerini de kaybetmeleri ilâhî bir kanundur. Bu sebepledir ki ayette onlardan bir kısmının Resülullah’ı dinlediği, fakat kalpleri üzerinde Kur’an’ı anlamalarını engelleyen örtüler, kulaklarında da sağırlık meydana getirildiği için ondan istifade edemedikleri ifade buyurulmuştur.
Tabii ki nasıl bakıyorsanız öyle algılarsınız. Algı meselesi. Onun için nerenizle dinlediğinize bağlı. Kimisi yüreği ile dinler, kimisi kulak kepçesi ile. Nerenizle dinlediğinize bağlı. Hatta kimisi midesi ile dinler. Problem farklı.
Elmaya bakarken biri Allah’ı hatırlar ve zikreder, bir başkası midesini hatırlar, ağzı sulanır. Algı problemi bu, nereden baktığınız önemli.
Biri Allah’ın Kuvvet, kudret ve varlığının bir işareti, bir göstergesi olarak görür onu, öbürü ise bambaşka bir şey olarak görür.
“Esâtîr” kelimesi tekili olan ustûredir, büyük ihtimalle “hikâye, kıssa, tarih” anlamına gelen Grekçe historia kelimesinden Arapçalaştırılmış olup Arapçada daha çok eğlence ve şenliklerde hoşça vakit geçirmek için anlatılan, eski dönemlere ait abartılı veya asılsız hikâyeler, masallar için kullanılır. Müşrikler Kur’an-ı Kerim’in inanılırlığına gölge düşürmek için sık sık onun eskilerin masalları olduğunu ileri sürerlerdi.
İçlerinde Ebu Süfyan ve Velid b. Muğîre’nin de bulunduğu bir grup müşrik, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in okuduğu Kur’an’ı dinleyip daha sonra aralarında bulunan ve acem kıssalarını anlatmakla meşhur olan Nadr b. Hâris’e: “Ey Ebu Katîle, Muhammed ne diyor?” diye sorarlar. Nadr: “Kâbe’yi kendi evi yapana yemin ederim ben de onun ne söylediğini bilmiyorum. Şu kadar ki dudaklarını oynattığını görüyorum. Benim size anlattıklarım gibi geçmişlerin masallarını anlatıyor” der. Bunun üzerine bu ayet-i kerime iner.
26. Müşrikler bu tür sözleriyle hem başkalarını Kur’an’dan uzaklaştırırlar hem de bizzat kendileri ondan uzak dururlar ve bu suretle ebedî geleceklerini mahvederlerdi; üstelik bunun farkında da değillerdi.
Hem Kur’an’a masal diyorlar, hem de insanları, kölelerini, çocuklarını menediyorlar o kitaptan. Aman duymayın, dinlemeyin diyerek insanları ondan uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Evet dinlemiyorlar, dinletmiyorlardı. Gürültü çıkararak engellemeye çalışıyorlardı. El çırparak engellemeye çalışıyorlar, müzikle engellemeye çalışıyorlardı. Bakıyoruz bugün de zalimler insanları Allah’ın kitabından, Allah’ın dininden alıkoymak istiyorlar. Din eğitimini yasaklamaya çalışıyorlar. Allah’ın kullarının Allah kitabını duymalarına engel olmaya çalışıyorlar. Aman bu insanlar dinle tanışmasınlar, aman bu insanlar Kur’an’la, kitaplarıyla tanışmasınlar diye insanlarla kitapları arasına engeller koyuyorlar. O gün de, bugün de din düşmanlarının yaptıkları şey budur.
27. Peygamberin, Kur’an ayetlerinin, kâinat ayetlerinin, binlerce işaretlerin yanlış yolda gittiğini, cehenneme doğru gittiğini, korkunç bir badireye doğru gittiğini haber vermesine rağmen bütün bu haberlere kulak tıkayıp da burnunun doğrusuna giderken hiç ummadığı bir anda cehennemle burun buruna gelmiş kimselerin vaziyetlerini anlatıyor bu ayet.
Ahh..! keşke. Keşke hayata bir geri dönsek de, döndürülsek de, rabbimizin mesajlarını yalanlamasak, müminlerden olsak derler.
28. Daha önce gizlemiş oldukları şey onlara apaçık göründü de ondan. Yani içlerinde bir korku taşıyorlardı, acaba gerçek mi, acaba bir diriliş, hiçbir kafir yoktur ki böyle bir kuşku duymamış olsun. Ya varsa kuşkusu her inkârcıda vardır. İşte o kuşku gerçek oldu diyor. İşte onu gördüler de onun için böyle diyorlar.
“Gizledikleri” ifadesiyle ne kastedildiği hakkında farklı yorumlar yapılmıştır.
1. Amel defterlerindeki kötülükleri, çirkin halleri, inkârları veya gizledikleri münafıklıkları” şeklinde değerlendirenler olmuş.
2. “Ehl-i kitabın Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğuna dair gizli tuttukları bilgiler” olarak yorumlamış.
3. Daha fazla rağbet gören görüşe göre müşrikler inanmayı icap ettiren delilleri veya müminlerin başarılarını gördükçe gizliden gizliye İslâm inancının gerçek olabileceğini düşünüyor, fakat hâkimiyet ve güçlerini devam ettirmekteki ısrar ve inatlarından dolayı Hz. Peygamber’in üstünlüğünü ve müminlerin hayırlarda, faziletlerde kendilerinden daha ileride olduklarını itiraftan kaçınıyorlardı. Çünkü Müslümanlar arasında onların köleleri ve toplumun en zayıf kesimleri bulunmaktaydı. Nitekim onlar Hz. Peygamber’e bu zayıf insanları yanından uzaklaştırması şartıyla kendisiyle görüşebileceklerini söylemişler ve bu surenin 52. ayetinde Hz. Peygamber’e bu teklifi reddetmesi emredilmişti. İnkârcıların dünyada iken gizledikleri bu düşünceleri veya inkâr ve kötülükleri o zaman açık seçik önlerine serilecektir.
Allah’tan iyi bilen var mı? Diyor Kur’an. Siz onların öyle konuştuğuna bakmayın azabı görünce, eğer geri döndürmüş olsaydık yine aynı şeyi yaparlardı.
Geri döndürülseler bile yine eski hayatlarına, yine eski şirklerine, eski küfürlerine, eski şikak ve nifaklarına dönecekler. Yine kendilerine başka Rabler bulacaklar, yine dünyayı ahirete tercih edecekler. Küfür ve isyan bunların vazgeçilmez huyu olmuştur. Zira ilerdeki ayetlerde gelecek Rabbimiz buyuracak ki yaşadıkları sürece bu adamlar her gece öldürülmüşlerken, her sabah yeni bir imkânla geri çevrilmişlerdi de hayatlarında bir değişiklik olmamıştı. Nitekim babası anası, karısı veya yakınlarından birisi ölen kimse bu acı hadisenin tesiriyle üç beş gün Allah’a döner, namaz kılar, biraz biraz Allah’ı hatırlar, ama kısa bir süre sonra, o hadisenin etkisinden kurtulunca hemencecik unutuverir değil mi?
Veya belâlar, musibetler kapısını çalınca, karısı ameliyat masasındayken, çocuğu ölüm döşeğinde ecel teri dökerken, mahkemelik olduğunda, polis kapısına dayandığında, alacaklıları boğazını sıktığında veya işte denizde boğulma tehlikesiyle karşı karşıyayken bunun heyecanıyla İslâm’a sarılır, üç beş gün Allah’ı hatırlar, ama tehlikeler geçince de yan çiziveriyor değil mi?
Geri döndürülseler de yine eski hayatlarına dönecekler diyor Rabbimiz. Yani dirilip geri çevrildikleri zaman da yine: "Hayat ancak bu dünya hayatıdır! Bundan sonra dönüş ve hayat yoktur!" diyecekler. Biz bir daha diriltilecek değiliz! Diyecekler.
Çünkü bunlara göre yalnız dünya vardır. Dünya hayatı ebedidir.
29. Ayette müşriklerin, genel olarak da inkârcıların ve materyalistlerin özelliklerinden birine işaret edilmektedir. Onlar “Dünyada yaşadığımızdan başka bir hayat –yani öldükten sonra dirilme ve âhiret hayatı– yoktur; biz bir daha diriltilecek değiliz” dediler. Bu ayet Cahiliye dönemi Araplarının genellikle ahirete inanmadıklarını göstermektedir. Bu, onların şirkten sonraki en büyük günahlarıdır. Zira Kur’an-ı Kerim’de sık sık “Allah ve âhiret gününe iman” (meselâ bk. Bakara 2/62) birlikte zikredilmek suretiyle bu inancın önemi ve ahireti inkâr etmenin başlıca küfür alâmetlerinden biri olduğu gösterilmiştir.
Bazıları da dilleriyle ahireti inkâr etmemekle beraber, dilleriyle ahireti kabul ettiklerini söylemekle beraber hayatlarıyla ahireti inkâr ettiler.
Şimdi buna göre biz kendimizi, çevremizi, en yakın akrabalarımızı bir değerlendirelim. Yirmi dört saatin kaçta kaçını âhiret hesabına harcıyoruz? Bir günümüzün kaçta kaçını Kur’an’ın talimine, dinin tedrisine harcıyoruz? Kaçta kaçını dinin tebliğine, emr-i bil marufa harcıyoruz? Kaçta kaçını işimize, aşımıza, dükkanımıza, tezgahımıza, ticaretimize, maişet teminine harcıyoruz? Öyleyse bizler Allah korusun da bugün dilimizle ahirete inandığımızı söylüyoruz ama bilfiil hayatımızla, hayat programımızla ahireti inkâr ediyoruz. Geleceğe ait planlarımızla, kazanma ve yığma hırsımızla, evlerimizin yapısıyla, hayat programımızla sanki hiç ölmeyecekmiş gibi bir program yapıyor ve ahireti inkâr ediyoruz Allah korusun.
30. Ahiretten enstantaneler. Unutmayın ahiret aleminden, Allah’tan başka kimse bize haber veremez. Öldükten sonra pişman olmanın hiçbir yararı yok. İş o pişmanlığı yaşarken sergileyip bir tevbeye, yeniden doğuşa ve arınmaya dönüştürmek.
İnkârcıların öldükten sonraki durumlarıyla ilgili gelişmeler geçmiş zaman fiilleriyle anlatılmaktadır. Müfessirler, bu ifadelerde, ba‘s ve âhiret olaylarının sanki vuku bulmuş kadar kesin olduğunu vurgulamak için geçmiş zaman fiillerinin kullanıldığını belirtirler.
Bununla birlikte ayetlerin, yalnız kıyamete hasredilmesi yerine, her inkârcının ölümünden yani ruhunun bedeninden ayrılmasından sonraki durumunu anlattığını düşünmek de mümkündür. Buna göre, ölen her insan gibi müşriklerin ruhları da bedenlerinden ayrıldıktan sonra ölümün ardından ikinci bir hayat daha olduğunu apaçık görmüş, dünyadayken bu hayata inanmamakla yanıldıklarını anlamış ve bu yanılgılarını yüce Allah’ın huzurunda itiraf etmişlerdir.
31. Ahirete iman, adalete imandır. Ahirete iman, insanın eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmesini gerektirir. Onun için insanda sorumluluk şuurunu, sorumluluk bilincini geliştiren birinci unsur Allah’a imansa, ikinci unsur ahirete iman yani hesap gününe imandır.
Aslında o yüklendikleri şey, götürdükleri yük sorumluluklarıdır. Yüklendikleri şey kendi hayatlarıdır, kendi kötülükleridir. Onun için her akıllı insan götüremeyeceği kötülükten kaçınması gerekiyor.
Şimdiye kadar ölmüş olanlar bu hali yaşamış olduğu gibi şimdiden sonra ölecek olanlar da yaşayacaklardır. İnsanlardan Allah’ın huzuruna çıkarılacaklarına inanmayanlar, bunu yalanlayanlar hüsrana uğramışlardır. Sonunda o belli saat yani ölüm ansızın gelip de dünyadan ayrıldıklarında yahut yeniden diriltilip Allah’ın huzuruna çıkarıldıklarında, sırtlarına günahlarını yüklenmiş bir halde “Dünyadaki kusurlarımız, terk ettiklerimiz yüzünden vah başımıza gelenlere!” diyeceklerdir.
Hani bir söz vardır: Herkes cehennemdeki kendi ateşini dünyadan kendisi getirir diye. İşte bunlar kendi yüklerini, kendi ateşlerini kendileri yüklenip gelecekler. Ve diyecekler ki dünyada işlediklerimizden ötürü yazıklar olsun bize. Dünyada kaçırdığımız fırsatlarımızdan ötürü yuh olsun bize. Eyvah! Biz boşa geçirmişiz günlerimizi. Allah için şöyle bir düşünün.
32. Kur’an düşünce sistematiği içerisinde dünyanın oyun, eğlence, geçici bir lezzet, geçici bir haz olduğunu ifade eden tüm ayetler mutlaka ahiretle, ahiret hayatını anlatan cümlelerle yan yana gelirler. Buda ahirete göre dünyanın konumu budur demektir. Dünyanın oyun ve eğlence olması ahiretle kıyaslandığındadır.
Burada anlatılmak istenen dünya hayatının sonluluğu ve geçiciliğidir. Dünya hayatının hedef değil vasıta oluşudur. Yani dünya hayatının âhiret yurdu yanında çok kısa geçici bir hayat olduğunun anlatılmasıdır. Tıpkı çok ciddi bir iş için yolculuğa çıkan bir adamın yolculuğuna devam ederken kısa bir süre dinlenmek ve sonra tekrar yoluna devam etmek için uğradığı bir ağacın altında dinlenme ve oyalanma yeridir.
Oyun; faydalı işleri bırakıp faydasız şeylerin peşine takılmaktır. Eğlence, "lehv" ise ciddiyeti bırakıp ciddiyetsizliğe yönelmek demektir. Dünya hayatını temel kabul edenler, onu sonsuz zannedenler, varsa da yoksa da işte yaşadığımız bu hayat vardır, bunun ötesinde başka bir hayat yoktur diyenler, bu inançta olanlar oyun ve eğlenceye yönelen insanlardır. Ya da onların dünyada yaptıklarının tamamı oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Ya da tıpkı oyun ve eğlence gibi bu hayat da kısa sürmektedir.
Veya insan oyun ve eğlencelere olayların sonunu düşünmediği zamanlar dalar. Ancak olayın ciddiyeti, ya da ötesi düşünüldüğü zaman da oyunun da, eğlencenin de tadı tuzu kalmaz. Bir de oyun ve eğlencelerle genellikle çocuklar ve cahiller meşgul olurlar. Akıllı insanların bu tür şeylere ayıracak zamanları yoktur. Onun için Allah diyor ki hiç düşünmüyor musunuz? Akıllarınızı kullanmıyor musunuz? Ama âhiret yurdu öyle değildir. Âhiret yurdu böyle gelip geçici, bir anda bitiveren sonlu bir hayat değildir.
Dünyanın üç yüzü vardır:
Birinci yüzü Allah Teâlâ’nın isimlerine bakar. Dünyadaki her şey Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin neticesi olmakla, sıfatları ve isimleriyle Allah’ın varlık, birlik ve sonsuz kudretine delildir, işarettir.
İkinci yüzü, ahirete bakan yüzüyle dünya, ahiretin tarlasıdır. Cennet ve cehennem, bu dünya tarlasında ekilen ya iman ve amel-i salih tohumlarının veya küfür ve günah tohumlarının boy vermiş şekli olarak karşımıza çıkacaktır. Dünya bu iki yüzüyle çok önemlidir.
Üçüncü yüzü, insanın nefsi arzularına, oyun ve eğlenceye, beşerî tutkulara bakar ki, işte Kur’an-ı Kerim’de yerilen dünyanın bu yüzüdür. Bu yüzüyle dünya fani, boş, oyun, eğlence, mal biriktirip evlat ve mal çokluğu ile övünmeden ibarettir.
33. Hz. Muhammed, müşriklerin kendisi hakkında sarf ettikleri sihirbaz, mecnun, şair, yalancı gibi sözlerden, Kur’an’ın asılsız, İslâmiyet’in gerçek dışı olduğunu söylemelerinden dolayı son derece müteessir oluyordu. Nitekim başka bir ayette (Şuarâ 3), “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!” buyurularak onun hissettiği bu derin üzüntüye işaret edilmiştir. Bu sebeple Allah Teâlâ burada peygamberini teselli etmekte, ayrıca o zalimlerin, yani Hz. Peygamber’in bildirdiği hakikatleri haksız yere reddedenlerin gerçekte Hz. Peygamber’i yalanlamadıklarını, Allah’ın ayetlerini inkâr ettiklerini bildirmektedir.
Amacınızı aşan kimi tavır, davranış, eylem ve inançlarla Allah’a karşı geliyorsanız, Allah katında sizin aldığınız o tavrın veya taşıdığınız o sapık inancın nasıl değerlendirileceğini bilmeniz gerekiyor. İşte Kur’an bunun ipuçlarını veriyor.
Hz. Muhammed’in mesajını tarafsız olarak, kişisel haz ve menfaatler yerine insanlığın yararlarını dikkate alarak, iyi niyetle, aklî ve ilmî ölçülere göre değerlendireceklerine, kendi ideolojilerinin, zihniyetlerinin, mensubu bulundukları zümrelerin hegemonyası için tehlikeli bularak reddetme anlayışının bugün de mevcut olduğu görülmektedir.
34. Bu ayette dikkat edilirse “Nübüvvet Geleneğinin” genel yasasına dikkat çekiliyor. Yani, bu işler sadece senin başına gelmiyor. Hakikati insanlığa taşımak görevini üstlenen herkes, böyle şeylerle karşılaşır. Onun için buna hazır olmalısın.
Sabır, hakikat üzerinde direniştir. Sabır gerçeği götürmede direniştir. Sabır yatmak, sabır eylemsizlik, sabır kendi içine kapanmak, sabır başkalarının tüm saldırıları karşısında sessiz kalmak falan değildir. Sabır, temsil ettiğiniz hakikat üzerinde her türlü saldırıya direnmektir.
Kelimat: Karşısındakinde iz bırakan her türlü söz de dâhil mesaj demektir. Burada “Kelimatillah” Allah’ın yasası manasına da gelir.
Ayetin son bölümü de Nübüvvetin yasasını hatırlatıyor. Bu peygamber kıssalarını da bunun için naklediyor. Bak diyor, tarihin dağarcığından seçilmiş sadece sınırlı sayıda isim. Ama onun dışında çok peygamber var. Fakat onların içerisinden prototipler seçilmiş, örnekler seçilmiş ve biz, gelecekte yaşayacak olan, hakkı temsil edecek olan müminlere; Bakın insanlık tarihi boyunca yaşandı bunlar yani siz işte bu çizginin mümessilisiniz. Siz bu çizgiyi temsil ediyorsunuz. Onun için çizginizi seçeceğiniz zaman tarihe bakın. Bir çizgi var, bu çizgi şeytanla başlayıp, kabil’le, Nemrut’la, Firavun’la süren bir çizgi. Onun karşısında bir çizgi var. Adem’le başlayıp Nuh’la, İbrahim’le, Musa ile, İsa ile, Muhammed ile –Hepsine selam olsun- süren bir çizgi. Çizginizi seçin.
İşte Kur’an tarihi gözlerimizin önüne sererken insana, tercih yapmasını ister. Tarihten hangi çizginin devamı olarak görüyorsunuz kendinizi, bu tercihi yapın der.
35. Bu yüce sözler insanın kalbine korkunç bir dehşet salıyor. İnsan bu sözlerin yüce Allah tarafından Peygamberimize yöneltildiğini tam anlamı ile kavrayınca bu gerçeği bütün varlığı ile hissedince bu durumun özünü iyice kavrayabilir. O ki, "ulul azm" peygamberlerden biridir ve son derece sabırlıdır. Öyle ki, uzun yıllar boyunca kavminin birçok eziyetlerine katlanmış, her hoşgörülü insanı çileden çıkarabilecek derecede kaba olan bu davranışları yüce Allah'a havale etmiş, hiçbir zaman bu kabalıkların sahiplerine Hz. Nuh gibi beddua etmemiştir.
Yüce Allah demek istiyor ki; "Ey Muhammed! Bizim değişmez kanunumuz, sürekli geleneğimiz budur. Eğer onların sana yüz çevirmeleri ağırına gidiyorsa, eğer onların yalanlamaları zoruna gidiyorsa ve kendilerine bir mucize göstermeyi hararetle istiyorsan, o halde kendine yerin derinliklerine inen bir yarık ya da göğe çıkaracak bir merdiven bul da onlara bir mucize getir, bakalım!"
Tarihin yasası bu. Kötüler iyilere sırt çevirirler. Güzellik daima çirkinliği rahatsız eder.
Allah’ın yasası bu, hiçbir zaman insanlık “Hak” üzerinde birleşmeyecek. Onun için Allah burada özellikle insan iradesine hürmetini sergiliyor. İrade verdiği insanın, iradesi sonundaki seçime Allah izin veriyor. İnsanın iradesini kullanmasına saygı gösteriyor. Eğer alternatif olmasaydı seçmek olur muydu? Seçim iyi ve kötünün arasında yapılır. Öyle olmasa irade ne işe yarayacaktı. Özgürlüğünü kullan lakin sonucuna da katlan diyor Rabbimiz.
Rasulullah da insanları İslâmlaştırabilmek için bazı çareler aradı. Değişik usul ve metotlar düşündü de Allah şöyle buyurdu: Peygamberim! Vazgeç bundan! Eğer Benim sana verdiklerim yetmiyorsa, Benim sana vahyettiğim ayetlerim yetmiyorsa haydi gücün yetiyorsa bir delik delip yerin dibine in yahut göğe bir merdiven dayayıp gökyüzüne çık da Benim verdiklerimin dışında bir ayet, bir mucize, bir metot getir onlara. Ne büyük bir tehdit değil mi bu? Peki, kime deniyordu bu? Kime yapılıyordu bu tehdit? Allah’ın Resûlüne. Hem de Hz. Nuh (a.s) gibi çevresindekilerden, toplumundan gördüğü eziyetlere karşılık bir defa beddua etmeyecek kadar, bir defa melekten yardım istemeyecek kadar sabır timsali bir peygambere yapılıyordu bu tehdit.
Ne oluyor sana ey peygamberim! Ne arıyorsun sen? Kuran yetmiyor mu sanki? Kur’an’ı Benim onda tarif ettiğim Rabbani bir metotla insanlara tebliğ etmek yetmiyor mu? Halbuki, onların hidayete gelmesi senin planlarına, senin programlarına bağlı değildir. Şüphesiz ki ey peygamberim, sen dilediklerini hidayete erdiremezsin. Senin vazifen ölmüşleri diriltmek değildir. Sen ancak korkmadan, çekinmeden, açıkça sana indirdiğimizi anlat ve ötesini düşünme. Eğer Allah dileseydi onların tümünü, insanların tamamını hidayet üzere, İslâm üzere toplardı. Ya da dileseydi Rabbin o kâfirlerin tamamını melekler gibi, sema ve arz gibi, bitkiler ve hayvanlar gibi doğuştan isyan edemez biçimde yaratırdı. Yani diğer varlıklar gibi doğuştan onların boyunlarındaki ipin ucunu eline alırdı da hiçbirisi kâfirlik yapamazdı. Ama Rabbin böyle dilememiş ve böyle olmamıştır.
36. Burada ölülerden kasıt, dik sürünenler, yaşarken ruhunu öldürenler. Organizması hayatta olduğu halde ruhu kokmuş, kokuşmuş olanlar. Maneviyat dünyasını öldüren, iç zenginliğini yok eden, ahlaki kapasitesini dumura uğratan bir insan manen ölü bir insandır. Ve ölüler duymazlar.
Bir insan eğer duymak istemiyorsa, ona kimse duyuramaz. Öğrenmek istemeyene yeryüzünde öğretecek bir öğretmen yoktur. Onun için kulaklarını tıkayan işitmez diyor.
Birinci muhatap sevgili Efendimize deniyor ki: sadece senin görevini yapman yetmiyor ki, eğer muhatabın algılamıyorsa sen kendini suçlama.
Ey Peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, şunu da hatırınızdan çıkarmayın ki Risalete karşı insanlar iki gruptur. Kur’an karşısında, peygamber karşısında, İslâm karşısında iki grup insan tavrı vardır.
Bunlardan birinci grup fıtrî alıcı cihazları açık olanlar, fıtratları ölmemiş olanlar.
İkinci grup da fıtratları bozulmuş, alıcı cihazları ölmüş insanlardır.
Öyleyse ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, bunu asla unutmayın. Size ancak sözü dinleyenler, söze kulak verenler, sözü işiten ve onu anlayan kimseler icabet edeceklerdir. Alıcı cihazları çalışan, fıtratları diri ve faal olan kimseler ancak icabet edecektir. Fıtratları bozulmuş olanlar, yaratılış melekelerini kaybetmiş, duymaz, işitmez hale gelmiş, doğruya yönelme istidatlarını kaybetmiş ölü olanlara gelince bilesiniz ki onları ancak Allah diriltecektir. Bu duruma gelmiş insanlar için ne peygamberlerin ne de başka birilerinin yapabilecekleri bir şey yoktur.
Bunları Allah diriltecektir ayetinden bir de şunu anlıyoruz: Demek ki bunlardan ümit kesmemek gerekmektedir. Demek ki her ne kadar bugün duymuyorlarsa da yarın duyabileceklerdir. Bugün ölü olsalar da yarın belki dirilebileceklerdir. O halde biz bunlara karşı uyarımıza devam edeceğiz, ümitlerimizi yitirmeyeceğiz, ya da yola gelmediler diye üzülüp kahrolmayacağız.
Arkadaşlar işte bu, meselenin bize yönelik veçhesidir. Ama meselenin bir de onlara yönelik veçhesi vardır ki, o da bu adamların ne zaman dirilecekleri, ne zaman adam olacakları bizi ilgilendirmeyecektir. Zira bu Allah’a kalmış bir şeydir. Öyleyse bizler bu tür insanlara karşı her şart altında görevimizi sürdürmek zorundayız. Bunun dışında başka hesapların içine girmeden onlara tebliğimizi, uyarımızı devam ettirmek zorundayız.
37. Akıllarını kullanmayanlar, en büyük mucize olan vahye kulaklarını tıkayacaklar ama mucize isteyecekler. Yani kudret olarak Allah’ın bunu yapmaya gücü yeter. Problem bu değil diyor Kur’an, onların çoğu kafalarını kullanmıyorlar. Böyle bir mucizeyi görmeyen göz hangi mucizeyle ikna olur ki? Aklın rehberliğini reddedene mucizenin yararı olmaz. Güneşin doğması, insanın yaşaması, görmesi birer mucizedir aslında.
İnsanın yaşaması bir mucizedir. Yüreğin, kalbin atışı bir mucizedir. İnsan başlı başına bir mucizedir. Nedense insan sırtını bir ağaca dayayarak, şu yeni alet ve edevatı hayranlıkla seyreder de, aslında sırtını dayadığı ağacın müthiş bir mucize olduğunu görmezden gelir, görmek istemez. Onun için eğer görebiliyorsanız etrafınız olağan mucizelerle doludur.
Bunların iman etmeyişlerinin sebebi bu konudaki delillerin azlığından değildir. Ve bunlar esasen Peygamberin fonksiyonunu da bilemeyen zır cahillerdir. Peygamber evrendeki yasaları değiştirmek için gelmemiştir. Bu sizin bilgisizce kendisinden istediğiniz şeylere bir peygamberin, bir beşerin güç yetirmesi mümkün değildir. Siz yanlış kapı çalıyorsunuz. Siz yanlış adrese müracaat ediyorsunuz. Siz Allah’tan istenmesi gereken bir şeyi peygamberden isteme cehaletinde bulunuyorsunuz. Buna ancak Allah güç yetirir. Bu iş ancak Allah’ın elindedir. Peygamberin sizin gibi bir insan olarak görevi sadece Allah’tan geleni size duyurmaktır. Sadece size doğru yolu, Allah yolunu göstermektir. Hal böyleyken siz ondan onun gücünün yetmeyeceği şeyler isteyerek cahilliğinizi ortaya koyuyorsunuz.
Ayrıca Allah Resulü kendisine indirilen ayetleri onlara eksiksiz bildirmiştir ve doğru düşünenlerin inanmaları için bu ayetler yeterlidir. Şu halde müşrikler, daha önce indirilen ayetlere ve mucizelere karşı nasıl davrandılarsa bu istedikleri gerçekleştirilince de öyle davranacaklardı.
38. İnsanlar şu evrende yalnız değildirler ki, varlıklarının tesadüfi olduğu, ha-yatlarının başıboş olduğu söz konusu olabilsin. İnsanların çevresinde hepsi de belirli bir düzene bağlı olarak yaşayan başka birçok canlılar vardır. Bu düzen ortada bir amacın, bir ön-tasarının ve bir hikmetin olduğunu kanıtlar. Bunun yanısıra yaratıcının birliğini ve bütün yaratıkları etkisi altında tutan ön tasarlayıcılığın, çekip çevirici iradenin birliğini de yansıtır.
Burada “ümem” ifadesi, ümmetin çoğuludur. Ümmetler demektir. Daha çok bir varlık kategorisine delalet eder. Yani varlıklar birçok kategorilerden oluşur. Varlık dünyası. Buna alem diyoruz. İşte fatihada ki Rabbül alemin budur. Alemlerin Rabbi. Yani bu alemler içerisine insanlar, kuşlar, böcekler ve daha bildiğimiz ve bilmediğimiz bir çok varlık kategorisi girer. Burada da ümem le, ümmetlerle ifade edilen şey varlık kategorileridir.
Görenler, düşünenler için yeryüzünde ve insanları kuşatan tabiatta da birçok ayet, mucize, Allah’ın kudretini apaçık gösteren deliller vardır. Ayette bu delillerden birkaçına işaret edilmektedir. Buna göre yeryüzünde yürüyüp dolaşan bütün canlılar, gökyüzünde kanat çırpıp uçan bütün kuşlar da insanlar gibi birer “ümmet”, düzenli birer topluluktur; insanlar gibi onlar da birer canlı sınıfıdır. Hepsi de Allah’ın kudretinin eseri olup O’nun verdiği rızıkla beslenmekte, O’nun verdiği canla yaşamakta ve üremekte, ilâhî kudretin birer nişanesi olarak cinsler, türler oluşturmaktadır. Bütün bunları düzenleyen kanunlar Allah tarafından konulmuş olup O’nun varlığına, ilmine ve kudretine delâlet etmektedir.
Ayetin sonunda geçen kitap levh-i mahfûzdur demiş bazı alimlerimiz. Yüce Allah, âlemde olmuş ve olacak her şeyi, her varlığı ve her olayı, ilm-i ezelîsinin bir ifadesi olarak levh-i mahfûzda bütün ayrıntı ve kanunlarıyla tesbit ve tayin etmiştir. Âlemde vuku bulan her şey O’nun ilmi, O’nun kurduğu düzen içinde gerçekleşmekte, ilmine ve kudretine şahadet etmektedir.
Bazıları da Kur’an-ı Kerim’dir demişler. Çünkü Kur’an’da insanların muhtaç olduğu pek çok bilgi, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmayı gerekli kılan yeteri kadar delil mevcuttur. Buna rağmen inanmayanlar, Kur’an’da eksik bilgi verildiğinden değil, inatlarından veya İslâm’ın getirdiği hükümleri kendi menfaatlerine aykırı bulduklarından dolayı inanmamaktadırlar. Fakat sonunda onlar rablerinin huzurunda haşrolunacaklar ve birbirlerinden gördükleri zarar, ziyan ve acıların karşılığını bulacaklardır.
Sonuç olarak Rabbimiz: Biz hiçbir alanda boşluk bırakmadık. Her alanda ilkeler koyduk. Size düşen o yasaları bulup, o yasalar istikametinde yaşamınızı sürdürmektir. O yasalardan yola çıkarak Allah’ı tanıyorsunuz, yaratılışı tanıyorsunuz.
39. Allah, yalnızca hakka karşı direnenlerin dalâlete düşmesini ister. Bu, O’nun kötülüğü istemesinden değil, adaleti istemesinden ileri gelir. Buna karşılık, “O, dilediği kimseyi de doğru yola iletir”; sırat-ı müstakim üzere yaşatır. Her kim inattan, peşin hükümlerden ve kötü niyetlerden arınmış olarak kulağını hakkı dinlemeye açık tutar, dilini hakkı söylemeye amade kılarsa yüce Allah böylelerinin de hidayette olmalarını ister ve onları doğru yolda yaşatır. Bu da Allah’ın adalet ve lutfunun bir sonucudur.
Etraflarında, çevrelerinde binlerce mucizeyi göremeyenlerin senden mucize istemeleri hiç samimi değil. Bir insan etrafını görebiliyorsa o insanın hidayete ermesinde, o görüş bir aracıdır. Etrafındakilere gözü kapalı, kulaklarını tıkıyorsa, işte Allah onu saptırmıştır. Yani Allah bir insanı kendi eylemleri ile saptırır. Siz sapmayı istemedikçe Allah sizi saptırmaz.
40. Bu, insan fıtratını dehşet düşüncesiyle karşı karşıya bırakmaktır. Yüce Allah'ın yeryüzündeki azabı, mahfolma, yok olup gitme ya da Kıyametin beklenmediği bir sırada gelip çatması düşüncesi... Fıtrat bu şekilde uyarıldığı, bu dehşeti düşünmeye başladığı zaman, bu düşüncenin gerçek mahiyetini kavrar -ki yüce Allah kavrayacağını biliyordu- bu gerçek karşısında titremeye başlar. Çünkü bu aynı zamanda kendi içinde gizli olan gerçeği açığa çıkarmaktadır. Yüce Allah bu gerçeğin fıtratın derinliklerinde gizli olduğunu bildiğinden dolayı ona düşünce yoluyla hitap etmektedir. Dolayısıyla fıtrat sarsılıyor, titriyor ve üzerine çullanmış birikintilerden kurtuluyor.
Başına bir musibet geldiğinde veya tüm korkunçluğuyla ölümle karşılaştığında insan Allah’tan başka sığınacak hiçbir şey bulamaz. Böyle durumlarda, en katı putperestler bile kendi sahte ilâhlarını unutarak, Allah’ın yardımına can atarlar. Aynı şekilde en inatçı ateistler çaresizlik anında kurtuluş için ister istemez Allah’a yalvarırlar. “Düşen uçakta ateist kalmaz” sözü tam da bu hakikati izah eder.
41. Soruyu sordu ve cevabı da Kur’an veriyor. İnsan inkar ederken bile, inkar ettiği o dili Allah’a borçlu. Zor anlarda insan fıtratına döner ve dinsiz olduğunu unutuverirler.
Aslında bu bir çelişki. Burada şu çelişkiyi Kur’an hatırlatıyor; Siz ilahi mesajları ve o mesajların inanmanızı istediği şeyleri inkar ederken kendinizi inkar ediyorsunuz. Doğanızı fıtratınızı inkar ediyorsunuz. Olağanüstü zamanlarda döndüğünüz işte o fıtrattır. Bir yangının ortasında kaldığınızda, ya da uçağınız havada infilak ettiğinde, artık yapacak hiçbir şey kalmadığında, bir denizde boğulmak üzere olduğunuzda Allah’a dönmeniz, sadece O’na yalvarmanız aslında doğanızı gösteriyor.
Siz hayatınızın diğer zamanlarında kendinizi yalanlayarak yaşıyorsunuz. Kendinize yabancılaştığınızın göstergesidir bu. Ve Tabii konjonktüre bağlı köksüz imanı dile getiriyor bu ayet. Yani başınız sıkıştığında Allah’a koşuyorsunuz ama sıkışıklıktan kurtulunca da unutuveriyorsunuz. Sizin imanınızın ayakları yere değmiyor. Konjonktüre bağlı bir iman diyor.
42. Bundan önceki iki ayette inkârcılar, kendilerine Allah’ın azabı ve ölüm (veya kıyamet) gerçeği hatırlatılarak uyarılmışlardı. Bu ayette ise onlara daha önce bu şekilde cezalandırılmış olan asi kavimlerden söz edilerek bundan ibret almaları amaçlanmıştır.
Ayrıca burada müşriklerin inat ve inkârlarından dolayı üzüntü duyan Hz. Peygamber için de bir teselli vardır. Çünkü kendilerine bildirilen ilâhî hakikatleri reddedenler sadece Arap müşrikleri değildir. Bu ayette verilen bilgilere göre Hz. Muhammed’den önceki ümmetlere de peygamberler gönderilmiş; yüce Allah, bunlar arasında inkârcı olanların, akıllarını başlarına toplayıp doğru yolu seçmeleri için peygamberlerini tasdik ederek kendisine niyazda bulunmaları, yalvararak af dilemeleri için onları geçim derdi, hastalık gibi sıkıntılara maruz bırakmıştı.
Acziyetin zıddı, kişinin kendi kendisine yettiğini zannetmesidir. Allah bunu şirk olarak niteliyor. Acziyet; kendi kendinize yetmeyişinizin itirafıdır. İtiraf etmeseniz ne olur ki: yüreğinizin atışları bile sizin elinizde değil.
43. Başına sıkıntı gelince acziyetini itiraf edemiyorsa bir insan, orada daha büyük bir problem var demektir. Nedir o? Yüreğin katılaşması. Bu da kalp ölümüdür. Allah, insanın maneviyatlarının ölüp ölmediğini acıyla sınıyor. Dolayısıyla Allah insana bir sıkıntı ve keder verdiğinde eğer buna bir tepki olarak Allah’a yönelmiyorsa, artık aklını başına toplamıyorsa, orada bir yürek ölümü söz konusudur.
Bu musibetler ve belâlar karşısında kendilerine gelecek yerde tam aksine inkâr ve isyan çukuruna dalarak kalpleri katılaştı. Şeytan da yaptıkları günahları gözlerine güzel gösterdi, süsleyip cazibeli kıldı. Ondan sonraki isyan ve azgınlıkları daha da şiddetli oldu. Çünkü artık onlar üzerinde baskı ve şiddetin hiçbir terbiye edici özelliği kalmamıştı.
44. 43, ayette darlıkla, sıkıntıyla sınamak var. Eğer tepki vermiyor, yürek katılaşmışsa bu sefer önündeki bütün kapılar açılıyor. Bu kez de varlıkla sınanıyorlar. Azabilecekleri her şey veriliyor. Çöküşler ahlaki çöküşle başlar. Toplumlar içeriden çürürler. Siz onu güzel görürsünüz ama kanser her hücreye girmiştir.
Şunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız: Şiddet ve sıkıntılarla yapılan imtihan ayrı bollukla yapılan imtihan ayrıdır. Bu bollukla yapılan imtihan ötekisinden çok daha tehlikeli, çok daha zor bir imtihandır. Rabbimizin darlıkla sıkıntıyla yaptığı imtihan insanın kalbini yumuşatıp insanı Allah’a çevirmesi açısından onu başarmak belki kolaydır, ama bu bollukla yaptığı imtihan insanların şımarıklılığını, müstekbirliğini artırdığı için, insanı eyvallahsız hale getirdiği için bunu başarmak gerçekten çok zordur. Birinde sabır diğerinde şükür gerekir. Sıkıntıya sabır, bolluk karşısında da verilen nimetler cinsinden şükür ister Allah.
Allah’ın Resulü: "Müminin işlerine şaşılır diyor. Zira müminin bütün işleri hayırdır. Bu hayır müminden başkası için yoktur. Başına musibet cinsinden bir şeyler gelir, ona sabreder mükafat kazanır, yine kendisine nimet cinsiden bir şeyler gelir onun için de Rabbine şükreder yine mükafat kazanır." Buyurur.
Mublisun, eblese kökünden gelir. İblis’te aynı kökten gelir. Kur’an da şeytana verilen isimlerden biridir bu. Umudunu yitirmekle şeytanlaşmak. Onun için umutsuz kalmak, şeytanlaşmakla eş anlama geliyor.
45. Bilinen bir hakikattir ki doğasına yabancılaşan ve ahlaki çözülmeye maruz kalan toplumlar, uygarlıklar sonunda tarih sahnesinden silinip giderler.
Bu şekilde ıslah olma ümidi kalmamış olan kötülerin Allah tarafından yok edilmesi iyiler hakkında bir rahmet olduğu için, bu gelişmeleri anlatan ayetlerin sonunda “Her türlü övgü, âlemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur” buyurulmuştur.
Rivayete göre Hz. Peygamber, “Bir topluluk günah işlemekte ısrar ederken yine de Allah’ın onlara istedikleri şeyleri verdiğini görürseniz bilin ki bu bir istidraçdır” buyurmuşlar, ardından da bu ayeti okumuşlardır.
Bununla beraber şu noktaya dikkat etmek lâzımdır. Yüce Allah'ın batılı yok etmeye ilişkin kanunu, yeryüzünde hakkın bir ümmet tarafından yaşanması şartına bağlıdır. Bundan sonra yüce Allah hakkı batılın üzerine atar, onu paramparça eder. Dolayısıyla batıl yok olup gider. O halde hak taraftarları tembelce oturup hiçbir iş yapmadan hiçbir çaba göstermeden Allah'ın kanununun gerçekleşeceğini beklememelidirler. Çünkü onlar bu durumda hakkı temsil edemezler. Aynı zamanda hakkın taraftarları da sayılamazlar. Onlar sadece yerlerinde oturan uyuşuk tembellerdirler. Yeryüzünde Allah'ın hakimiyetini yerleştirmek kendileri için ilahlığın özelliklerini iddia edenlerin ilahi hakimiyeti gasp etmelerini önleyen bir ümmet meydana gelmedikçe hak gerçekleşmez. Başta gelen ve vazgeçilmez temel "hak" budur. "Eğer Allah bazı insanların şerrini diğerleri aracılığı ile savmasaydı, yeryüzünü kargaşa kaplardı." (Bakara, 251)
46. Kalplerin mühürlenmesi, işitme ve görme duyularının alınmasına sebep olabilir. Zira işitmek ve görmek, kalbe giden iki yoldur. İdrak konusu şeyler o iki yoldan kalbe ulaşır. Bu itibarla o iki duyunun alınması, kalp yolunun tamamen kapanması demektir. Zaten onların, kalbin mühürlenmesinden önce zikredilmesinin sırrı da budur.
Kalbe mühür vurma: burada düşünce ve algılama yeteneğinden mahrum bırakma anlamına gelir.
Bu noktada manevi bir sağırlık, manevi bir körlük manevi bir ölümle karşı karşıyasınız ve bunun tek çözümü Allah’ın elinde. Allah gözünüzü açacak. Allah kulağınızı o manevi kulağınızı, işitme duyunuzu açacak. Ve Allah ölmüş olan yüreğinizi diriltecek. Ama tabii ki burada Allah’ın ölmüş yüreğinizi diriltmesi, kör gözünüzü açması, manevi gözünüzü, manevi kulağınızı tekrar açması, kurşunu çekmesi için oradan siz irade beyanında bulunacaksınız. İrade beyanında. Bunu irade edeceksiniz.
47. Burada Allah’ın adaletine vurgu yapılıyor. Eğer bir toplum zulmü seçmişse, o toplumun içinde o zulme katılmasa dahi yaşayan o zulme sessiz kalmakla aslında zulmü sukut ile desteklemiş oluyorlar. Zulme rıza zulüm, küfre rıza küfürdür düsturunca Allah zalim olduklarından dolayı helak eder.
Böyle bir durumda helâk olacak olanlar ancak zalimlerdir. Zalimlerden başkası için helâk sözü caiz değildir. Ölmek işi herkes içindir, ama helâk işi sadece zalim kâfirler içindir. İşte Musa, işte Firavun, işte İbrahim, işte Nemrut, işte Harun işte Karun, işte Belâm, işte Haman. Peki, hepsi de helâk oldular mı? Asla. Kur’an bize anlatıyor ki Allah’ın istediği biçimde yaşayıp ölümü öylece bulanlar kurtuldu, geri kalanlar ise helâk olmuştur.
Azap geldiği zaman da ancak zalimler helak edilirler. Gerçi bir topluma azap geldiği zaman onların içinde bulunan salih kimseler de azaba maruz kalabilirler. Fakat bu sadece dünya ile sınırlıdır. Ahirette onlar büyük mükafatlar elde ederler. Fakat zalimler dünyalarını kaybettikleri gibi ahiretlerini de kaybederler. Dolayısıyla esas helak zalimlerin helakidir. Ayet buna işaret etmektedir.
48. Burada Rabbimiz peygamberlik misyonunu anlatıyor. İlerdeki ayetlerde bu konu genişçe anlatılacak. Ayet-i Kerimede peygamberin vazgeçilmez iki görevinden söz ediliyor. Biri müjdelemek, öbürü de korkutmak. Peygamber iman konusunda bunu ortaya kor ve işi biter. İnsanları Allah’la, Allah’ın ayetleriyle, Allah’ın rahmeti ve cennetle müjdeleyip cehennemle uyardıktan sonra onun görevi biter. Artık bundan sonra insanların bu misyonu kabul ya da reddetmeleri ve bunun sonunda da onların bu tavırlarına karşı İlâhî iradenin takdir buyurduğu karşılık gündeme gelecektir. Onun bu misyonuna karşı kim iman eder ve ıslah olursa, yani iman eder ve bu imanını amele dönüştürürse, imanının gereğini yaparsa onun için herhangi bir korku yoktur ve o mahzun da olmayacaktır.
Bu ayet özellikle peygamberlerden mucizeler bekleyen toplumlara, özellikle de Mekke toplumuna bir uyarıdır. Siz aslında inanmadığınız bir peygambere, yetkisini aşan bir şey yüklüyorsunuz. HAVF: Gelecekten endişe duymak. HÜZN: Geçmişten dolayı üzüntü duymak.
49. Yani Allah insanlara azap etmez. Allah insanlara zulm etmez. Ama insanlar kendilerine zulmederler. Fasıklıkları, günahları, isyanları sebebiyle Allah (c.c.) onlara azap eder. Yoksa durup dururken Allah insanlara azap etmez.
50. Kur’an’ın dilinden Peygamberin nasıl görülmesi gerektiğine dair çerçeveler çiziliyor. Ayrıca peygamberin ilahlaştırılmasına karşı bir uyarı bu ayet. Bir insanı melekleştirmek: beşer olmanın tabii, doğal sonuçlarını ona yakıştıramamak.
Mekke’de Peygamberimizle karşı karşıya gelen bu insanlar böyle diyorlardı, böyle düşünüyorlardı. Kafalarında bir peygamber imajı vardı. Bu imajın dışında bir peygamber düşünemiyorlardı. Kendisinden olmayacak şeyler bekliyorlar, kendisinden yapamayacağı şeyler istiyorlar, gaybı bilmesini, gayptan haber vermesini, kendisini aşan tabiatüstü mucizeler göstermesini, olmazı oldurmasını istiyorlardı.
Allah’la Peygamberi karıştırıyorlardı. Allah’tan istenmesi gereken şeyleri bir beşerden istiyorlardı. Allah’ın sıfatlarını peygamberle karıştırıyorlardı. İşte bütün bu bozuk inanışları düzeltmek için Rabbimiz burada peygamberin konumunu belirleyerek buyurur ki: Peygamberim! De ki onlara: Size Allah’ın hazineleri elimdedir demiyorum! Ben gaybı da bilmiyorum! Size bir melek olduğumu da iddia etmiyorum! Ben ancak bana Rabbimden vahy olunana uyuyorum! Ben bana vahy olunanın dışında hiçbir şey bilmem, bilemem. Ben bunun dışında hiçbir şey yapmam, yapamam! Evet, işte peygamberin fonksiyonu, işte peygamberin konumu budur.
Hazineler; peygamberlik için hazine gerekmez. Hazine, mal mülk, servet, saltanat peygamberlik için gerekmez. Bu tür şeyler belki sultan için, sultanlık için gereklidir. Ama bunu anlayamayanlar, sultanlıkla peygamberliği karıştıran kimi akılsızlar diyorlardı ki yahu Ebu Cehil dururken, Ebu Süfyan dururken ne oluyor da bu iş Muhammed’e verilmiş diyorlardı.
Evet, peygamberlik için hazine, mal mülk, saltanat nasıl gereksizse, aynı şekilde gaybı bilmek de gerekmez. Çünkü bu gaybı bilme işi Allâmu’l Ğuyub olan Allah’ın işidir. Allah’ın sıfatlarıyla peygamberin konumu kesinlikle karıştırılmamalıdır. Bir beşer olarak peygamber kesinlikle Allah makamına oturtulmamalıdır.
Allah diyor işte peygamber gaybı bilmez, bilemez. E efendim Allah bildirirse. E bildirmediğini söylüyor işte. Zorlayarak Allah’a akıl vermenin, Allah’a yol göstermeye çalışmanın da anlamı yoktur. Allah böyle diyor, ama bakıyoruz bugün eteğine yapışılan, kendilerine sığınılan, kendileri aracılığıyla dua edilen, meclislerde sürekli kendilerinden bahsedilen muhterem zatlar hep gaybı bilmesiyle övünülüyor, gaybi vasıfları anlatılıyor bu zatların. Halbuki bu ayetler ışığında şunu kesinlikle ifade edelim ki bu vasıfları taşıdığına inandığımız kişilerde görmek istediklerimiz hep Allah’ın vasıflarıdır. Yoksa bu mübarek zatları Allah yerine mi koymaya çalışıyoruz? Yoksa bu zatların Allah sıfatlarına sahip olduklarını mı iddia etmeye çalışıyoruz? Demin anlatmaya çalıştım, geçmiştekilerin peygamberlerle alâkalı, peygamberlerin sıfatlarıyla alâkalı düştükleri yanlışa bugün de insanların düştüklerine şahit oluyoruz.
Aslında zihni ve gönlü hakikate açık, önyargılardan uzak, ruhu ihtiraslarla kirlenmemiş, kalbi inkâr ve isyan duygularıyla körleşmemiş insanlar için, Allah’tan vahiy aldığı birçok kanıtla anlaşılan bir kimsenin, hiçbir komplekse kapılmadan, engin bir tevazu hali sergileyerek böylesine gerçekçi ve samimi beyanlarda bulunması, dağları altına çevirmekten daha güçlü ve ikna edici bir delildir. Fakat “Hiç kör ile gören bir olur mu?” Onun için ayetin sonunda “Hiç düşünmez misiniz?” buyurulmuştur.
51. Uyarı ve sakındırma ancak öldükten sonra ba‘s (yeniden dirilme) ve haşir (mahşerde toplanma) gibi âhiret hallerinin vuku bulacağına inanan veya en azından böyle bir ihtimali göz önüne alan, bunun kaygı ve korkusunu hisseden kimseler üzerinde etkili olabileceği için ayette özellikle bunların uyarılması emredilmiştir.
Uyarıdan yararlanması umulan zümreleri şöyle sıralamıştır:
a) Müslüman oldukları halde yanlış işler yapanlar,
b) Ahirete inanan Ehl-i kitap mensupları,
c) Ba‘s ile ilgili haberleri duyup da bunların doğru olabileceğini düşünerek kaygılanan müşrikler.
Allah’ın huzurunda toplanacağına da inanıyor ama aracısız çıkmaktan. Bir şefaatçi arıyor. Yani Allah’ın yanında ona torpil geçecek birini arıyor. Onsuz çıkamıyor, çıkmaya korkuyor. (Bu ayet hem müminlere hem de ahirete iman eden gayrı Müslimlere hitap etmektedir.) Ahirete inanıyorsanız bu inancınıza böyle bir mikrop karıştırmayın.
52. Hz. Peygamber’in, Abdullah b. Mes‘ûd, Bilâl-i Habeşî, Ammâr b. Yâsir gibi bazı yoksul ve kimsesiz sahabilerin de bulunduğu bir toplulukla birlikte olduğu bir sırada müşriklerin ileri gelenleri Hz. Muhammed’le görüşmek istediklerini, ancak bunun için yanındaki Müslümanları oradan uzaklaştırması gerektiğini, zira kölelerle ve yoksullarla bir arada bulunmayı kendilerine yakıştıramadıklarını bildirmişlerdi. Resûlullah “Ben müminleri kovamam” cevabını verince, hiç olmazsa kendileri geldiğinde onların ayakta durmasını istemişler; Hz. Peygamber, belki onlara İslâm’ı kabul ettirebileceği ümidiyle bu son teklifi kabul etmeyi düşünürken kendisini ikaz edip bu düşüncesinden vazgeçiren bu ayet inmiştir.
İslâm dininde insanın, mevki, zenginlik ve soyuna göre değil iman zenginliğine, Allah’a saygı ve ruh yüceliğine göre değer taşıdığını ortaya koyması, ayrıca Hz. Peygamber’in yüce ahlâkının Kur’an ilkelerine göre şekillendiğini göstermesi bakımından büyük önem taşımaktadır.
Ayetin sonunda Resülullah’a sorumluluğu hatırlatıldıktan sonra, kâfirlerin gözünde değersiz olsalar bile, iman ve yaşayışlarıyla Allah nezdinde değerli olan insanlara karşı küçültücü davranışlarda bulunan bir kimsenin, zalim olarak gösterilmesi son derece ilgi çekicidir.
Muhtemelen yukarıda sözü edilen altı kişiden biri olan Habbab’ın anlattığına göre bu ayetin inmesinden sonra Hz. Peygamber’le yoksul ve kimsesiz Müslümanlar arasındaki yakınlık o kadar artmıştır ki meclislerde diz dize oturur olmuşlardı.
53. İnsanlar tek bir hakikatten, tek bir doğrudan nasıl bu kadar batıllar türettiler. Bu ayetten anlayacağımız gerçek: size göre hakikat değil de Allah’a göre hakikati esas alın. Allah’a göre nerede durduğunuzu araştırın. Onun için bana göre Müslüman demeyin, Allah’a göre Müslüman deyin. Fitnenin bir karşılığı da imtihandır. Ahirete inananların görüş farklılıkları yüzünden şöyle diyebilirler. “Acaba Allah bizi bıraktı da, onlara mı ikramda bulundu.
Yüce Allah, insanların kimine türlü nimetler, kimine de sıkıntılar vermek suretiyle birbirlerine karşı nasıl tutum takınacakları hususunda onları sınamaktadır. İnsanların soy sop, makam ve mal gibi fani ve aldatıcı durumlara göre değer taşıdıklarını zanneden inkârcıların ileri gelenleri “Aramızda Allah’ın kendilerine lutufta bulunduğu kimseler de bunlar mı?” yani “Biz büyükler ve soylu önderler varken Allah’ın gerçeğe ulaştırdığı, hidayete kavuşturduğu kimseler bunlar olamaz!” şeklindeki alaylı ifadelerle onları küçümsemişler; sahip oldukları imkânlar kendileri için birer fitne olmuş; küstahça davranışlarıyla Allah’a karşı kötü bir imtihan vermişlerdir.
54. Çünkü O rahmeti kendisine ilke edinmiştir. Bu müjde insanoğlunun bir ömür boyu şükredeceği, sevineceği bir müjdedir. Bu müjde Allah’ın gazabı ile değil hep rahmetiyle muamele edeceğinin müjdesidir. Bu müjde insanlara da aynı şeyi telkin ediyor. Sizlerde rahmetle, merhametle, sevgi ile muamele yapın demesi müjdesidir.
Ayrıca burada, ilâhî rahmete mazhar olabilmek için yalnızca tövbe edip hakka ve hayra yönelmenin şart koşulduğu, dolayısıyla insanların makam, servet, cinsiyet veya milliyet gibi durumlarına bakılmayacağı, böylece İslâm’ın –kelimenin en doğru anlamıyla– adaletçi ve eşitlikçi bir din olduğuna işaret edildiği görülmektedir.
Yine bu ayette İslâm dininin en güzel ve köklü şiarlarından olan selâmlaşmanın önemine dikkat çekildiğini görüyoruz. Selam aynı zamanda barış, esenlik, selamet, huzur, mutluluk, sükûn demektir.
55. Ey elçimizden mucize isteyenler, ayet aynı zamanda mucize demektir. Biz size mucize değil mucizeler gönderdik. Bunlar Allah’ın ayetleridir. Karşınızda duran Kur’an mucizesini görmeyip de hangi mucizeleri bekliyorsunuz.
Kâfirlerin küfürlerini, pisliklerini öğrenmek için onların küfür kokan kitaplarını okumaya ihtiyacımız yoktur. Allah (c.c.) Ad kavminin, Semud kavminin, Firavun'un, Nemrud'un, Karun'un fikirlerini Kur'an-ı Keriminde bize bildirerek bugünkü kâfirlerin düşüncelerini de özetini bize açıkça bildirmektedir.
56. İşte peygamberin geliş gayelerinden en büyüğü, ya da peygamberin temel görevi budur. Sadece Allah’a ibadet ve başkalarından sakındırma. Sadece Allah’ı yardıma çağırma ve başkalarına dua etmeme. Tevhide teşvik etme ve şirkten uzaklaştırma. İşte peygamberin geliş gayesi budur. Sadece Allah’a kulluk ederim, Allah’ın dışında başkalarına itaat etmem. Sadece Allah’ı dinlerim ve başkalarının dediği yere gitmem.
Aslında Kur’an da, de ki, Kûl, formları ile gelen, başlayan ayetler tarih boyunca tüm vahye yönelik itirazlara, hakikate yönelik tavır alışlara yönelik bir cevap olduğu gibi, insanlığın son demine kadar vahyin taşıdığı ebedi hakikatlere yönelik tüm itirazlara kalıcı bir cevap teşkil ediyor. Onun için de Kûl ile başlayan bu ayetleri her insan yaşadığı çağın vahye yönelik itirazlarına bir cevap olarak çağlar üstü, zamanlar ve zeminler üstü bir cevap olarak algılamalı.
57. Bizi tehdit ettiğin azabı getir de görelim. Aslında onlar o azabın, tehdit edilen azabın, peygamberin elinde olduğunu sanıyorlardı. Onlar nübüvvet müessesesini de anlamadılar.
Onlar hem melek peygamber istiyorlardı, hem de peygamberden olağan üstü şey bekliyorlardı. Yani hayatları çelişki idi. Küfrün mantığı çelişki üzerine kuruludur. Küfrün mantığı karmaşıktır. Küfrün mantığı kendi kendisine tezatlar oluşturur. Onun için hem bir yanda olağan üstü yetileri olan melek bir peygamber isteyeceksiniz, öte yandan da insan olduğunu itiraf eden bir peygamberden insanüstü şeyler bekleyeceksiniz.
58. Burada Rabbimiz risalete ulûhiyeti ayırıveriyor. Rabbimiz kendisiyle peygamberini ayırıyor. Peygamber sizin gibi bir beşerdir, binaenaleyh peygamberi Allah makamında görmeye ve Allah’tan istemeniz gereken bir şeyi sakın peygamberden istemeye kalkışmayın diyor.
Sen onlara de ki: Sizin acele tarafından istediğiniz azap benim elimde değildir. Ben ilâh değilim, ben sizin gibi bir beşerim. Ben ancak bir elçiyim. Sizin istediğiniz azabı göndermeye benim gücüm yetmez, bu benim işim değil, onu ancak Allah gönderir. Eğer benim buna gücüm yetseydi o zaman benimle sizin aranızdaki işi hemen bitirirdim, sizin defterinizi dürerdim.
Evet, bir peygamber bile böyle derken adam diyor ki eğer bizim efendi elinin tersiyle bir iterse onların işi bitiverir. Onun gazabına uğrayanın, onun gözünden ve gönlünden düşenin parçası bile bulunmaz. Garip şeyler bunlar. İşte görüyoruz birilerini yok etmeye, birilerine azap göndermeye Allah’ın peygamberinin bile gücü yetmiyor.
59. Gayb; İnsan idrakini aşan hakikatler. İnsanı algılamaktan aciz olduğu, kavrama kapasitesinin ulaşamadığı hakikatler. Ki insan tüm varlıklarla birlikte sınırlı bir yaratıktır. Onun için insanın zihni de sınırlıdır. Ulaşabildiği yer sınırlıdır. Kavraya bildiği yer sınırlıdır. Kapasitesi sınırlıdır. Sınırlı kapasitesi ile gaybi hakikatleri, aşkın gerçekleri anlayamaz, kavrayamaz.
Eğer gören bir Allah’a, her şeyi gören, her şeyi bilen her şeyden haberdar olan bir Allah’a iman ediyorsa insan, o zaman hiç kimsenin, hiçbir insanın görmediği yerde dahi günah işlemekten, kötülük yapmaktan kaçınacaktır. Hatta kendi iç dünyasında dahi, ruhunda dahi kötü düşüncelerden uzaklaşacaktır. Bu Allah bilincidir. İşte bu takvanın ta kendisidir. Bu takvaya ulaşan bir mümin bir ömrü Allahlı geçirir ve Allahlı geçen bir ömür, hesabı verilebilecek bir ömürdür.
60. Kur’an düşünce sistematiğinde körün, sağırın, dilsizin, ölünün, dirinin, ölümün sağlığın karşılıkları bizim bildiğimiz fiziki karşılıkları dışında, manevi karşılıklardır.
Ayet-i kerimede geceleyin uyumamız “ölüm”, sabahleyin uyanmamız ise yeniden diriliş manasına gelen “ba‘s” ifadeleriyle anlatılmıştır. Zira uyku ölümün kardeşidir. Uyku esnasında insanın şuuru elinden çıkar. Ruh bedeni tam olarak terk etmese de ruhun en mühim fonksiyonu olan düşünme özelliği kişiden alınır. Buna bağlı olarak özellikle görme, işitme, tatma, koklama ve dokunma hisleriyle hareket ve konuşma gibi faaliyetleri ya tamamen durur veya oldukça yavaşlar. Bunlar ciddi manada ölümü hatırlatan durumlardır. Uyanma ise bahsedilen bedenî ve ruhî faaliyetlerin yeniden başlayıp normale dönmesini sağladığından bir nevi yeniden diriliş gibidir. Uyku insanın dinlenmesini, yorgunluk ve sıkıntılarını atmasını sağlayan; beden ve ruhta meydana gelen arızaları gideren büyük bir ilâhî lutuftur. Ancak uyumayı da uyanmayı da insan üzerinde icra eden şüphesiz Cenab-ı Hak’tır. İsterse uyutur uyandırmaz, dilerse hiç uyutmaz. İnsan, böyle yüce bir kudretin kabzasında olduğunu hiç olmazsa uyuması ve uyanması gerçeğini dikkate alarak hatırından çıkarmamalıdır.
Hatırlayın uyku, geçici bir bilinçsizlik halidir. İşte burada da Kur’an uykuya dikkat çekerek, siz de ömrünüz içerisinde, tıpkı uyuyan birinin dışında ne olup bittiğini görmediği gibi. İçinde bulunduğu konum hakkında bir bilince sahip olmadığı gibi, yarı ölü halinde olduğu gibi siz de ömrünüz içerisinde o geçici sapmalar arasında, günah işlemeniz sırasında, Allah’a karşı geçici olarak yabancılaşmalarınız sırasında böyle uykudaki bir insan gibi bilinçsiz olursunuz.
O halde ne gerekiyor? Uyanmak değil mi? Uyanmak. Etrafınızda ki felaketi görmeniz için, algılamanız için uyanmanız gerekiyor. Yoksa çok geç olabilir. Bu ayette bir önceki ayet gibi insanda eylemlerinin sorumluluğunun üstlenilmesi için bir şuur uyandırmaya çalışıyor. Yani insanı sarsıyor. Diyor ki; Amellerinin sorumluluğunu üstlenmelisin. Mutlaka bir gün onlardan hesaba çekileceksin. Onun için uykuda gibi hissedip de, ben uyuyor muşum, haberim yokmuş, ben ne bileyim, sorumluluğu bana ait değildir deme sakın. Çünkü seni, işte peygamberler, işte kitaplar, işte vahiyler aracılığı ile uyandırdık ki uykudaki birinin yaptığı hataya benzemez.
“Sizi öldüren, sizi dirilten O’dur” şeklindeki vurgulu ifadeler, yüce Allah’ın hem kudretini hem de lütfunu göstermektedir. Zira bu ifadeler “O istemeseydi siz uyuyamazdınız; uyuduğunuz takdirde de uyanamazdınız” anlamını taşıyor. Ayetteki “ceraha” fiili genellikle “işleme, yapma” manasında kullanılmakla birlikte, kök anlamı (delme, yırtma, yaralama) itibariyle öncelikle kötülük işlemeyi ifade eder ve Allah’ın belirtilen lutfuna karşı kulun nankörlüğüne işaret eder. Yine de Allah her insanı “belirlenmiş ecel”ine kadar yaşatmak suretiyle rahmetini tecelli ettirir. Ancak eninde sonunda herkes O’na dönecek ve O, bütün insanlara neler yaptıklarını haber verecektir.
61. Yani içinizden birine ölüm gelip de elçilerimiz onun canını alıncaya dek, size kol kanat geren koruyucular gönderir diyor Allah. Yani bununla eğer ona isyan eden bir ömür yaşamışsanız bile, bunu yine O’na, bu ömrü yine O’na borçlusunuz. O’na isyan eden dilinizi dahi O’na borçlusunuz. O’na ihanet eden yüreğinizi, gözünüzü, gönlünüzü, dilinizi dudağınızı, gözünüzü kulağınızı O’na borçlusunuz. O halde O’ndan aldıklarınızı O’na karşı kullanamazsınız diyor.
Ayette geçen elçilerden maksat, müfessirlerin çoğunluğuna göre, Azrail ismiyle bilinen “ölüm meleği” ile onun yardımcıları olan başka meleklerdir. Bu melekler insanların amellerini kaydetmekte veya ömrü bitenlerin ruhunu kabzetmekte asla kusur etmezler
62. Yaratılan her insanın sınırlı bir ömrü vardır ve mutlaka ölümü tadacaktır. Ona ölüm geldiği zaman, koruyucu melekler ondan elini çeker, Azrail ve emrindeki melekler gelir ve ölecek kişinin canını alırlar. Ne koruyucu, ne amelleri kaydedici ne de can alıcı melekler zerre kadar bir ihmal göstermez, vazifelerini tam yapar ve Allah’ın emrini geciktirmeden ifa ederler.
Aldıkları canları Mevlâları yani gerçek sahip ve efendileri olan Allah’ın huzuruna getirirler. Bu noktada insanların dünyada Mevlâ diye tanıdıkları, taptıkları, yalvardıkları şeylerin gerçek Mevlâ olmadıkları ortaya çıkar. Şimdi sahte Mevlâların, putların hepsi yok olmuş ve gerçek Mevlâ’nın huzurunda durmuşlardır. Allah, onlar hakkında en doğru hükmü verecek ve amellerine göre hesaplarını en süratli bir şekilde görecektir.
Dikkat edin hüküm O’nundur, hâkimiyet sadece O’na aittir, hükmü O verecek ve hesaba çekecek olan O’dur ve O hesabı en seri olandır. Evet hâkimiyet elinde olan O’dur ve tüm insanları hesaba çekecek olan O’dur. Öyleyse ey Allah’ın kulları! Madem ki yarın yaşadığınız hayatın hesabını ona vereceksiniz, sizi yaratan, sizi yeryüzünde yaşatan, sizin şu anda istifade ettiğiniz tüm nimetleri size bahşeden, sonra dilediği bir zaman diliminde sizi öldürecek olan gerçek veliniz dururken O’nu bırakıp da nasıl kendinize yeni yeni veliler bulmaya ve onların kanunlarını uygulamaya kalkışıyorsunuz? Buna nerden cesaret buluyorsunuz? Sizi hesaba çekmeyecek olan, sizin hayatınızda en ufak bir hakları bulunmayan ve tıpkı sizler gibi Allah’ın yasalarına teslim olmak zorunda olan bu yapay tanrıların programlarını uygulamaya sizi iten sebep nedir ki sonunda sizler gerçek velinizin ceza ya da mükafatına döndürüleceksiniz. Bundan hiç kimse kurtulamayacaktır.
63. İster inansın ister inanmasın herkes büyük bir tehlikeyle karşılaştığı zaman fıtratının sesine kulak vererek kâinatın sahibi Allah’a sığınır, O’na yalvarır. Müşrikler de böyleydi; tehlikeli durumlarda Allah’a yalvarıp yakarıyor, tehlike geçince tekrar şirk hallerine dönüyorlardı. Allah’tan başka varlıklarda ilâhî güç tasavvur ediyorlardı. Cenab-ı Hak onlara ve bu vasıfta olan bütün insanlara buyuruyor ki: “Sizi karanın ve denizin her türlü tehlike, bela ve musibetlerinden kurtaran yalnızca Allah’tır. Bunun farkındasınız. Darda kaldığınız zaman da sadece O’na yalvarıyorsunuz. O halde tehlike anlarında açık ve gizli, korkarak ve boyun bükerek yalnız Allah’a yalvarırken, Allah sizi o tehlikelerden kurtardıktan sonra ne diye önceki mü’min ve muvahhid halinizi devam ettirmiyor ve Allah’a ortaklar koşuyorsunuz? Putların önünde eğiliyor, onlara dua ediyorsunuz? Sizi bu sıkıntılardan o putlar mı kurtardı? Yine böyle sıkıntılar olunca o putlar mı sizi kurtaracak? Hayır, böyle durumlarda yine Allah’a yalvaracaksınız ve dilerse yine sizi O kurtaracaktır. O halde şirki terk edin ve Allah’a gerçek manada kul olun.”
Bu soru açık ve net bir soru. O’na yakarıyorsunuz, başınıza bir sıkıntı geldiğinde O’na yakarıyorsunuz. Bu doğal bir harekettir. Aslında bu insanın doğasına, fıtratına, şuursuz, iradesiz bir biçimde dönüşüdür. Çare bittiğinde, çare tükendiğinde, yapacak hiçbir şey olmadığında ani bir bela ile karşı karşıya kaldığınızda otomatik olarak çalacağınız kapı O’nun kapısıdır. Bu bilinçli bir biçimde yapılmaz. Bu aslında insanın doğasına dönüşüdür. İnsan delirebilir, fakat acıktığı zaman deliler de yerler. Yiyecek ararlar. Bunun için akıllı olmaları gerekmiyor. İnsan deli olabilir ama insanın kendi varlığı hakkındaki bilgisi doğuştandır. Sonradan kazanılmış bilgi değildir. Allah’ın yüklediği, doğuştan yüklediği bir bilgidir. Onun için hiçbir deli intihar etmez. Akıllılar intihar eder. Onun için deliler taş yemezler, onun için deliler ateşe atlamazlar. Çünkü kendi varlıkları hakkındaki bilgileri, doğuştan bilgilerdir.
64. Yani, Allah’tan başkasına yalvarsaydınız zaten bu yalvarışınız işe yaramazdı ki, “boşa giderdi. Onun için Allah’a yalvarmakla doğru adrese yöneldiniz. Sümme entüm tüşrikûn; Fakat sonunda Allah sizin yakarınızı işitip sizi o sıkıntıdan kurtardığında ne yapıyorsunuz? Hala şirk koşmayı, Allah’tan başkasına ilahlık vasıfları, ilahlık nitelikleri yakıştırmayı sürdürüyorsunuz. İşte bu suçu tekrar ediyorsunuz. Aslında yitirdiğiniz Allah değil, yitirdiğiniz kendiniz, biziz yani. Biz kendimizi kaybediyoruz. Onun için Allah’ın sarsması, uyandırması, kendisine gelecek bir zararı önlemek için değil haşa, kesinlikle insana yani bize gelecek zararı önlemek için.
65. İnsanları bir belâdan kurtaran Allah, başka bir veya birçok belâya uğratmaya; onlara “üstlerinden veya ayaklarının altından” yani gökten ve yerden türlü felâketler göndermeye; hatta onların ihtiraslarını birbiriyle çatıştırarak, değişik mezhep, fırka gibi gruplara ayırarak birbirleriyle çarpışmalarını, savaşmalarını sağlamaya da kadirdir.
Geçmişte insanoğlu beklemediği, ummadığı birçok semavî ve dünyevî felâketlerle karşılaşmış, şimdi de karşılaşmaktadır. İnsanoğlu, Allah’ın koyduğu kanunlardan sapmanın bedeli olarak, tabii afetler denilenlerin yanında, bizzat kendi eliyle ortaya çıkardığı umulmadık belâlara da duçar olmaktadır. Nükleer felâketler, çevre kirlenmesi, tabiat düzeninin bozulması; ihtiraslardan veya ideoloji ayrılıklarından, din ve mezhep ayrılıklarından, ırkçılıktan ve bölgesel çıkar hesaplarından kaynaklanan ve kısa sürelerde yüz binlerce insanın ölümüne ve yaralanmasına, sakat düşmesine, aç ve açık kalmasına, ülkelerin harap olmasına yol açan savaşlar bu belâlardan bazılarıdır.
Ayetin, bölünüp parçalanmayı bir felâket olarak gösteren kısmı özellikle manidardır. Gerçekten, Allah’ı tanıyıp O’nun buyruk ve kanunları uyarınca hayatlarını düzenlemekten uzaklaşan toplumlar genellikle ortak inanç ve fikirlerden, istek ve ideallerden uzaklaşmakta, sonuçta bu farklı fikir ve isteklerin çatışması insanları fiilî çatışmalara, fitne ve fesada, nihayet savaşlara kadar götürmektedir ki, ayet-i kerimede bu durum, insanların Allah’tan yüz çevirmelerinin, O’nu unutarak fâni şeyleri birer tanrı gibi kabul edip onların peşine takılmalarının, nihayet onları Allah’a eş ve ortak tutmalarının bir sonucu olarak gösterilmiştir.
Öyle görülüyor ki, insanoğlu malın mülkün, şan ve şöhretin, ihtiras ve şehvetin ve nihayet hak yoldan saptıran sahte önderlerin esiri olmaktan, onlara tapmaktan kurtularak yalnız Allah’ı rab bilip sadece O’ndan yardım dilemediği, O’nun buyruklarını kesin kanunlar olarak tanıyıp bunları hayata hâkim kılmadığı sürece ayetlerde işaret edilen bu tehlikelere de müstahak olacak, bilinen ve bilinmeyen birçok felâkete, ayetteki deyimiyle azaba maruz kalacak ve Allah’tan başka hiçbir güç, hiçbir zekâ, hatta Allah’ın kitabında yer alan “hikmet”ten nasipsiz olan bilim ve teknoloji de bu felâketleri önleyemeyecek; aksine hikmetten mahrum kaldığı sürece bilim ve teknoloji yeni felâketlere yol açacaktır. Bu bakımdan yukarıdaki ayetler bütün insanlara, insanlığın selâmeti için mutlaka dikkate alınması gereken bir uyarıdır. Dolayısıyla ayetin sonunda “anlasınlar diye...” buyurulmuştur.
Diğer bir görüşe göre ise, üstünüzden; büyüklerinizden ve reislerinizden, atalarınızdan; ayaklarınızın altından da, sefillerinizden ve kölelerinizden, çoluk çocuğunuzdan demektir.
66. Ben sizi korumakla yükümlü değilim. Eğer siz kendinizi korumuyorsanız, bütün bu uyarılara rağmen eğer siz Allah’a karşı tedbirinizi almıyorsanız, daha doğrusu Allah’ın yanında yer alarak, Allah’a sığınarak, gazabından rızasına. Kahrından, lûtfuna, celalinden, cemaline ve O’ndan yine O’na sığınarak tedbirinizi almıyorsanız, uyanmak istemiyorsanız, dirilmek istemiyorsanız, sizin için yapacak bir şey yok ve size gelecek şeyler için sorumluluk almıyorum de, diyor.
“Vekil” kelimesi Kur’an dilinde “koruyan, kollayan, savunan, esirgemeye çalışan” gibi anlamlara gelir. Hz. Peygamber’in inkârcılara karşı aslî görevi davet, tebliğ ve uyarıdır; onların kalplerindeki batıl inançları zorla değiştirmek onun elinde değildir; dolayısıyla onlar adına bir kefalet yükümlülüğü de yoktur.
67. Zaman içerisinde siz bu gerçeği acı biçimde öğreneceksiniz. Kur’an’ın; toplumların ve uygarlıkların çöküşüne ilişkin yasaların belli bir süreçte gerçekleşeceğini söylemesidir işte bu.
68. Aslında sevgili dostlar, bu müthiş uyarılar kişinin imanına saygısını hatırlatıyor. Yani inancınıza önce siz saygı gösterin diyor. Karşınızdakinden, inancınıza katılmayanlardan, inancınızdan olmayanlardan saygı beklemeden önce, siz kendi inancınıza saygı gösterin. Burada ahlaki bir protesto biçimi teklif ediliyor müminlere. Yani protesto, Kur’an a girmiş oluyor böylece. İnanca hakareti şiddete başvurmadan protesto etmek. Görüyorsunuz. Neden? Çünkü kendi inancınıza ancak o zaman saygılı olmuş olursunuz. Kendi inancınızı ancak o zaman ciddiye almış olursunuz. Unutmayın inancını ciddiye almayan, kendisini ciddiye almamış olur. Kendi inancına saygı göstermeyen, kendisine saygı göstermemiş olur.
Bu ayet bize, Allah’ın ayetlerine dil uzatmadıkları, İslâmî değerlere karşı saygısızca sözler sarf etmedikleri sürece, yanlış inanç ve görüşteki insanlarla bir arada oturulup konuşulabileceğini göstermektedir. Kanaatimizce “Allah’ın ayetleri hakkında ileri-geri konuşmaya dalma”, onlarla eğlenme ya da onları reddetme, bu birlikteliği ortadan kaldıran en temel sebepse de, bu bir örnek olup, düşmanlık duygularına dayalı daha başka kötü ve yanlış söz veya davranışta bulunan kimseleri de terk etmek gerekir. Nitekim gıybet eden kimselerin meclislerini terk etmeyi emreden hadisler de vardır. Esasen “Hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile oturma” ifadesindeki “zalimler” nitelemesi de bunu gösteriyor. Çünkü “zulüm”, başta inkârcılık olmak üzere her türlü haksızlık ve adaletsizliği, kasıtlı kötülükleri kapsamaktadır.
69. Eğer orada otursanız dahi, eğer sorumluluk bilincini kuşanmışsanız, eğer ne yapacağınızı biliyorsanız, eğer inancınız konusunda eminseniz, onların sizin yanınızda böyle bir üslupla konuşmaları sizi sorumluluk altına sokmaz. Bunu da açıkça söylüyor Kur’an. Ama niçin buna rağmen onlardan yüz çevirin, orayı geçici de olsa terk edin teklifini getiriyor? Çünkü kendinize saygınızı kaybetmezsiniz diyor. Aynı zamanda karşıdaki insana, o terbiye sınırlarını aşan insana, terbiyenin, inançlara karşı saygı ve terbiyenin nasıl olması gerektiğini de öğretmiş olursunuz.
Yani orayı terk etmeniz, ona bir hatırlatmadır. Yani çizmeyi aşıyorsun, inançlara saygısızlık ediyorsun, insanları incitiyorsun. Seninki konuşmak, tartışmak, eleştirmek falan değil, seninki düpedüz terbiyesizlik demeye getirecek bir hatırlatmadır işte bu. Sorumluluğun bireyselliği hatırlatılıyor bu ayette. Öncelikle bireyselliği. Görevini yap gerisini merak etme deniliyor yani.
Takva sahibi müminler yani Allah’a ve O’nun kanunlarına saygı duyup bunları ihlâl etmekten sakınan Müslümanlar, şayet Allah’ın ayetlerine dil uzatan zalimlerin yanında bulunmak zorunda kalırlarsa, belki sakınırlar ve vazgeçerler diye onları uyarmalıdırlar. Bu durumda kendileri de sorumluluktan kurtulurlar.
70. İnkarcı sadece kendisine etmiş olur. Çünkü kabul edip etmemek ona kalmış bir şeydir. Ama hakaret eden kendisine etmemiş olur, hakaret etmiş olan o inanca mensup olanlara hakaret etmiş olur. Onun için bu ikisi arasında ciddi bir fark var. Ve diyor ki Kur’an, dünya hayatına dalarak eğlenceyi ve geçici zevklerini din haline getiren kimseleri kendi başına bırak. Kendi haline bırak. elleziynettehazu diynehüm le’ıben ve lehven ibaresi, iki anlama gelir dil açısından. Cümlenin yapısı açısından iki anlama birden gelir bu ibare.
1 – Dinlerini oyun ve eğlence edinenler,
2 – Oyun ve eğlenceyi, geçici zevklerini Din edinenler.
Ben ikinci anlamın bugünün insanlığına çok daha fazla şey söylediğini düşünüyorum. Oyun ve eğlenceyi Din haline getirenler. Bakınız etrafınıza, böylelerini göreceksiniz. Böylelerini hayatından tanıyacaksınız. Onların sahte bir dininin olduğunu göreceksiniz. Allah’ın ayetlerine kulak vermeyen, dinlerini ciddiye almayan, mensup oldukları inanç sistemi ile araları iyi olmayan etrafınızda ki laubali insanlara bakınız. Aslında onlar kendilerine sahte bir din bulmuşlar. Onu göreceksiniz.
Aynen putperest toplumlarda olduğu gibi. Oyunu, eğlenceyi, zevklerini din haline getirme. Akşama dek onunla oyalanıyor. Tek heyecanı var, Tuttuğu takımın galip gelmesi. Başka hiçbir davası yok, hiçbir ciddi bağı yok hayata. Allah ile hiçbir ciddi ilişkisi yok.
Eylemlerine karşılık kendileri rehin alınacaklar. Onun için Hz. Peygamber; Kızım Fatıma, Allah’ın elinden nefsini satın al, babam peygamber diye güvenme. Vallahi senin içinde bir şey yapamam. Demiştir.
Allah’ın elinden insanın nefsini satın alması, işte bunun tam tersidir. Rehin tutulması. Kendi eylemlerine karşılık insanın rehin tutulması. Daha doğrusu kendi günahının insanı mahkum etmesi. Kendi suçları tarafından insanın mahkum edilmesi budur.
71. De ki... Surede tekrarlanan vurgusu güçlü bir kelimedir. Bu işin bütünüyle Allah'a ait olduğu, peygamberin sadece bir uyarıcı ve bir tebliğci olduğu anlamını belirginleştiriyor. Ayrıca bu işin üstünlüğüne, yüceliğine ve dehşet verici oluşuna, peygamberinse, sadece bu görevi yerine getirmek üzere Rabbi tarafından seçilmiş biri olduğuna işaret etmektedir.
Burada tabii bir temsil yapılıyor, bir mesel. Nedir? Ya ilahi mesaja uyacaksınız, peygamberlerin ardı sıra, ya da uymuyorsanız şeytanın ardına takılmışlardan olacaksınız. Yani şunu deme lüksünüz yok; Ben ikisine de uymuyorum demek gibi bir seçeneğiniz yok. Eğer Allah’ın çağrısına uymamışsanız hiç kuşkunuz olmasın ki, bir insan Allah’ın davetine katılmamışsa, mutlaka şeytanın davetindedir. Onun için özel katılım belgesi imzalamasına da gerek yoktur. Allah’ın çağrısını reddetmiş olması yeterlidir. Çünkü Allah’ın çağrısına icabet etmeyen, katılmayan, peygamberin ardı sıra düşmeyen insanlar, mutlaka hevalarının, heveslerinin, bencilce duygularının, içgüdülerinin ayartıcı öz benliklerinin peşine düşmüşlerdir. Zaten bu da şeytanın peşine düşmek demektir.
İslam esas duruştur sevgili dostlar. Burada diyor ya; şüphesiz Allah’ın rehberliği, yegane rehberliktir. İşte bu açıdan İslam esas duruşa davettir. İnsanın Allah karşısında ki esas duruşunu ifade eder. Teslimiyet budur.
72. İslam, İnsanın Allah karşısında ki esas duruşudur. Salat, nedir? Yani daha özel de namaz. Namaz insanın Allah karşısındaki esas duruşunun harekete dönüşmüş sembolik bir ifadesidir. Ve namaz esas duruşun yalnızca bir boyutudur. Bu esas duruş bir ömrü kapsar.
Ve namazın içinde ki hareketler yer yüzeyine dik duran, yer yüzeyine eğik duran, yer yüzeyine kapanan, tüm mahlûkatın bu 3 biçimden dışarıda olamayacağı gerçeği, tüm varlıklar ya yere paralel, ya yerde, ya yere dik, yani 3 boyutta duran tüm varlıkları ey insan sen temsil ediyorsun. Sen varlığın Allah’a olan zikrinin tamamını yapabilirsin. Sen bu evrensel koroda, Allah’ın mahlûkat piramidinin zirvesini oluşturuyorsun. O halde sen tıpkı namazda sembolik bir ifade ile dile getirdiğin esas duruşu bir hayata dönüştür. Allah’a karşı teslimiyete dönüştür. Bu denilmek isteniyor.
73. Yani bizim hayatımız, gördüğümüz bu varlıklar, bu eşya, bu dünya hayatı bir yalan değil. Kendi gerçekliği var.
Bu demektir ki artık siz iradelerinizi de kullanamaz olacaksınız. Burada kısmi bir otoriteniz var. Mukayyet bir otoriteniz. O mukayyet gerçeklikten gücünü alan sınırlı bir otoriteniz var, bu sınırlı otoriteyi kullanamayacağınız bir gün gelecek, orada artık tüm otorite Allah’a ait olacak.
74. Azer, Hz. İbrahim’in babasıdır. Tarihi kaynaklarda onun isminin “Tarah” olduğu geçer. Muhtemelen iki ismi vardır ve Kur’an bunlardan “Azer” ismini seçmiştir. Azer, putperesttir. İbrahim (a.s.) defalarca ondan putlara ibadeti terk edip doğru yola gelmesini istemiş, hatta hidayeti için Allah’a yalvarmış, fakat bir netice alamamıştır. Bu ayette de yine İbrahim (a.s.) babasına seslenerek, bir takım putları tanrı edinmesinin akıl sahibi bir insan için kabul edilecek bir durum olmadığını, bunun apaçık bir sapıklık olduğunu beyan etmektedir. Çünkü ruh ve akıl sahibi bir insanın gerek insan heykeli olsun, gerek yıldız ve melek heykeli farz edilsin, cansız putlar karşısında alçalması, eğilmesi ve onlara tapınması açık bir sapıklıktır. İbrahim (a.s.) bu hakikati hem babası hem de onun peşinden giden tebaasına açık ve net bir şekilde söylemekten çekinmemiştir.
O halde diyor Kur’an İbrahim’in kendi toplumu içinde misyonu ne ise, Muhammed’in sizin içinizdeki misyonu da odur. Siz aslında Hz. Muhammed’e karşı gelmekle, onun mesajına sırt dönmekle, İbrahim’e karşı geliyorsunuz. Çünkü Muhammed, İbrahim’in bir devamıdır. Muhammed İbrahim’in hem neseben, hem de itikaden bir devamıdır. Torunudur. Bu anlamda siz Muhammed’in mesajını reddetmekle atanız İbrahim’e ihanet etmiş oluyorsunuz. Bu ne yaman çelişkidir ey Mekkeliler demek istiyor.
75. Melekût; mülk, tam olarak malik olmak, sahip olmak, Allah’ın göklerde ve yerde olan Rububiyet ve ulûhiyet tecellileri, hükümranlık ve yönetimi” gibi manalara gelmektedir.
Nasıl olmuş, yani İbrahim’in; yerin ve göğün, göklerin ve yerin hükümranlığı hakkında bakış açısı kazandırılması nasıl olmuş işte o detaylandırılıyor.
76. Batıp gidenler, yok olup gidenler kesinlikle Rab olamazlar. Batanlar, kendi kendilerine duramayanlar bir batırana mahkumdurlar o halde böyle batıp gidenler kesinlikle Rab olamazlar. Batanları sevmeyen elbette ayı da sevmez, güneşi de sevmez. Çünkü onlar da batmaktadır. Ve çocukluğundan beri Hz. İbrahim onların doğup battıklarını görmekte ve bilmektedir.
Bunu, Hz. İbrahim eğer böyle deseydi şirk koşmuş olurdu demek için bir sebep olarak görmek, çok yamuk bir bakış açısı olsa gerek. Çünkü bu bir hakikat arayışı. Hakikat arayışında son varılan nokta esastır. Bu arayışın duraklarıdır bu. Onun için bu bir süreçtir. Bu süreç içerisinde, İbrahim’in hakikat arayışında bu basamakları geçerek sonunda Allah’a ulaşması esas olandır. Onun için daha alt basamaklarda ki bu örneklere bakarak Hz. İbrahim’in bunu söylemekle şirk ifadesi kullandığını zannetmek gerçekten yanlış bir bakış açısı olur. Onun için bu ibarelere farklı anlamlar yüklemek için ille de bilim sınırlarını zorlamamız gerekmiyor.
77. Biraz önceki açıklamama ilaveten bu son cümle; Doğrusu Rabbim beni hidayete ulaştırmamış olsaydı, ben de sapıtanlardan olurdum ibaresinden yola çıkarak belki Hz. İbrahim’in arkasına takılan gruba, Allah’ın mutlak ilah olduğunu, Rab olduğunu anlatabilmek için tek başına oynadığı bir mizansendi akla gelebilir bu. Yani Hz. İbrahim onları tek Allah’a ulaştırmak, tevhidi onlara uygulamalı olarak anlatma biçimi idi diye düşünebiliriz.
78. “Ey kavmim! Ben sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım” şeklindeki ifadeden, İbrahim’in bu gözlemi tek başına yapmadığı, yanında kavminden bir grup insanın da bulunduğu sonucunu çıkarmıştır (VII, 319). Ayrıca aynı ifadeden, başka birçok insan topluluğu gibi bu kavmin de aslında Allah’ın varlığına inandıkları, fakat gök cisimlerini ve bunları sembolize eden putları O’na ortak koşmak suretiyle tevhid inancından saptıkları anlaşılmaktadır. Esasen Kur’an’ın temel tavrı, tanrı tanımazlardan ziyade şirkle mücadeledir. Bu da Kur’an’ın insanlarda uluhiyet fikrinin fıtrî olduğu, ancak bunun birçok şirk çeşidiyle, çok tanrıcılık inancıyla bozulduğu şeklindeki yaklaşımından kaynaklanmaktadır.
79. Bu, gökleri ve yeri yaratana yöneliştir. Şirke sapmayan tevhidi bir yöneliştir. Bu, kesin bir söz, pürüzsüz bir inanç ve son yöneliştir. Bundan sonra, vicdanda yer alan gerçeğe uygun düşen bu gerçeğin akılda iyice belirginleşmesinden sonra, kararsızlığa, tereddüde yer yoktur.
Resulallah bu ayeti Sübhanekenin yerine ömrünün belli bir döneminde namazların girişinde okumuştu. Yani bu ayet aynı zamanda bizim andımız olabilecek ayetlerden biridir.
80. 81. Yani siz, Allah’tan bir deliliniz olmadığı halde Allah’a ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da ben Allah’a ortak koşmadığım halde sizin koştuğunuz ortaklardan mı korkacağım. İman, “En” dir sevgili dostlar. Özgürlük ve güvenliğin garantisidir. Onun için iman eden ebedi güvenlik garantisini almış olur.
82. Bi zulmin ifadesini, Resulallah; – o şirktir..! Buyurmuş. Yani şirk Kur’an da imana zulüm bulaştırmak olarak görülüyor. Çünkü hatırlayın şirk, imansızlık, mutlak Allah’ı inkâr değildir. Allah ile beraber Allah’tan başkasına Allah’ın sıfatlarından birini yakıştırmaktır. Yani Hakk batıl şirketi kurmaktır.
83. Hz. İbrahim’in tevhide doğru yol alışı, toplumuna karşı kullanması için İbrahim’e verdiğimiz ispat yöntemimizdi. Yani Hz. İbrahim’in yıldızlardan, aydan ve güneşten yola çıkarak Allah’ın aşkın varlığına ulaşması, Allah’ın ispat yöntemi olarak ifade ediliyor ayette. Huccetüna bizim ispat yöntemimiz, bizim delil gösterme yöntemimiz deniliyor.
Tevhid araçları bildiğiniz gibi akıldır, idraktir, muhakemedir. Bütün bunlar insana Allah’ın varlığını, birliğini hissettiren, O’na ulaştıran birer araçtırlar.
Yani Hz. İbrahim için yazılan bu ilahi senaryo, bir hikmete mebnidir. İnsana, hakikate nasıl ulaşacağı, doğaya nasıl bakacağı, eşyayı nasıl okuyacağı, nasıl tefsir edeceği bu şekilde öğretilmektedir. İşte bu da Allah’ın hikmetidir. Ve Alimdir O. Her şeyi bilendir.
Elbette bir insanın; eşyayı hakikate ulaşmak için basamak olarak mı kullandığını, bu benim rabbimdir derken aya, bunu Allah’tan başkasına ilahlık yakıştırmak için mi söylediğini, yoksa hakikate ulaşmak için onu bir basamak olarak mı kullandığını çok iyi bilir.
84. Hem de bir insanın sahip olabileceği en büyük nimet. Salih bir soy.
Bu noktada Hz. Nuh’un anılıyor olması insanlık tarihindeki peygamberler silsilesinin aslında birbirini devamı, birbirinin tasdikçisi olduğunu ifade içindir.
Senin neslinden dahi gelse, atası İbrahim gibi bir peygamber de olsa Allah’a ihanet eden, öz benliğine ihanet eden, vicdanını zulümle, şirkle, küfürle karartanlar bu sözümün, bu vaadimin dışındadır. Buyurmuştu. İşte İbrahim’in duası böyle gerçekleşti. Onun içindir ki Peygamber efendimiz; Ben atam İbrahim’in duasıyım der.
Peygamberlik bir ödül ise, demek ki peygamberler bu muhteşem ödülü hak eden insanlar. Neyle hak ediyorlar? Muhsinin; olmakla. İyi doğru ve güzel olmakla, dürüst olmakla. Yani kendi kendilerini gerçekleştirip, Allah’ın kendilerinin özüne koyduğu aklı, basireti, fıtratı iyi kullanmakla peygamberliği bir ödül olarak hak ediyorlar.
85. 86. Hz. Lut Hz. İbrahim’in bel neslinden bel zürriyetinden olmasa da, yol neslinden, yol zürriyetindendi ve yol neslinden olmak, bel neslinden olmaktan çok daha önemlidir.
87. 88. Ya rabbi, rehberliğin olmazsa insana sapmaktan başka ne kalır. Demek gerekiyor.
Hudallah: Allah’ın rehberliği. Vahiydir o, vahiy Allah’ın insan için çizdiği yok haritasıdır. Vahiy gibi bir haritayı eline almadan uçsuz bucaksız hayat okyanusunda yola açılanlar, sefere çıkanlar, bir dalganın altında kalmaya mahkum olurlar, telef olup giderler.
Şirk koşmadılar demiyor. Şirk koşmuş olsalardı diyor. Yapmış oldukları her şey kesinlikle boşa giderdi diyor. Onlara bir ayrıcalık tanımaksızın tüm insanlık için çizdiği yol haritasının, peygamberler için özellikle geçerli olduğunu söylüyor bu ayet.
89. Üç şey verilmiş. 1 – Vahiy verilmiş. Kitap, yani ilahi uyarı gelmiş.
2 – Hüküm verilmiş. Yani muhakeme yeteneği. Akıl insana bahşedilir ama aklı doğru kullanma yeteneği olmazsa insan aklı ile sapıtır. Yani aklı bir sapma aracı olarak kullanabilir.
3 – Nübüvvet. Ben bunu temsil yeteneği olarak alıyorum. Temsil yeteneği, yani ilahi kelamı temsil yeteneği. İnsanlara ilahi kelamın temsil ettiği bir insan olarak çıkmak.
Vahiy, muhakeme, temsil. İşte peygamberleri peygamber yapan 3 temel unsur.
Bu ayet aynı zamanda bir muştu, yani hemen hicretin öncesinde gelecekten haber veren bir mucizedir. Müminlere de bir müjdedir. Artık gün dönüyor, artık yokuş aşılıyor, İnne me’al’usri yüsra; (İnşirah/6) ‘usr zorluk, yüsra kolaylığa dönüyor müjdesidir.
90. Hakikat ne yenidir, ne eskidir. “Eskimez”dir ve burada peygamberlerin hep birbirlerini doğrulayarak gelmiş olmaları, hakikatin moda olmadığını, moda olmadığı için de modasının geçmediğini her zaman, her çağ, her zeminde geçerli olduğunu en güzel ifade ediyor. Ve Resulallah’a; fe Bi hüdahumuktedih sen de onların yoluna uy deniliyor.
91. Allah’ı hakkıyla takdir etmek gerçekten çok zor bir şey olsa gerek. Rabbimizin hakkını takdir edebilmek için, Allah’ı görür gibi bir ömür, görür gibi bir iman, görür gibi bir feraset ve basiret sahibi olmak. Görür gibi bir imana sahip olan insan, işte o zaman Allah’ı hakkıyla takdir edecektir.
Bu ayetler Mekki olmasına rağmen, muhatap Yahudiler gibi gözüküyor. Fakat şunu unutmamak lazım, müşriklerin akıl hocalığını Yahudiler yapıyorlardı. Yahudilere müşrikler gidiyorlar, onlardan aldıkları şeyleri Resulallah’a getirip soru biçiminde soruyorlar ve Resulallah’tan aldıkları cevabı da onlara gidip ne diyelim diye akıl alıyorlardı. Onun için Kur’an bazen aracıları aradan çıkararak doğrudan akıl hocalarına hitap ediyor Mekki ayetlerde.
Tevrat’ı bir bilmeceye dönüştürdüler. Onu bir şifre kitabına dönüştürüp rakam değerli harf sistemi ile yani ebcet sistemi ile cifir sistemi ile Tevrat’ı bozdurup bozdurup kullanmaya kalktılar. Ayetleri hayatlarına aktaracakları yerde, ayetleri bir bilmece gibi çözerek halkı soymaya kalktılar ilim adamları.
İşte Kur’an onların bu ilahi vahye yaptıkları tarihi ihaneti dile getirerek aynı zamanda bu ümmetin de Kur’an a böyle yapmaması için bir uyarı gönderiyor.
92. Sözü Kur’an a getirmek için, sözü Tevrat’tan ve Yahudileşen İsrail oğullarından açtı. Bu da kentlerin anasında ve onun çevresinde bulunanları uyarman için indirdiğimiz bereket kaynağı, kendisine kadar gelen hakikatleri doğrulayan ilahi bir kelamdır.
Kur’an-ı Kerim’in mübarek diye nitelendirilmesi, ona inanıp gereğince yaşayanların dünya ve âhiret hayatları için feyiz, bereket, mutluluk ve huzur kaynağı olmasından dolayıdır.
MUSADDİKUN: Kur’an’ın kendisinden önceki kitapları tasdik etmesi iki noktada toplanır: Öncelikle bazı eski kitaplarda yer alan Hz. Muhammed’in risaletine ilişkin müjde, Kur’an’ın inzali ile fiilen gerçekleşmiş; bu suretle Kur’an eski kitaplardaki müjdeyi tasdik etmiş, yani doğruluğunu kanıtlamıştır. İkinci olarak Kur’an başta Allah’ın birliği, nübüvvet ve âhiret gibi itikadîi konular olmak üzere birçok esasta ve hükümde eski kitaplarla tam bir uyum içinde olmuştur. Bu da Kur’an’ın onlar hakkındaki bir tasdikidir. Kur’an’ın, geçmiş dinlerdeki bazı amelî hükümleri değiştirmesi veya kaldırması ve onlarda bulunmayan yeni hükümler getirmesi tamamen değişen ve gelişen şartlarla ilgili olup o dinlerin kutsal kitaplarını tasdik edici özelliğini bozmaz.
Ümmül Kura geçiyor ayette. Mekke Ümmül Kura dır bu ayetin ilk muhatapları için. Dini, tarihi ve ticari bir merkezdir çünkü. Yerleşim merkezlerinin anası demektir. Ana kent demektir. Tam anlamıyla ana kent. Uygarlık merkezleri, megapoller, metropoller de ümmül kura’dır.
velleziyne yu’minune Bil ahireti yu’minune Bihi. Ahirete inanan kimseler buna da inanırlar. Yani bu vahye de inanırlar. Eğer öldükten sonra hesap vereceğinize inanıyorsanız, bu kitaba da inanın ki hesabınızı verebilesiniz.
“Salatihim” Lafzen namaz anlamına gelir. Namaz, esas duruşu en güzel sembolize eden ibadettir. Fakat namazı da içine alan daha kapsamlı bir duruştan söz ediyor bu ibare.
93. Allah’a karşı yalan uydurandan maksat, Allah’ın hiçbir insana hiçbir şey indirmediğini ileri sürenlerdir veya bu ayet, müşriklerin “Kur’an Muhammed’in uydurmasıdır” şeklindeki iftiralarına karşı bir cevaptır. Zira Allah’a ait olmayan sözleri O’na isnat etmek, Allah’a karşı bir iftira ve büyük bir haksızlık olup Hz. Muhammed böyle bir davranışta bulunmaktan münezzehtir.
Günümüzde ve geçmişte, gelecekte de devam edecektir. Yalancı peygamberler, sahte mehdiler, sahtekar Mesihler gelmeye devam edecek, bu iddia hiç bitmeyecektir. Onun için bu ibare oraya bir atıftır.
Vahyin ilahi kaynağına iman etmeyen inanmayan, Allah’a güvenmeyen, kendisini bir şey zanneden, sahtekarlık yapan, kendisinin de nübüvvete sahip olduğunu söyleyen, ya da Allah hakkında yalan uyduran. Allah’ı Allah’ın tanıttığı gibi değil de kendi kafasından tanıtmaya kalkan, Allah’ı takdir edemeyen bu zalimleri diyor bu müthiş ayet, Melekler ölüm sancıları içinde kıvrandırırken bir görmeliydin bu zalimleri.
Aman Allah’ım bundan sana sığınıyoruz ya rabbi..! senin vahyine ihanet etmekten, sana iftira etmekten, sana sui zan etmekten nasıl sana sığınmayız ki.!
94. Evet daha önce dünyaya ilk geldiğiniz zaman nasıl yalnızsanız şu anda da bize yalnız geliyorsunuz. Dünyaya geldiğiniz günü bir düşünün. Yapayalnızdınız. Gücünüz yoktu, kuvvetiniz yoktu, imkânınız yoktu, saltanatınız yoktu, paranız yoktu, pulunuz yoktu, bilginiz yoktu, çevreniz krediniz makamınız hiçbir şeyiniz yoktu. Aciz, güçsüz, kuvvetsiz bir bebek olarak dünyaya gelmiştiniz. Bütün bu imkânları size veren Rabbinizi unuttunuz da Ona karşı tanrılık iddiasına kalkıştınız. Zannettiniz ki bütün bunları kendiniz kazandınız? Zannettiniz ki hayatın sahibi sizlersiniz. Zannettiniz ki size hiç ölüm gelmeyecek ve hesaba çekilmeyeceksiniz.
Hayır hayır! Aldandınız, hayatın da, ölümün de sahibi Allah’tı. Bakın şimdi hayatınızı, gençliğinizi, güzelliğinizi, gücünüzü, saltanatınızı, çevrenizi, paranızı pulunuzu iktidarınızı arkanızda bırakıyorsunuz. Hani nerede mallarınız? Nerede koltuklarınız? Nerede saltanatınız? Nerede tanrılığınız? Nerede peygamberliğiniz? Hani nerede vahiyleriniz? Nerede size alkış tutan ve sizin kanunlarınıza itaat eden gönüllü kullarınız. Nerede güvendikleriniz dayandıklarınız? Nerede size sadakat yemini yapan yardakçılarınız? Hani niye terk etti onlar sizi?
Hani şu sizin şefaatçilerinizi da göremiyoruz? Niye gelmiyorlar sizi bu durumdan kurtarmaya? Hani koltuklarının altına girerek sizi kurtaracaklarına inandığınız için kendilerinden talimatlar alarak uygulamaya çalıştığınız ağabeyleriniz nerede? Hani karşılarında sığınma talebinde bulunduklarınız? Kendilerine dua edip imdadınıza çağırdıklarınız nerede? Onları da göremiyoruz.
Tabi bu yeryüzünde tanrılık iddiasında bulunanlara böyle dendiği gibi, bu tanrılara kulluk yapmaya çalışan kullara da aynısı denecektir. Hani ey Rablerini, Rablerinin kitaplarını, elçilerini, yasalarını bırakıp da sahte tanrıların kulu kölesi olmaya çalışanlar! Hani Allah berisinde İlâh kabul edip de kendilerine kulluk ettikleriniz nerede? Hani önder, lider, kurtarıcı zannettikleriniz? Hani yetkili bildikleriniz? Sizi size Rabbinizin takdir buyurduğu bu ölüm yasasından kurtaracak birileri var mı? Sizinle birlikte kabre girecek ve orada size yardım edecek birileri var mı? Mallarınız, aileleriniz, çocuklarınız, sevdikleriniz içinde kabre girebilecek var mı? O sahte tanrılardan bunu becerecek var mı? Ya Rabbi bunu bana bırak! O benim kulumdu diyebilecek birileri var mı? Hayır hayır, tüm bağlar koptu, tüm protokoller kesildi, tüm ilişkiler kesildi, dünyadaki imtihan hayatı bitti ve artık yepyeni bir hayat başladı.
İşte istikbalimizi yakından alakadar eden bu gerçekleri göz önüne getirip, üzerinde düşünerek iman ve ihlasla Allah’a yönelmek; O’na karşı bir haksızlık, yanlışlık, nankörlükte bulunmamak ve O’nu fiil ve sıfatlarıyla en güzel şekilde tanımaya çalışmak icap eder.
Hasılıkelam. Amelinize güvenin deniliyor. En büyük şefaatçiniz sizin hayatınız olacaktır deniliyor.
95. Şimdi yeni bir pasaja geçti Kur’an. Bu nübüvvet delillerinden sonra, uluhiyet ve vahdaniyet delillerine geçti. Adeta Kur’an kendi içerisinde müthiş bir sistematiği var. Burada da uluhiyet, yani Allah’ın birliğinin ve Allah’ın ilahlığının delilleri ifade ediliyor ve deniliyor ki; Allah’tır tohumu ve çekirdeği yaran.
Ekinler, otlar ve ağaçlar, tohumları olan dane ve çekirdeklerin yarılıp çatlaması ve filiz vermesiyle meydana gelir. İşte o daneleri ve çekirdekleri çatlatıp yaran, ondan bitkileri, meyve ve sebzeleri yaratan kudret, Allah’ın kudretidir. Allah ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarır.
Bize göre ölü durumunda olan dane ve çekirdekten diri olan ekinler ve ağaçları çıkarır. Manen ölü olan kâfirin neslinden de manen diri olan müminleri çıkarır. Diriden ölü çıkarma da bunun aksi olarak izah edilebilir.
Canlılar ölü maddeleri yiyerek beslenir. Bebeğin bedeni ölü sütü, canlı ete dönüştürür. Canlı bedenden ölü süt çıkar. Yumurtadan tavuk, tavuktan yumurta çıkar. Görüldüğü üzere hayat ve ölüm deveranı, hayatın sırrı ve kâinatın ihtiva ettiği büyük bir mucizedir. Yüce Yaratıcı akıp giden zamanın her anında ölüden hayat, hayattan ölü çıkarmakta, bu ilâhî kanun mütemadiyen devam etmektedir.
Bunların kendi kendine ve bir tesadüf eseri olması mümkün değildir. Bunların yüce bir kudretin ve ince bir kanunun eseri olduğunda şüphe yoktur. Kâinatta her an yenilenen bu kudret tecellilerini görüp durdukları halde, insanlar nasıl olur da Allah’a kulluktan yüz çevirip, O’ndan başkasına yalvarırlar? Bunu akılla telif etmek zordur.
Yani sizin zihninizde ki Allah tasavvuru nasıl, Kur’an la bir ölçüştürün, karşılaştırın. Çok önemli. Yalnızca Allah’a inanmak yetmiyor. Allah kendisini nasıl tarif ediyorsa işte o tarif edilen Allah’a inanmak gerekiyor.
96. Gece karanlığını çatlatıp yararak fecri söktüren, sabah aydınlığını çıkaran da Allah’tır. Geceyi bir dinlenme zamanı yapmıştır.
Güneş ve ayı ince ve şaşmaz bir hesaba göre yaratmıştır. Bunlar, kendileri için belirlenen o ince hesaplara göre hareket ederler. Ayın hem dünya etrafında hem güneş etrafındaki dönüşü; güneşin de uydusu olan bütün gezegenlerle birlikte başka bir merkez etrafında dönüşü belli bir hesaba göre şaşmadan sürer gider.
Bunların dönüşleri ve hareketleri bir hesaba göre olduğu gibi, insanlar da zamanlarını bunların düzenli hareketlerine göre hesap ederler. Dünyanın kendi etrafında dönmesi bir günün, güneş etrafında tam bir dönüş yapması bir yılın, ayın dünya etrafında dönmesi bazen otuz bazen yirmi dokuz günden oluşan ayların meydana gelmesini sağlar. Bunlar şüphesiz, karşı konulmaz bir kuvvet ve sınırsız bir ilim sahibi olan Allah’ın koyduğu kanunlara göre olmaktadır.
Göğü bile kendi başına bırakmamışken, cansız dediğin varlıkları bile bir yasaya tabi kılmışken senin için, sen Allah’ın şaheseri olan insan için Allah’ın bir yasası olmasın mı. İşte burada söylenen bu.
Kur'an-ı Kerim genelde sabahın aydınlığına dikkat çeker. Fakat bütün dünya edebiyatında ve resimlerinde hep gurup söz konusudur. Yani güneşin batışı söz konusudur. Bir fotoğraf veya resim sergisinde grup mutlaka vardır. Güneşin batışı vardır. Grupla ilgili nesir ve manzum eserler vardır. Ama güneşin doğusuyla pek yoktur. Neden? Eskiden vardı. Özellikle son zamanlarda bu sanatlarla ilgilenenler İslam çizgisi dışında olanlardır. Onlarda gece yarısına kadar içip, gece yarısından öğleye kadar uyudukları için hayatta güneşin doğuşunu göremezler. "şuruk"u göremediklerinden mecburen "gurup"u adamlar anlatacaklar. Halbuki "şuruk" "gurub" dan daha güzeldir. Daha berraktır orada güneş. Daha bir canlıdır. Çünkü "şuruk"ta çimler üzerinde çiğlerde vardır. Bir başka manzara vardır ama ne yazık ki bir çok sanatkar o anda sarhoşturlar.
97. İnsanlar çok eski dönemlerden beri yolculuk ederken yön tayininde bazı yıldızların ve yıldız kümelerinin konumundan yararlanırlar. Özellikle henüz pusulanın icat edilmediği çağlarda büyük önem taşıyan bu durum, bugün de modern imkânların bulunmadığı şartlarda önemini korumaktadır. Yıldızların konumlarından yararlanılsın veya yararlanılmasın, onların kozmik düzeni ilâhî kudretin işareti olma özelliğini koruyacaktır.
İbni Abbas Efendimizin de ifadesine göre yıldızlar hakkında Kur’an ifadelerine göre üç şeyden söz eder.
1- Gökyüzünün, semanın süsüdür bunlar. "Andolsun ki, yakın göğü kandillerle donattık, onlarla şeytanların taşlanmasını sağladık ve şeytanlara çılgın alev azabını hazırladık." (Mülk 5)
2- Bir de yine aynı ayetin devamında ifade edildiğine göre, Allah, bu yıldızları şeytanlar için bir atma, bir recm konusu yapmıştır. Bu yıldızların ikinci görevleri de şeytanlar için rucûm olmalarıdır.
3. Bu ayette olduğu gibi, Rabbimiz, onları karanın ve denizin karanlıklarında yol bulalım diye kılavuz olarak yaratmıştır.
98. Allah’ın uluhiyet ve vahdaniyet delilleri devam ediyor. Yani Allah’ın sizin için önemini siz kavrayamıyorsunuz. Unutmayın, varlığınızı O’na borçlusunuz. Varlığınızı borçlu olduğunuz Allah’ı, yine O’nun verdiği bir dil ile inkar etmeye kalkarsanız sizin için hangi sıfatı kullanmak lazım.
Bu ayet insanın yaratılışındaki kudret ve hikmet tecellilerine dikkat çeker. Allah bütün insanları başlangıç itibariyle tek bir nefisten yaratmıştır. O da umumi kanaate göre Adem (a.s.)’dır.
Müstakar: “karar kılacak, emniyet içinde oturulacak yer.
Müstevda: “emanet konulacak yer” manasındadır.
İnsanın yaratılışı dikkate alınarak müstakarra “ana rahmi, yeryüzü”; müstevda‘a da “babanın sulbü, kabir” gibi manalar vermiş alimlerimiz.
Ayette şöyle bir mana dikkat çeker: Tenler için bir müstakar ve bir müstevda‘ olduğu gibi, insanın gönül âlemindeki sırlar ve gizli durumlar için de bir müstakar ve müstevda‘ vardır. Nice kullar var ki kalbinin karar mekânı şehvetler ve boş arzular vatanı haline gelmiştir. Nice kullar var ki kalbinin karar mekanı zühd ve takva durağı olmuştur. Öyle kullar da var ki onların kalplerinin karar mekanları ötesin de ötesindedir. Orada Allah’ın dışında bir düşüncenin yer tutacağı ne bir mesken ne de bir mahal vardır.
Belki burada daha farklı bir mana da çıkarılabilir buradan; Geçici bedenin, kalıcı ruhun tekamül süreci olarak ta anlaşılabilir.
99. Burada söylenen şu dostlar. Ot, siz ot diye bakarsınız. Ot dahi bir yasaya tabi. Doğar, büyür, meyve verir ve ölür. Ya ey insan, etrafındaki ot kadar yok musun? Ota bakıp ta ibret almaz mısın? Senin de baharın, yazın ve güzün var. Sen de bir gün yapraklarını döküp solacaksın.
Aslında göndermeler hep tabiata dikkat edin dostlar. Allah aklımızı doğru kullanmamızı öğütlüyor burada ve ayetler de biterken zaten “likavmin yu’minun” diye bitiyor dikkat edin. Düşünen, akıl sahibi akıl eden bir toplum için diyor.
Bu ayetler grubunda Rabbimiz bizden üç şey istemektedir.
1- Rabbimizin yarattığı bu ayetleri önce bileceğiz, tanıyacağız, bu ayetlerle hususî ilgilenip onları algılamaya çalışacağız.
2- Sonra bildiğimiz, araştırdığımız bu ayetler üzerinde uzun uzun düşünüp kafa yoracak, bu ayetleri anlamaya çalışacağız.
3- Sonra da bu ayetlere iman edeceğiz ve bu iman bizde itici bir güç haline gelecektir. Yani bu ayetler bizi bu ayetlerin sahibine karşı saygılı olmaya, O’na teşekkür etmeye yani O’na kulluk yapmaya götürecek. Böylece sonunda bu ayetler bizi kendisine kul olunması gereken makamı bilmeye ve O’nun emirlerine teslim olmaya götürecektir.
Bunca mucizeyi ancak mümin olanlar kavrayabilir.
Ama maalesef ve maatteessüf hal böyleyken, Allah böyle bir Allah iken, tüm bu nimetleri bize veren Rabbimiz Allah iken bakın insanların çoğu nasıl davranıyorlarmış:
100. Cin kelimesi ateşten yaratılmış, gözle görülmeyen, insanlar gibi iyileri ve kötüleri olan varlıkları ifade eder. Tefsirlerde cin kelimesinin “örtülü, kapalı, duyularla algılanamayan” şeklindeki sözlük anlamı dikkate alınarak ayetteki cin kavramının, belirtilen terim anlamı yanında, melekleri ve şeytanları da kapsadığı yönünde açıklamalar yapılmıştır. Araplar cinlere bazı tanrısal güç ve yetenekler yükler, zararlarından korunmak için tedbirler alır, hoşnutluklarını kazanmaya çalışır, bunun için cinler adına kurban keserlerdi. Ayrıca onlar, cinlerin kâhinlere gökten haberler getirdiğine, şeytanların da şairlere ilham verdiğine inanır; böylece Allah ile bu gizli varlıklar arasında bir bağ kurarlardı.
91. ayetin ilk cümlesini. Allah’ı gereği gibi takdir edememek, Allah’ı gereği gibi takdir edememişseniz, ondan sonrası zaten geliyor. Şirkin her türüne bulaşıyorsunuz. Tüm problem, Allah’ı gereği gibi takdir etmede düğümleniyor. Onun için burada ki bütün bu iftiraları da ayet reddediyor.
101. Allah Teâlâ’nın güzel isimlerinden biri olan (Bedî‘), “varlıkları daha önce bir örneği olmaksızın yoktan ve benzersiz bir mükemmellikte yaratan” demektir. Allah, gökler ve yerden, bütün ulvî ve süflî âlemden hiçbir şey yokken; örnek alınacak hiçbir kanun, asıl, madde, şekil ve numune mevcut değilken ilk önce bunları benzersiz meydana getiren ve yaratan, her türün ilk ferdini, ilk örneğini yaratıp yoktan vücuda getirendir.
Ayetteki “göklerin ve yeri yoktan, eşsiz ve benzersiz bir şekilde yaratan” ifadesiyle, göklerin ve yerin eşsiz ve örneksiz yaratılmış olduğuna işaret edilmekle beraber, aslında onları eşsiz bir şekilde yaratan Allah Teâlâ’nın herhangi bir dengi, eşi ve benzeri bulunmasını tasavvur etmenin dahi ihtimal dâhilinde olmadığı bildirilir. O halde O’na çocuk isnat etmek de yanlıştır. Hem eşi olmadığı, her şeyi O yarattığı ve her şeyi hakkiyle bilen de O olduğu halde O’nun çocuğu olduğu nasıl düşünülebilir ki?
Özellikle Hıristiyanların teslis inancına bir itiraz var burada, bir eleştiri. Yine Yahudilerden bazı kesimlerin Hz. Üzeyir’e biçtiği oğulluk rolünden, ondan da öte kendi kavimlerine biçtikleri Allah’ın oğulları ve ahbaplarıyız, dostlarıyız diyorlardı. Böyle bir iddiaları var. Seçkin kavim olma iddiasını buna yaslıyorlar.
İşte bütün bu sapıkça düşüncelere bir ilahi eleştiri olarak geliyor. Nasıl çocuk olabilir, çocuk sahibi olabilir, O’nun eşi yok ki diyor.
102. Harika bir ifade üslubu değil mi değerli dostlar. Hatırlayın, rabbimiz Allah’ı tanıtan ayetler üç pasajdan oluşuyordu. 83-90 arası ayetler Rububiyyet delillerini sıraladı. 91-94. ayetler arası O’nun rabliğinin en büyük tecellisi olan nübüvvet delillerini, peygamberlik delillerini sıraladı. 95-101. ayetler arası da uluhiyet ve vahdaniyet delillerini sıraladı ve adeta onların hepsini toparlarcasına özet halinde getirdi.
Anlatılan bu yüce ve eşsiz sıfatları taşıyan, kendinden başka ilâh olmayan ve her şeyin yaratıcısı olan Allah, şüphesiz kulluk edilmeye layık yegâne varlıktır. O halde başkalarını bırakıp sadece O’na kulluk etmek lazımdır. Allah her şeye vekildir. Her hususta ve her şeye karşı O’na dayanılır ve tevekkül edilir. İşler O’nun tasarruf ve idaresine teslim edilir. Çünkü vekil, vekil kılındığı işlerin tümünü eksiksiz yerine getirebilen kişi demektir. Dolayısıyla kullar işlerine Allah’ı vekil kılmalı, dünyevî ve uhrevî sıkıntılardan kurtarması için ibadetlerini vesile yapmalıdırlar.
Ne demiş atalarımız; İnsana dayanma ölür, ağaca dayanma kurur, duvara dayanma yıkılır. Dayanırsan Hakk'a dayan O Baki'dir.
103. “Arzulanan bir şeye ulaşma” anlamına gelen idrak, mecaz olarak “duyu organının duyulur şeyi algılaması veya aklın soyut bir varlık ya da manayı kavraması” manasında kullanılır. Buradaki kullanımında her iki anlamı da kapsamaktadır; yani “Gözler O’nu idrak edemez” ifadesiyle hem Allah’ın gözle görülür maddî ve cismanî bir varlık olmadığı hem de zatından başka hiçbir varlık tarafından O’nun gerçek varlığının ve mahiyetinin bütünüyle bilinip kuşatılamayacağı ortaya konmuştur.
O’nun zatı sadece insanın sadece göz ufkunu aşmaz değerli dostlar. Tasavvur ufkunu da aşar. Her tür insani tasvir ve tasavvurun ötesindedir Allah. Çünkü özgül ağırlığa sahip değildir. Yani yaratılmamış olduğu için yaratıklar tarafından kavranıp kapsanamaz. Yaratıklar, O’nu yaratılmışlıkları hali ile nasıl algılasınlar. O’nun sonsuz büyüklüğünü bir tek şekilde algılayabilir insan, sadece bir tek şekilde.
Nedir o şekil? O şekil kendi küçüklüğünü, kendi haddini, kendi sınırlılığını, kendi yetersizliğini algılamaktır.
(Latif), “her şeyi en ince teferruatına kadar eksiksiz bilen; kullarına karşı son derece merhametli, lütufkâr olan, yumuşaklıkla muamele eden” demektir.
(Habir) “her şeyden, mülk ve melekût âleminde meydana gelen her olaydan, hareket eden her zerreden, özelikle kullarının her türlü söz, fiil ve davranışlarından haberdar olan” manasındadır.
“Habîr” isminden kulun nasibine düşen ise kendi âleminde olup bitenlerden haberdar olmasıdır. Kulun âlemi ise kalbi, bedeni ve kalbin muttasıf olduğu gizli sıfatlardır. Bu sıfatlar aldatmak, hıyanet, dünyanın peşinde dolaşmak, kötülüğü gizlemek, iyiliği açığa vurmak, aslında öyle olmadığı halde ihlaslı görünmektir. Bu kötü sıfatlardan kurtulmayı ancak engin bir bilgi sahibi olan, nefsini bilen, onunla yakından ilgilenen, onun hile, oyun ve aldatmacalarını tanıyan, nefsinin kötü isteklerini reddeden, onu düşman tanıyan ve ona karşı daima dikkatli olan kimse bilir. Ancak böyle kullar, “Habîr” isminden nasip almaya liyakat kazanabilirler.
“Latif, Habir” ile geldiği yerde bu ikinciyi, yani her şeyden haberdar olma sıfatını açıklayıcıdır. İzah edici ve tamamlayıcı bir anlam kuşanır. Latif: Nüfuz edilemez oluşuna bir göndermedir Allah’ın. Nüfuz edilemez fakat her şeye o nüfuz eder. Nüfuz ettiği içindir ki haberdar olur. En ince sırlarınıza, yüreğinizin 40. odasına, yüreğinizin en kapalı kutusuna, yani kara kutusuna kadar uzanır ve içinizden geçenleri bir bir bilir. Bu Allah’ın Latif oluşunun işte tecellisidir özelliğidir.
Mu‘tezile bilginleri, daha başka aklî ve naklî deliller yanında, özellikle bu ayete dayanarak Ehl-i sünnet’in düşündüğünün aksine, Allah’ın, dünyada olduğu gibi ahirette de görülemeyeceğini ileri sürerler.
Ehl-i sünnet bilginleri, ayetin baki olan Allah’ı bu dünyada fâni gözlerle görmenin imkânsızlığına işaret ettiğini; ahirette ise, insanların ölümsüz hale getirilecek olan bedenlerindeki sonsuz bir görme imkânına kavuşturulmuş gözleriyle baki olan Allah’ı görmelerinin mümkün olduğunu savunmuşlardır. Onlar, inkârcıların ahirette “rablerinden mahrum kalacaklarını (perdelenmiş olacaklarını)” bildiren ayeti de (Mutaffifîn 15) bu iddialarına delil göstermişlerdir. Zira “mahrum olma (perdelenme)” ifadesi sadece inkârcılar için kullanıldığına göre müminler rablerini görebileceklerdir.
104. Basâir: “basiret” kelimesinin çoğuludur. Göze göre görme ne ise, kalbe göre basiret de odur. Basiret, Allah’ın kalplere yerleştirdiği ilâhî bir nurdur. İnsanın görmesine sebep olan görme nuruna “göz” denildiği gibi; kalbin görmesini sağlayan ve dilimizde “kalp gözü” diye de bilinen idrak edici kuvvete de basiret denilir.
Bu kelime, özellikle insandaki akıl, zekâ, anlayış ve ferasetin gizli veya açık herhangi bir işi büyük bir dikkat ve nüfuzla gerektiği şekilde kavrayabilecek derecede açık ve parlak olması halini ifade eder.
Bununla beraber basirete, “delil, hüccet, burhan, şahit, iman nazarıyla ibret alınacak hidayet sebepleri” gibi manalar da verilmiştir. Çünkü bunlar, kişinin anlayış gücünü kuvvetlendirir, basiret ve idrakinin açılmasına vesile olur.
Dolayısıyla Allah’tan geldiği haber verilen basiretlerden maksat Kur’an; onun haber verdiği tevhit, nübüvvet, öldükten sonra dirilme, hesap ve ceza gibi hususlarla alâkalı deliller; insandaki düşünme, anlama ve öğrenme melekesidir.
Bu ayet, insanın gerçeği öğrenmesinin ve hakikate ulaşmasının ancak gerçeği anlamayla mümkün olabileceğini gösterir. Şu halde kim basiretini çalıştırıp kendisine ulaşan delillere dayanarak ilâhî hakikatleri görür ve ona iman ederse, bunun faydası şüphesiz o kimseye ait olacaktır. Körlük yapıp, gözünü ve gönlünü bu delillere kapatan kişi ise bunun vebalini mutlaka kendisi çekecektir. Peygamber onlar üzerinde bir bekçi, bir koruyucuyu değildir. O sadece dinin emir ve yasaklarını tebliğ eden güvenilir bir peygamberdir.
Yani insana verilen akıl nimeti, irade nimeti, muhakeme yeteneği nasıl doğru kullanılır. Bu izah ediliyor. Yani bu ayetlerde Allah anlatılmıyor, insan anlatılıyor ve insana Allah’ın bahşettiği en büyük nimet olan akıl yetisi, akıl yeteneği, doğru nasıl kullanılır bu söyleniyor. Onun için insan eğer kapasitesinin sınırlarına tırmanmak istiyorsa, yüreğinin çeperlerine tutunarak Allah’a kulak vermek zorundadır. Allah’ı dinlemeden insan, ne kendisini tanıyabilir, ne de kapasitesini tam kullanabilir. İşte bu ayetler bunun en güzel örneğidir.
Ve ma ene aleyküm Bi Hafiz; Ben sizi engelleyecek değilim. Korumak, bekçilik yapmak anlamına gelir. Verdiğim iradeyi, verdiğim aklı görmezden gelmemi yok saymamı, size akılsızmış gibi, iradesizmiş gibi muamele etmemi benden beklemeyin diyor Allah.
Unutmayın değerli dostlar, hepinizin affına sığınarak söylemek zorundayım ki hayvanlar yularla hadlerini bilirler, insanlar akılla hadlerini bilirler. Zaten yular anlamına gelen Ukal ile akıl, aynı kökten gelir. İnsana yular gerekmez. Çünkü aklı vardır. Ama aklı olmasına rağmen haddini aşıyorsa, tecavüz ediyorsa o zaman yularını koparmış bir mahluk gibi onun bunun sınırına, hatta kendi sınırlarına tecavüz edecek, Allah’ın koyduğu sınırlara tecavüz edecek ve haddini unutacak, kendisine karşı yabancılaşacaktır.
105. “Ayetlerin geniş geniş açıklanması” iki maksada bağlanmış olup ilki inkârcıların Hz. Muhammed’e “Sen (Kur’an’ı, âyetleri) iyi öğrenmişsin” demeleri, ikincisi de Allah Teâlâ’nın bilen bir kavme yani hak ve hidayeti bilip takip edenlere Kur’an’ı açık seçik tanıtmasıdır.
Allah’ın, ayetleri geniş geniş açıklamasının sebebi, Hz. Peygamber’in onları kesin deliller olarak ortaya koyabilmesini sağlamaktır. O kadar ki, inkârcılar Resûlullah’a “Onları iyi öğrenmişsin” deme gereğini duyacaklardır.
Başka bir yoruma göre inkârcılar ayetlerin bu açık seçikliği karşısında Resûlullah’ın onları başkalarından yani Ehl-i kitap’tan ders alarak öğrendiğini söyleyeceklerdir. Bu ikinci yoruma göre yüce Allah’ın, ayetleri peyderpey, genişçe açıklayarak indirmesi, insanların bir kısmına Kur’an’ı açık seçik tanıtma amacı taşırken bir kısmının da Peygamber ve Kur’an’ı inkâr etmelerine sebep olmaktadır.
106. Evet, bütün bunlardan sonra, 3 pasajdan; rububiyet, nübüvvet ve ulûhiyet delilleri sıralandıktan sonra ayet getirdi doğrudan peygambere sözü çevirdi, ilahi kelam ilk muhatabına yöneldi ve diyor ki; Sen rabbinden sana vahy olunana uy.
O kadar hoş bir ifade ki, sanki yeryüzünde başka hiç kimse yok da sadece bir tek peygamberimiz varmış gibi ona hitap ediyor Rabbimiz. Demek ki Kur’an’la beraber olmak, Allah’la beraber olmak bunu gerektiriyor anlıyoruz. Bakın gökler, yer, göktekiler, yerdekiler, dağlar, denizler, dereler, tepeler, aylar, güneşler hepsi anlatıldı. Sonra denildi ki; işte bütün bu var olanlar sizin Rabbiniz olan Allah’ı anlatıyor. Hayata sebep, hayata egemen tek Rabbin Allah olduğunu ortaya koyuyor. Öyleyse haydi kul olun, köle olun bana. Haydi, benim dediğimle görün hayatı. Haydi, ben nasıl görmenizi istiyorsam öylece görün.
Rasulullah’a vahye tâbi olma emri onun şahsında aynı zamanda bize de bir emirdir. Biz de Allah’ın indirdiğine tâbi olmak zorundayız. Biz de sadece Allah’ı dinlemek ve hayatımızı Allah’a sorarak yaşamak zorundayız.
Ondan başka ilah yoktur ve başkalarına ilahlık yakıştıranlardan da yüz çevir. Bu uyarı aynı zamanda ilahi vahyi tüm zamanlara taşıyan hepimiz için geçerlidir.
107. Hepimize yine uyarı devam ediyor. Evet, Allah bunu dilemedi.
Neyi diledi? Seçmeyi diledi. Akıl verdi, irade verdi. İrade verdiği için iradesi yokmuş gibi davranmadı. İradeyi verdi ve seç dedi. İyiyi kötüden ayırabilecek yetenektesin. Yeteneğini kullan, yüreğinin teri ile kazan kazandığını. Dedi.
Allah öyle dileseydi bu insanların hiçbirisi Allah’a şirk koşamaz, Allah’ı ortaklı düşünemez, Allah’a yetki sınırlaması getiremez, kafa tutamaz ve Allah’a isyan içinde bir hayat yaşayamazdı. Eğer bu insanlar yeryüzünde şu anda küfrü, şirki tercih edebiliyorlar ve Allah’a rağmen, Allah’ın ayetlerine rağmen diledikleri gibi bir hayatı yaşama imkânı bulabiliyorlarsa unutmayasın ki, bu da Allah’ın yeryüzünde koyduğu bir yasa gereğidir. Allah’ın bunlara verdiği bir iznin ve iradenin sonucudur bu. Allah dileseydi herkesi peygamber yapardı, herkesi peygamber gibi yapardı.
Bir yanlış anlamaya mahal vermemek için bunu bir daha söyleyeyim: Sakın ha buradan şu anda birilerinin müşrik olmaları Allah’ın şirki onayladığı, şirke izin verdiği şeklinde anlaşılmasın. Peki nasıl anlayacağız bunu? Allah herkese doğuştan iyi bir Müslüman olabilmeye de, kâfir ve müşrik olabilmeye de potansiyel bir güç veriyor. İrade gereği her ikisini de tercih edebilmeye imkân tanıyor. Ve işte bu adamlar Allah’ın tanıdığı bu imkânı müşrik olmaya kullanıyorlar hepsi bu.
"Dinde zorlama yoktur. Çünkü hak batıldan ayrılmıştır." (Bakara 256)
1- Dinde zorlama yoktur, yani dine girme konusunda, insanların bu dine girmeleri konusunda zor kullanmak yoktur.
2- Dinden çıkma konusunda zorlama yoktur. Zor kullanarak bu dine girmiş insanları dinden çıkarmak, mürted yapmak da yoktur
3- Dinde, dinin ruhunda zorlama yoktur. Yani sadece dine girme çıkma konusunda değil, bu dinin esasında hiçbir zorlama yoktur. Zira bu dinin konusu zorunlu fiiller değil, rıza ve isteğe bağlı fiiller ve davranışlardır.
"İslâm dininde zorlamanın sonucunda yapılan amellere sevap verilmez."Hadisi bunu anlatır.
Ey peygamberim! Biz seni onlar üzerine muhafız da kılmadık. Yani ey peygamberim, senin onlar hakkında böyle bir sorumluğun da yoktur. Onları zorla mü'min yapmak, onları zorla basiret sahibi yapmak, ya da onları zorla küfür ve körlük sahibi yapmak gibi bir yetkin ve selahiyetin yoktur senin. Gücün de yoktur buna. Sen onlar üzerine vekil de tayin edilmiş değilsin. Yani sen hiçbir zaman onların küfür ve şirklerinden sorumlu değilsin. Onların işledikleri suçlardan ötürü seni sorumlu tutmayacağız.
108. Çok önemli bir ahlaki ilke dile getiriliyor. Onların Allah dışındaki yalvarıp yakardıklarına sövmeyin ki onlar da cehaletle, cehaletin verdiği bir düşmanlıkla Allah’a sövmesinler.
Davette hak yoluna, hakikate çağrıda iki şey kesinlikle olmamalı.
1 – Küfür,
2 – Hakaret.
Her kim olursa olsun, her ne olursa olsun, sapıklık hangi boyutlarda olursa olsun küfür ve hakaret, hakikati savunan birinin üslubunda bulunmamalı. Niçin?
1 – Muhatabınızın duygularını incitirsiniz. Çünkü siz ona hakikati ulaştırmaya çalışıyorsunuz. Onu kırmaya, gücendirmeye değil, onun gönlünü almaya, onun yüreğini hakikate açmaya çalışıyorsunuz. Hakaret ve küfür, üzüm yemeye değil, bağcı dövmeye yönelik bir taktik olabilir ancak.
2 – İkincisi değerlerinize, sizin savunduğunuz hakikate muhatabınızı hakaret etmeye teşvik etmiş olursunuz. Siz onun batılına hakaret ederseniz, bu hakikate hakaret değildir. Çünkü batıldır zaten.
Unutmayınız, Hz. Peygamberin üslubunda biz Mekke müşriklerine, Mekke putlarına küfür ve hakaret görmüyoruz. Gerçeği dile getiriyor, sadece gerçeği. Ama bunun dışında karşısındaki insanların kendisini dinlemez eden herhangi bir tavra girmiyor.
Savunduğu şey kendisine güzel gösteriliyor.
Aslında batılı savunuyorum diye savunmuyor birçokları. Küfrü, inadi sahibi değilse eğer. Savunduğu şeyin doğru olduğunu zannediyor. Ama sadece zannediyor.
Kendisinin iyi deyip de yaptıkları Allah tarafından kötü olduğu haber verilecek. Kendisinin hoşlanmadıkları için yapmadıkları, ama yapması durumunda ebedi saadete kavuşacağı şeylerin gerçeği gösterilecek. Tabii pişman olunacak bir diyarda.
109. Yani Allah’tan mucize isteyenlere en büyük mucize vahiydir, Kur’an’dır. Bununla yetinmeyen, bu mucizenin gönlüne girmediği bir insan, hangi mucize ile ikna olabilir ki demek istiyor.
Tüm mucizeler Allah katındadır. Bununla şu söyleniyor. Yani Resulallah’a mucize verilmediği söylenmiyor, ama peygamberin kendi arzusu ile mucize gösteremeyeceği söyleniyor. Yani peygamber her istediği zaman, her istediğine mucize getiremez. Zaten mucize, peygamberi de aciz bırakan bir şeydir. Mucizenin anlamı budur. İnsanı aciz bırakan şey demektir.
Mucizeler elbette ki olağanüstü şeylerdir. Vahiy de olağanüstüdür. Fakat tabiatüstü değildirler. Olağanüstü olmak başka tabiatüstü olmak başkadır. Yine mucizelerde de Allah tabiatı kullanır. Tabiatın yasalarını başka yasalarla değiştirerek mucize gönderir ve en ince, en derin anlamı ile mucize yine tabii bir hadisedir. Ama derin anlamı ile.
Allah Resulü (s.a.s.) İslâm’ı tebliğ ederken münkirlerin şiddetli tepkileriyle karşılaşıyordu. İman etmelerini çok arzu etmesine rağmen, onlar tam aksine küfürde inat ve ısrar ediyor; inanmaları için Peygamberimizden olur olmaz mucizeler istiyorlardı. Muhtemelen sahabe-i kiram da zaman zaman, iyi niyetleri sebebiyle, kâfirlerin mucize talebinde samimi olduklarını düşünüyor, bir mucize gösterildiği takdirde iman edebileceklerini zannediyorlardı. Ayetler, kâfirlerin bu taleplerinde samimi olmadıklarını, mucize gösterildiğinde bile iman etmeyeceklerini, müminlerin bu gerçeğin farkında olmaları gerektiğini haber verir. Çünkü onların mucize talebindeki niyetleri inanmak değil, Allah Resulü (s.a.s.)’i güç durumda bırakmaktı.
Bu vahyin Allah’tan geldiğine inansalar, ekstradan böyle bir mucize istemeye zaten gerek yok.
110. Allah Teâlâ, inkârcıların kalplerini veya akıllarını ve gözlerini ters çevireceğini, böylece eğriyi doğru, doğruyu eğri göreceklerini, önceden olduğu gibi mucize gösterildikten sonra da inanmamakta ısrar edeceklerini bildiriyor. Çünkü niyetleri içtenlikle düşünmek ve hakikati bulmak değil, Hz. Peygamber’i güç durumda bırakmaktır. Bu inatçı ve ters tutumları sebebiyle Allah da onları kendi hallerine bırakır, böylece azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar.
Eğer yüreği dönerse gerçekten güzeli çirkin görmeye, çirkini güzel görmeye başlar. Tıpkı Ebu Cehil ile Ebu Bekir arasında ki görüş farkı gibi.
Ebu Cehil geliyor diyordu ki;
– Ey Muhammed yeryüzünde senin kadar çirkin bir adam görmedim. Bir felaketsin. Diyordu.
Ebu Bekir geliyordu hemen aynı gün.
– Anam babam sana feda olsun Ya Resulallah, ne kadar güzelsin..!
Bu bir bakış meselesi. Nerenizle baktığınız, nerenizle gördüğünüz meselesi. Yürek başkentinde şeytanın iktidar olduğu bir insan, şeytanın gör dediği yerden bakar.
Yürek başkentinde imanın iktidar olduğu bir insan, Allah’ın gör dediği yerden bakar.
Allah’ın gör dediği yerden bakınca güzel gözükenler, şeytanın gör dediği yerden bakınca kötü görünürler.
Onun için gördüğünüzü değil bakışınızı kontrol edin. Ve bakışınızı düzeltmeden baktığınızı düzeltmeye kalkmayın. Bakışı yamuk olanın baktığı hep yamuk olur. Çünkü hiçbir şeyi doğru görmesi mümkün değildir.
Yeryüzüne güneşlin doğması sizin dünyayı kendinize zindan etmemeniz için yeterli değil, gözünüzüde açmanız lazım. Eğer güneş doğmuş, fakat siz gözünüzü kapatmakta ısrar ediyorsanız yeryüzü sizin için hala karanlıktır. Hala gecedir.
111. Allah ne yapınca diler. Bu soru çok önemli. İnsan doğru yolu dilediği zaman Allah diler. Vermek dilemeseydi, dilemeyi vermezdi.
Vermek istemeseydi, istemeyi vermezdi. Onun için istemeyi verdi ki istesinler diye. İstesinler de vereyim diye. Dilemeyi verdi. Nedir dilemek? İrade. İradeyi verdi ki kullansınlar iradelerini, onların iradelerini kullanmalarının bir karşılığı olarak ben de vereyim hidayeti.
ve lâkinne ekserehüm yechelun; Fakat onların çoğu bunları bilmemektedirler.
Neyi bilmemektedirler? Allah’ın kendilerine verdiği iradeyi kullanmadıkları için, Allah’ın kapısını tıklatmadıkları için o kapının açılmadığını bilmezden gelmektedirler. Onun içinde yine sonuçta yine faturayı Allah’a çıkarmaya kalkışırlar utanmadan.
112. Allah dileseydi o “insan ve cin şeytanları” düşmanlık yapamaz, aldatıcı ve kandırıcı telkinlerde bulunamazlardı. Allah’ın bunları peygamberlere düşman kılması, bir yandan peygamberlerin güçlükler karşısındaki sabır ve kararlılıklarını ölçmek; bir yandan da her bir ümmete, üstün ideallere ağır meşakkatleri, güçlü direnişleri yenerek ulaşılabileceğini; kişinin değerinin de bu yoldaki azim ve sebatıyla ortaya çıkacağını göstermektir. İlâhî irade dünya hayatını –imanla inkârın, hayırla şerrin– bir çatışma alanı yapmıştır. Hakkı yaşatmak ancak, daima direniş konumunda bulunan batılı etkisiz kılmakla mümkün olur
Hakka davet eden tüm peygamberlere karşı insan ve cin şeytanları, şeytanlaşan her kötü güç düşman oldu diyor. Tabii bu vahyin ilk muhatabı ile mi sınırlı hayır, aynı zamanda risalet mesajını kıyamete kadar insanlığa taşımakla görevli olan her mümin de bu ayetlerin muhatabı.
velev şâe Rabbüke ma fealuhu ama eğer rabbin dileseydi onlar bunu yapamazlardı.
O halde Allah’ımızın bunu bize hatırlatmasından maksadı, Ey insan vazifeni yap. İmanının sana yüklediği sorumluluğu yüklen ve görevini yerine getir. Yeryüzünden tüm dikenleri temizlemek gibi bir görevin yok. Sen gül olmaya çalış. Onun için burada hatırlatılan hakikat; Rabbimiz dileseydi bu olmazdı. Ama öyle dilemedi yasasıdır.
113. “La yu’minune Bil ahireh” Ahirete inanmayanların gönüllerini çelerler diyor. Demek ki ahiret inancı insanda, bu sapık ideolojilere, bu parlak, bu geriden bakınca yaldızlı görünen bu düşünce sistemlerine karşı, insanı koruyan bir kalkan, bir zırh oluyor.
Bir önceki ayetle birleştirirsek; Şeytanların aldatıcı yaldızlı sözlerine en çok ahirete inanmayanlar kanarlar. Gönülleri ona doğru meyleder, akar. Onlardan pek hoşlanırlar; meftun olur, keyif alırlar. Tevbe edip kendilerine gelmeleri gerekirken, aksine aldatıldıklarının farkında olmaksızın daha önce işledikleri günahları işlemeye devam ederler. Halbuki, ahirete kesinkes inananlara bunların bir tesiri olmaz; onlar bu yaldızlı sözlere aldanmazlar; kulluk vazifelerini hakkiyle yerine getirmeye çalışırlar.
Ayet-i kerimelerde şu işaretlerin olduğu söylenebilir: Allah’a vuslat yolunda yürüyenlerin bu uğurda çektikleri belâlar, onları yüksek makamlara ulaştıracak binekler gibidir. Bu yolda en büyük ve en zor belâ, düşmanların alay etmeleridir.
Manevî yolda en yüksek mertebeye sahip olanlar peygamberler olduğu için, kâfirlerin onlara olan düşmanlığı da aynı derecede şiddetli olmuştur. Bu alışkanlıklar onlar için daimî bir terakki ve manen yücelme vesilesi olmuştur.
Ayetteki “insan şeytanları” ifadesi, kötülüğü çok emredici olan nefs-i emmare’ye işarettir. O, düşmanların en azgını olduğu için Kur’an’da geçtiği başka yerlerin aksine burada cinlerden önce zikredilmiştir. Böylece, nefsin esiri olanların düşmanlığının şeytanlarınkinden daha şiddetli ve başa çıkılması zor olduğuna işaret edilmiştir. Çünkü insanın kurduğu tuzaklar yanında şeytanınki zayıf kalır. Bu bakımdan gönül ehli olanlar, nefislerinin esiri olanların yaldızlı batıl sözlerine kulak asmazlar. Aksine düşmanların düşmanlığı arttıkça Allah dostlarının imanı daha da güçlenme imkanı bulur.
Her türlü düşmanlık karşısında imanın daha da kuvvetlenmesinin sırrı, yalnızca Allah Teâlâ’yı hâkim olarak tanımak ve O’nun hükümlerini açıklayan Kur’an-ı Kerim’i tüm insanlık hayatının yegane ölçüsü kılmaktır:
Komünizm, kapitalizm, liberalizm ahretsin bir hayat projeleridir.
114. “Müfassal” iyi ve kötüden ayıran şey. Müfassal, bu kitabın vasfı, iyiyi kötüden ayıran.İyi ve kötüyü ortaya koyan bu vahiy elinizde dururken şimdi kalkıp ta iyi ve kötüye yeni ölçüler mi arayacağım, yeni hakemler mi arayacağım.
Çünkü iyi ve kötüyü belirleme yetkisi sadece Allah’a aittir. Bu yetkiyi Allah’tan gasp etmeye kalkan, bu yetkiyi verdiği kimseyi Allah’a ortak koşmuş olur.
Bakın bu surede üç garip konuya, üç yanlışa dikkat çekti. Birisi veli olarak, karar mercii olarak Allah dururken O’ndan başka bir veli arama yanlışlığı, ikincisi Allah’ın hakem oluşu ve O’ndan başka hakem arama yanlışlığı, üçüncüsü de Allah’ın tek Rab oluşu ve O’ndan başka program yapıcı rab arama yanlışlığı.
115. Sıdk, “sözde ve işte doğruluk, dürüstlük, gerçeğe uygunluk”; adl de “bir sözün veya işin yerli yerince, hak ve nesafet kaidelerine uygun olması; hiçbir zulüm, haksızlık ve aşırılık unsuru taşımaması” demektir.
Kur’an-ı Kerim’den daha doğru ve daha adil bir söz yoktur. Onda bir tarafta çeşitli haberler veren bilgiler, diğer tarafta bir kısım emir ve yasaklar içeren hükümler yer almaktadır. Haberde aranan doğruluk, hükümlerde aranan ise adalettir. Kur’an verdiği haberleri ve vaatler yönüyle tamamen doğrudur, gerçeğin ta kendisidir; yalandan ve şüpheden uzaktır. Kanunları ve hükümleri yönüyle de tamamen âdildir; zulümden ve eğri büğrülükten uzaktır.
Bir haber cümlesi söyledik. Meselâ "bu bardağın içindeki içkidir" dedik. Onun mahiyetinin içki olduğu haberini verdiğimiz bu sözümüzde ya sadık olduk ya da kazib olduk. Eğer verdiğimiz bu haber doğruysa, yani o bardağın içindeki gerçekten içkiyse biz sadığız, değilse biz kâzibiz, yâni yalancıyız demektir. Bu bir haber cümlesidir.
Ama meselâ bir hüküm cümlesi söylesek, örneğin "içki insanlar için faydalı bir şeydir" veya "Moda adına şöyle şöyle giyinmeliyiz", "Burada namaz kılınmaz" dersek bir hüküm cümleleri söylemiş oluruz. İşte bu cümlelerimizle biz ya adil olduk, ya da zalim olduk. Çünkü biz hüküm verdik, hüküm ortaya koyduk. Eğer verdiğimiz bu hüküm Allah’ın hükmüne uyuyorsa biz âdiliz, değilse Allah korusun biz zalimiz demektir. Öyleyse söylediğimiz hüküm cümleleriyle günde kaç defa zalim olduğumuzu, farkında olmadan kendimizi kaç kez zalim durumuna düşürdüğümüzü bir düşünelim. Allah’ın hükümlerini bilmeyen insanların konuştukları her sözlerinde ne hâle geleceklerini artık siz düşünün…
Üstelik Allah’ın kelimelerini, ayetlerini değiştirebilecek, ona karşı hakimlik, düzelticilik yapacak hiçbir şey, hiçbir kimse yoktur. Ne kimse O’nun kelimelerini kaldırıp yerine daha doğru ve daha adaletlisini koyabilir, ne de aynısını getirebilir. Söz O’nun sözü, kanun O’nun kanunu, kitap O’nun kitabı, hüküm O’nun hükmüdür. Şu halde Allah’tan başka bir hakem aramak nasıl mümkün olabilir!
116. Burada söylenen iki ayırım çok önemli. Kur’an’ın iki ayırımı var, temel iki ayırımı; Ekserünnas – Ulul elbab.
Ekserünnas: insanların çoğu, yığınlar, kalabalıklar, kitleler demek. Kalabalıklar öyle, kitleler öyle. Arkasına takılırsanız varacağı yer belli. Ama;
Ulül elbab; akıl sahipleri, düşünen öz akıl sahipleri. Onlar hiçbir zaman yeryüzünün çoğunluğunu oluşturmadılar. Bu işin yasası da bu diyor. Hakikatin yeryüzündeki yasası bu.
Yığınlar nerede ise siz de oradaysanız, kalabalık nerede ise siz de ordaysanız eğer, sizin nerede olduğunuzu belirleyen hakikat değil kelle sayısıdır. Hakikatin ölçüsü hiçbir zaman rakamlar olmamıştır. İşte buna sayıların sultası deniyor. Rakamların hakimiyeti ayrı, hakikatin hakimiyeti ise daha bir ayrıdır. Hakikatin gücüne güvenen rakamlara bel bağlamaz.
Rabbimiz diyor ki ey kullarım! Dünya üzerinde çoğunluğun ya da azınlığın istediği, razı olduğu bir hayatı yaşamayı kabul ederek bir dünya yaşarsanız, hayat programınızı buna bina ederseniz bu size asla felah getirmeyecektir. Tüm dünya insanlığı Müslüman olsa bile, ya da tüm dünya kâfir olsa bile bize düşen onların çoğunluğu adına bir hayat yaşamak değil, Allah adına ve Allah’ın belirlediği biçimde bir hayat yaşamaktır. Çünkü şunu asla unutmayalım ki yeryüzündeki in-sanların tamamı kâfir olsa da onların içinden bir tek insan Allah’ın istediği hayatı yaşadığı zaman nasıl cennete gidecekse, bunun zıddını yapan bir kimse de cehenneme gidecektir.
117. İnsanlar inanç ve yaşayış bakımından genellikle “Allah’ın yolundan sapanlar” ve “doğru yolda gidenler” şeklinde ikiye ayrılmış; kimlerin yoldan saptığını, kimlerin hak yolda olduğunu Allah Teâlâ’nın çok iyi bildiği belirtilerek, dolaylı bir ifadeyle, yalan ve kuruntularla yollarını belirleyen dalâlet ehline güvenmek ve bağlanmak yerine, Allah’a güvenip bağlanmak, hakikati tayinde sadece O’nu ve O’nun bilgi hazinesi olan Kur’an’ı rehber kılmak gerektiğine işaret edilmiştir.
118. Bir hitabı anlamak için, onun ne dediğini anlamak için, neye karşı olduğunu anlamak lazım. Bu ayetin neye karşı olduğunu anlamadan ne dediğini anlayamayız.
Neye karşı? Karşısında kendi kendine bir şeylere yasak koyan insanlar var. Allah’ın iyi ve kötüyü belirleme yetkisini gasp etmiş, şu iyi, şu kötü diye kendisi iyi ve kötü koyuyor. Dolayısıyla yasaklar koymuş. Ekstra yasaklar. Fazladan yasaklar. Şunlar, şunlar, şunlar yenmez diyor. Niçin? Yukarıdan anlıyoruz niçin olduğunu. Kalabalıklara uymak için. Herkes öyle yapıyor da onun için.
Dine zam yapmaya, ayete inanmamak biçiminde bakıyor Kur’an. Ek yasaklar koymaya, O’nun ayetine inanmamak biçiminde bakıyor. Onun için de diyor ki; O’nun ayetlerine yürekten inanıyorsanız, bazı şeylere yasaklar koymayın, Allah’ın adının anıldığı şeyleri yiyin diyor. Hurafeye dayalı yasaklardan uzak durmamızı istiyor ayet.
Hemen asr-ı saadetten bir örnek hatırlayalım. Resulallah’a İslam’ını ilan etmek için gelmiş bir kabile vardı 9. yılda. Bu kabile giderken Hz. Peygamber onlara şöyle ilginç bir şart koştu.
– Yürek yemezseniz imanınız olmaz.
Yürek yemekle imanın ne alakası var diyeceksiniz. Hayır, öğreniyoruz ki bu kabile kesilen helal hayvanların kalplerini, yüreklerini yemeyi haram bilirlermiş. Peygamberimiz, yani sevgili dostlar bu sözün altındaki o müthiş şeyi algılamak lazım. Yani sözün ağırlığını lütfen üzerimizde hissedelim. Yürek yemezseniz imanınız olmaz derken, yüreği yiyin de Müslüman olun değil bu. Allah’ın sınırına tecavüz ettiniz demek. Siz Allah’ın helal kıldığı bir şeyi yasaklıyorsunuz. Yoksa bir insan hiç yürek yemeyebilir. Sevmez, yemez. Hiçbir problem yok. Ama burada söylenen o değil. Onun olmadığını zaten biraz sonra ayetlerden anlayacağız.
"O size ölü hayvan etini, kanı, domuz etini, ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvan etini haram kılmıştır." (Bakara 173)
Helâl olan şeyler çoktur. Onun için helâller tek tek sayılmaz. Ama buna mukabil haramlar az olduğu için isimleri tek tek belirtilir. Yani haramlar sayılır ve haram olduğu belirtilenlerin dışında kalanların hepsinin helâl olduğunu anlarız. Onun içindir ki bir şeyin helâl oluşuna delil istemez, haram oluşuna delil istenir.
Bakın burada sayılan haramlar şunlardır:
1- Meyte yâni lâşe. Kendiliğinden ölmüş veya şer’î bir usulle kesilmemiş hayvanlar lâşe hükmündedir ve yenmez. Yani Müslümanın besmele çekerek veya ehl-i kitabın kestiklerinin dışındaki hayvanlar haramdır.
2- Kan necistir ve yenilmesi haram kılınmıştır. Ancak bu ayette sadece kandan genel olarak söz edilmiştir. Fakat En’âm sûresinde bu konu biraz açıklığa kavuşturulmuştur.
"Akan kan size haram kılındı." (En’âm 145) Buyurulmaktadır
3- Domuz eti haramdır. Domuzun sadece eti değil yağı, kılı, derisi, kemikleri her şeyi haramdır.
4- Allah’tan başkaları adına kesilen hayvan da haramdır. Meselâ filan türbede filan kişi adı zikredilerek veya işte başkan için, bakan için, reisi cumhur için diyerek bunların adına kesilen hayvanlar haramdır. Allah için ve Allah’ın meşru gördüğü bir niyetle kesilen hayvanlar keserken de Allah adı anılarak kesilirse bu haram değildir.
119. Buradan anlıyoruz ki Allah’ın yasakladığı şeyler açıklanmıştır ve yine buradan şunu anlıyoruz. Bir şey yasaklanacak olursa açıklanır. Onun için İslam şeriatında esas olan serbestliktir. Mubahlıktır. Bir şeyin helalliğine delil aranmaz. Hakkında hüküm yoksa helal sayılır. Haramlığına delil aranır.
Aslında dine zam yapmakta, dinden iskonto yapmakta aynı şeydir. Burada o gerçek dile getiriliyor.
Günahın en büyüğü, dinin sınırlarını bozmaktır. Çünkü dinin sınırlarını Allah koyar. Eğer siz sınır taşını, içeri ya da dışarı fark etmez. Oynattınız mı, artık o taşı her gelen oynatmaya başlar ve sınır kaybolur. Onun için zam yapmakta, iskonto yapmak gibi hatta ondan daha beter olarak nitelendirilmiş.
Ayette, zaruret halinde haram kılınan şeylerden yenilmesine izin verilmiştir. Ancak zaruret halinin tespitiyle ilgili kesin ölçüler belirlenmesi önemli güçlükler taşır; bu durum büyük ölçüde vicdanî bir meseledir. Bu sebeple ayetin sonunda “Muhakkak ki rabbin haddi aşanları çok iyi bilir!” buyurularak bu ruhsatı istismar etmeye kalkışacak olan kötü niyetli kimseler uyarılmıştır.
120. “Günahın açığı” zina, hırsızlık ve benzeri gibi dış uzuvlar ile yapılan; “gizlisi” de inkâr, haset, kibir gibi sırf kalp ile yapılan günahlar olabilir.
Günahın açığı herkesçe bilinip teslim edilen, gizlisi ise herkesçe bilinmeyen şey demişler müfessirler.
Ama yukarıdaki ayetin ışığında; dinden eksiltmeyi açık günah, dine zam yapmayı da gizli günah biçiminde anlayabiliriz. Çünkü fazla dine zam yapılınca bunu dindarlık gibi algılıyor birçok insan.
121. Bu ayet, Allah’ın ismi anılmadan kesilen hayvanların etlerinin yenilmesini haram kılmaktadır. Ancak “unutma” ve “kastilik” ihtimaline göre mezhep imamları bu hususta farklı görüşler serdetmişlerdir. Hanefilere göre sadece kasıtlı olarak Allah’ın ismi anılmadan kesilen hayvanın etini yemek haramdır. İmam Şafiî, ayetin asıl maksadının Allah’tan başkası adına kesilen hayvanın etini haram kılmak olduğunu düşünerek, böyle bir niyet bulunmadığı sürece, bilerek de olsa bilmeden de olsa, Allah’ın ismi zikredilmeden kesilen hayvanın etinin yenilebileceğini belirtir. İmam Malik ise kasten de olsa unutkanlık veya bilgisizlik sebebiyle de olsa, Allah’ın ismi zikredilmeden kesilen hayvanın etini yemenin haram olduğunu söyler.
Ayet haram ve helâller konusunda Allah’ın emrine itaati emrederken, bu hususta Allah’tan yüz çevirenlerin isteklerine uymanın da şirk olduğunu bildirir. Zira Allah’ın birliğini kabul etmek, hayatın tüm yönlerinde Allah’a itaat etmeyi gerektirir. Şu bir gerçek ki, Allah’a itaat eden karanlıklardan kurtulurken, bundan yüz çeviren karanlıklar içinde kalacaktır.
122. Âyetin iniş sebebi şöyledir: Bir gün Ebu Cehil namaz kılmakta olan Peygamber (s.a.s.)’in üzerine işkembe attı. O sırada elinde yayıyla avdan dönen Hamza’ya Ebu Cehil’in yaptıkları haber verildi. O zaman Hamza henüz iman etmemişti. Ebu Cehil ile karşılaştığında hiddetle elindeki yayı kafasına vurdu. Ebu Cehil kendini savunarak: “Görmüyor musun? O’nun getirdiği ayetler bizi akılsızlıkla suçluyor, tanrılarımıza hakaret ediyor!” dedi. Hamza şöyle cevap verdi: “Gerçekten de insanların en akılsızları sizsiniz. Allah’ı bırakıp putlara kulluk ediyorsunuz. Ben şahadet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. O tektir ve ortağı yoktur. Muhammed, O’nun kulu ve Rasûlü’dür.” Bu hadise üzerine bu ayet nazil oldu.
Burada küfür ve şirk bataklığı, cehalet ve idrak yoksunluğu içinde manen ölü halde iken imanla, ilim ve idrakle dirilen ve kurtuluşa eren insan ile, o bataklık içinde kalan ve oradan çıkamayan kimsenin hali tasvir edilir. Çünkü küfür, şirk ve cehalet insan ruhunun yüce vasıf ve özelliklerini öldürür. İman ve ilim ise bunların dirilip canlanmasını sağlar. İmanla dirilen kişiye verilen nur, Kur’an’dır. Kur’an onun kafasındaki ve kalbindeki bütün karanlıkları aydınlatır. Onun rehberi Kur’an olur ve onun verdiği ışık ve bilgi ile doğru yolu bulur ve o yolda yürür.
Kur’an kavram dünyamızı sarsıyor değerli Kur’an dostları. Dinlediniz mi ayetin mealini, ölümden söz ediyor. Ölüyken hayat verdiğimiz dirilttiğimiz diyor. Ölümü ve dirilişi Kur’an bizim anladığımız gibi anlamıyor.
Ama sizin diri zannettiğinize Kur’an ölü diyor. Onun için bu kavramları yeniden düşünün diyor Kur’an. Kur’an a göre düşünün. Allah’ın gör dediği yerden baktınız mı, diri zannettiğiniz birçok insanın, dik sürünen bir ölü, ölüden berbat bir şey olduğunu görürsünüz.
Bunlar, yaptıkları kendilerine güzel gösterilenler kimseler. Akıllı gibi duruyor ama batılı hak diye savunuyor. Yanlışı güzel diye, çirkini güzel diye, eğriyi doğru diye savunuyor. Çünkü şeytan onların akıllarını alt üst etmiş. Daha doğrusu kendi içgüdüleri ile kendi egolarını tanrılaştırmışlar. Onun için Allah’ın gör dediği yerden değil, şeytanın gör dediği yerden bakıyorlar.
123. Değerlendirme, ölçme yetisini kaybetmiş bir toplumun zorunlu olarak uğrayacağı musibet budur, akıbeti budur. Ayaklar baş, başlar ayak olur. Amuda kalkmış bir toplum haline gelmiş olur. En adisi en tepesine çıkar. İşte bunu işaret ediyor Kur’an. Buna diyor bir toplumun en iğrenci, en kötüsü, en ahlaksızı en tepesine gelir. Çünkü fertlerin hayat tasavvurları alabora olmuştur.
124. Entrika, yalan, hile ve düzenbazlık üzerine iktidarlarını kuranların akıbeti, Merak ediyor musunuz, ibret dolu dünya tarihine bakın yeter.
“Onlar, hüccet ve deliller bekledikleri için değil, aşırı kıskançlıkları yüzünden inkârda daima ısrarlı olmuşlardır”. Esasen tarihin bütün dönemlerinde ve günümüzde inkârcılık veya batıl inançlarda ısrar etmenin temelinde çoğunlukla kıskançlık, gurur ve kibir, yanlış geleneklerin veya telkinlerin etkisini aşamama gibi psikolojik sebepler bulunmaktadır. Hz. Muhammed’in risaletini kıskanan Velit b. Mugire, Ebû Cehil gibi Mekke ileri gelenleri de oğullarının çokluğunu, soylu veya zengin olduklarını gerekçe göstererek kendilerinin yahut kendi kabilelerinden birinin peygamberliğe daha lâyık olduğunu ileri sürmüşlerdir
Peygamberliğin kesbî (insanın istemesi ve gayret göstermesiyle elde edebileceği) bir makam olmadığını, Allah’ın birine peygamberlik vermesinin sadece O’nun bir lütfü olduğunu göstermektedir. Ancak Allah, mutlak irade ve tasarrufuyla, peygamberliği lütfedeceği kişiyi yüksek ahlâkî ve zihnî melekelerle donatır. Buna karşılık kendilerini de peygamberliğe lâyık görenlerin ruhları isyan, kıskançlık, hile ve desisecilik, gurur ve kibir gibi fenalıklarla kirlenmiş olup buna rağmen Peygamber’i tanımamaya, cürümler işlemeye devam ettikleri için, kibirlerine karşılık aşağılanmaya ve zillete, isyanlarına karşılık da azaba maruz kalacaklardır.
125. Allah’ta kimi sapkınlıkla karşı karşıya bırakırsa, göğe tırmanıyormuş gibi içini daraltır diyor, sıkıştırır. Göğe tırmandıkça oksijensizlikten nefesi daralan ve sonunda içi dışına çıkarak iğrenç bir şekilde can veren birini örnek gösteriyor. Beden için oksijen ne ise ruh için de iman o dur demek istiyor ayet.
Nasıl havasız kalınca ölürseniz, imansız kalınca da ruhunuz ölür. Ebedi hayatınız ölür diyor. Hayatını Allah ile anlamlandıramayan bir kimsenin manevi ölümünü tasvir ediyor bu ayet.
126. Peygamber’in ve müminlerin üzerinde bulunduğu İslâm yolu, Allah’ın, kendisinde hiçbir eğrilik bulunmayan dosdoğru dinidir. Göğsünün genişlemesini, kalbinin açılmasını, ruhunun ferahlanmasını isteyen; dünyada huzur ve mutluluğu, ahirette kurtuluşu talep eden bu dine girmelidir. Cenab-ı Hak, düşünüp anlayacak ve öğüt alacak kişiler için bu yolun bütün kanunlarını, emir ve yasaklarını, nişan ve alametlerini Kur’an’da detaylı bir şekilde açıklamıştır.
127. Yani şeytanın vahyi, Allah’ın vahyinin karşısında duruyorsa, şeytanın velayeti de Allah’ın velayetinin karşısında duruyor. Şeytan kendi dostlarının velayetini üstlenecek ama Allah huzurunda hiçbir işe yaramayacak. Fakat Allah velayetini üstlendiği dostlarını ebedi saadete kavuşturacaktır.
128. Cin topluluğundan maksat, onların şeytanlarıdır. Mahşer günü Cenab-ı Hak, cinleri ve insanları huzurunda toplayıp hesaba çekecektir. Şeytanlar dünyada devamlı olarak insanları aldatmaya, onları saptırıp yoldan çıkarmaya çalıştıkları için, ilâhî hitap öncelikle onlara yöneltilecek; insanları niçin aldattıkları sorulacaktır.
İşin dikkat çeken yönü şudur: Bu sorguya henüz cinler cevap vermeden, onların insanlardan dostları olan, müşrikler ve kâfirler, bu dostluğun bir gereği olarak ve bir manada da şeytanları savunur mahiyette: “Rabbimiz! Doğrusu biz, birbirimizden faydalandık, onlar bizden biz de onlardan istifade ettik, neticede ölüm şerbetini içerek mahşerde huzuruna geldik” diyecekler. Bu hususta mesuliyetin yalnız şeytan dostlarına ait olmadığını, kendilerinin de buna ortak olduklarını itiraf edecekler. Yaptıklarına pişman olacaklar. Allah da onlara, bundan böyle barınaklarının ve yatacak yerlerinin ebedî ateş olacağını haber verecek.
İnsanların cinlerden faydalanması, cinlerin onlara şehvet yollarını ve vasıtalarını göstermeleri; hile, tuzak, yalan söyleme, sihir ve büyü usullerini, eğri yollardan gidip yalan dolanla iş yapmanın, etrafa fesat saçıp gizlenmenin çarelerini öğretmeleri sebebiyle gerçekleşir. Cinlerin insanlardan faydalanması ise insanların, onların telkinlerini gönül hoşluğuyla kabul etmeleri ve kolaylık göstererek yardımda bulunmaları yoluyla gerçekleşir. Bu yolla cinler hedef ve maksatlarına ererler. Bunun tabii bir neticesi olarak:
Bu ayetten ve bir çok hadisten yola çıkarak cennet nimetlerinin sonsuzluğunun aksine, cehennem azabının günahkarlar için, günahkar müminler için bir terbiye ve arındırma işlevi göreceğini ve sonunda günahkar müminlerin cennete gireceklerini söylemişlerdir bir çok Kur’an yorumcusu ve bir çok Alim ve bu ayeti delil göstermişlerdir.
129. Onlar çevrelerini rahmani güçlerden değil de şeytani güçlerden seçmekle, onlar kendilerine yol haritası olarak Allah’ın mesajlarını değil, şeytanın ve şeytani güçlerin mesajlarını tercih etmekle baştan kaybetmişlerdir.
İşte onun için Kur’an diyor ki; Onları birbirlerinin peşine takarız. Onları birbirlerine musallat ederiz. Onlar dost olduk zannederler, biz dostuz zannederler, ama onlar kendilerine hiçbir düşmanın veremeyeceği kadar ziyan verirler. Onların dostlukları onları ateşe götürür.
Evet müminlerin destekleyicisi müminlerdir, kâfir ve zalimlerin destekleyiciler de yine kâfir ve zalimlerdir. Her mü’min kendisine destek verecek bir mü’min ararken, her zalim de kendisini destekleyecek bir zalim arar. Her zalim kendi zulmüne destek verecek birini arıyor ve buluyor. Ama şurası da bir gerçek ki desteklenen de zalim, destekleyen de zalimdir. Zulmeden de zalimdir, zulme destek veren de zalimdir. Bir yerde zalimin varlığı onun zulmünü sineye çeken, onun zulmü karşısında susmayı tercih eden mazlumun varlığına bağlıdır. Ona destek olan mazlum olmadıkça zalim hiç bir zaman varlığını sürdüremez.
130. Nitekim bakın Rablerinin bu sorusuna karşı insanlar şöyle diyecekler: Ya Rabbi! Bizler kendi hakkımızda şahitlik ederiz! Biz nefislerimize, kendi aleyhimize şahitler olduk! Evet, kendi aleyhimize şahitlik ediyoruz ki elçilerin bize geldi ya Rabbi! Elçilerin bizi uyardılar! Cennet ve cehennemle uyardılar! Hesap, kitapla uyardılar! Ayetlerinle uyardılar! Ama biz dinlemedik onları! Onların uyarılarına aldırış etmedik! Bir kulağımızdan girdi, öbüründen çıktı. İşimiz, aşımız, dükkânlarımız, ticaretlerimiz, yaşantılarımız, hayatlarımız onları dinlemeye zaman bırakmadı. Hayatımız, hayat programımız onlarla ilgilenmeye imkân bırakmadı. Aslında senin elçilerin emin kimselerdi. Hayatlarıyla, yaşantılarıyla senin dediklerine en güzel örneklik yapan kimselerdi. Üstelik bize yaptıkları uyarılar karşılığında bizden her-hangi bir şey de istememişlerdi ama biz onlara değer vermedik.
Ve bir de dünya hayatı onları aldattı diyor Rabbimiz. İmtihan gereği Allah’ın dünyada günah işleyenlere dokunmaması onları aldattı. Zannettiler ki hesap ödenecek bir makam yoktur. Zannettiler ki dünyada Allah’ı atlattık. Zannettiler ki dünya hiç bitmeyecek. Zannettiler ki hayat hiç bitmeyecek. Zannettiler ki dirilmeyecekler ve hesaba çekilmeyecekler. Evet, dünya onları aldattı da sonunda kendi dünyalarına kendileri şahitlik ettiler. Kendi gidecekleri yere kendileri şahitlik ettiler. Kendi hak ettikleri yeri kendileri itiraf ettiler. Kendi aleyhlerindeki hükümlerini kendileri verdiler.
Ve böylece onlar kendilerinin kâfir olduklarını beyan edecekler. Yani bu insanlar bu gerçeği olduğu gibi kabulleneceklerdir. Ama ne fayda. Bunu önce söyleyecektiler.
131. Allah insana rahmet etmek istiyor, insanı apansız yakalamak istemiyor. Allah’ın maksadı insanın mutluluğudur. Onun içinde hayrı ve şerri, hakkı ve batılı, iyiyi ve kötüyü, doğruyu ve yanlışı önce bildiriyor. Bunu bilmek için o kadar çok mekanizma koyuyor ki insana; Bir akıl veriyor. Akıl verdim, gerisini kendin bul demiyor, İrade veriyor. İrade verdim kendin bul demiyor, dahası mesaj gönderiyor. Mesajı uygulayacak peygamber gönderiyor. Mesajı aktaracak, insanların yüreklerine taşıyacak nebiler, resuller gönderiyor ve bu kadar şeyi yaptıktan sonra insanın ne mazereti kalır, söyler misiniz?
Ve hakikate sırt dönmek sadece Allah’a ihanet değil, akla ihanet, iradeye ihanet, vahye ihanet ve peygamberlerin çağrısına ihanet değil de nedir. Yani insan Allah’ın kendisine bu kadar rahmetinden sonra hala eğer bu rahmete sırt dönüyor, bu mesajı kavramamakta direniyorsa, insan kendi kendine en büyük ihaneti yapıyor demektir.
132. Demek ki burada aynı zamanda şöyle bir şey de var. Kötü düşünce eyleme geçmediği sürece Allah nazarında dikkate alınmıyor. Kötü duygular eyleme yansımadığı sürece, Allah nazarında cezayı hak eden bir sebep olarak görülmüyor. Allah insanın, birçok süzgecinden geçtikten sonra eyleme yansıyan tavırlarını dikkate alıyor.
Eğer bir kötülüğü zihninizden geçirseniz de yapmasanız, Allah vazgeçtiğiniz için size ecir verir. Zihninizden geçirdiğiniz için sorumlu tutmadığı gibi vazgeçtiğiniz için ecir verir. Ama bir iyiliği zihninizden geçirseniz de, gücünüz yetmediği için elinizden gelmediği için yapamasanız, yapmış gibi ecir verir. Yani insanın lehine kullanır zihni delilleri.
Ayrıca O, her bir ferdin derecesini yaptıklarına göre belirler. Çünkü Allah onların yaptıklarından habersiz değildir. Hiçbir şey O’nun ilminin dışında kalmadığı için insanları amellerine göre derecelendirmekte de hata etme ihtimali yoktur.
Ama bir toplumda düşünün ki, Allah onları uyarmış, fakat ısrar ediyorlar. Günahta ısrar, günahın kendisinden daha büyük günahtır.
133. Onun için el Ganiyy kendi kendine yeten demektir. Ki Allah kendi kendine yeter. Allah için kullanıldığında, Lam’ı tarifle kullanıldığında mutlak manada Ganiyy demektir ki bu şu anlama gelir; Hem kendi kendine yeten, hem de kendi dışındaki tüm mahlukata yeten tek varlık anlamına gelir. İşte bu nedenle Allah’tan başka hiçbir varlık, kendi kendine yetmez. Onun için El Ganiyy değildir. Belki Ganiyy dir ama El Ganiyy değildir.
Sadece Allah’a değil, dışındaki eşyaya da ihtiyaç duyan; Havaya, suya, toprağa yere, göğe ihtiyaç duyan bir insan Allah’a nasıl ihtiyaç duymaz ve bunun nasıl farkına varmaz. Havasız yaşayamayan, havasız bir saat hayatta kalamayan insan, Allahsız nasıl hayatta kalır.
Ve Rabbüke çok daha anlamlı bir kolerasyon oluşturuyor. Zür rahme ifadesi ile. Çünkü Allah, yarattıklarına olan rahmetini, rububiyyet sıfatı ile tecelli eder. Yani Allah’ın rububiyyetinin tecellisi işte rahmetinin tecellisidir. Onun için Rahmet, rububiyyet sıfatının mahlukata bir tecellisidir. Terbiye eder.
Kahrıyla da terbiye eder, lutfuyla da. Ama Lutfuyla terbiye eder, çünkü Rahiymdir.
Yoklukla da sınar, varlıkla da. Ama sınamalarının tamamı insanın lehinedir. Din gönderir, kurallar belirler, ilkeler koyar, koyduğu ilkelerin, belirlediği kuralların hiçbir kendisi için, kendi ihtiyacı için değildir çünkü O muhtaç değildir.
Eğer siz imana karşı görevinizi yapmazsınız, eğer siz kendinize yabancılaşırsanız.
Ne gibi? Tarih bunun en canlı şahidi dostlar. Tıpkı bir zaman Medine’nin taşıdığı sancağı bir dönem gelip Kufe’nin, bir dönem gelip Bağdat’ın, bir dönem gelip Şam’ın, bir dönem gelip Kahire’nin, bir dönem gelip Endülüs’ün, Gırnata’nın, bir dönem gelip İstanbul’un taşıdığı gibi. Bir dönemde gelir hiç ummadığınız, hiç tahmin edemeyeceğiniz bir başka yer taşır.
Neden böyle değişir? İşte o değişimin sebebi bu yasadır. Allah’a sırt dönen toplumun elinden Allah, hakikatin yeryüzündeki mümessili olma görevini, imtiyazını alır, Hakikati layıkıyla temsil edecek bir başka topluma verir.
Evet sanmayın ki dünyada kalış süreleriniz sizin kendi ellerinizdedir. Dünyada bizler istediğimiz kadar yaşama imkânına sahip değiliz. Gelişimiz de elimizde değil, gidişimiz de. Dünyaya bizler istediğimiz dönemde, istediğimiz coğrafyada ve istediğimiz aileden gelmedik. Bu konuda bize bir şey sorulmadı. Erkek ve kadın olarak da yaratılmamız bizim elimizde değildir. Bir tavuk olarak da dünyaya gelebilirdik ve hiç bir itiraz hakkımız da olmayacaktı. Hani tavukların bir itiraz hakları var mı? Gelişimiz böyle olduğu gibi gidişimiz de bizim elimizde değildir. Belki bugün, belki yarın, belki yarından da önce gideceğiz. Çaresiz buna hiç bir zaman itiraz hakkımız yoktur. Nasıl ki bizler başkalarına vâris olmuşsak, başkalarının ölümünden sonra onların yerine dünyaya getirilmişsek bizim yerimize de başkaları getirilecektir. Dilerse Allah sizi yok eder, sizden başka birilerini var kılar, hayatın yükünü, halifelik görevini onlara verir. Tıpkı siz de bir başka toplumun zürriyeti idiniz. Bir başka neslin nesli olarak geldiniz.
Öyleyse madem ki bir gün gideceğiz bu dünyadan, madem ki kazık çakmayacağız yeryüzüne ve madem ki bizi getirip götüren bir varlık var, o halde geçici bir dünyaya bağlanıp kalmayacağız. Tüm plan ve programlarımızı geçici bir dünya adına yapmayacağız. Adımlarımızı âhiret adına atacak, hesabımızı kitabımızı âhiret adına yapa-cağız.
134. Eğer bu tehdide, bu belaya hak kazanmışsanız, bunu hak etmişseniz yani, kesinlikle gerçekleşeceğinden emin olabilirsiniz. Ama nasıl gerçekleşecek diye sormayın, toplumların alt üst oluş gerekçeleri çok çeşitlidir.
Onun için toplumların değişme süreci, toplumların bozuluş nedenleri çok farklı olabilir. Bütün bu nedenleri aslında tek bir sebebe çevirip bu toplum hak etti demeniz ve gerçekte Allah’ın bir yasası olduğunu bilmeniz şart.
Rabbimizden insanlara vaat olunanlar pozitif ve negatif olarak iki ana grupta toplanabilecektir. Birisi, benim istediğim gibi, benim peygamberimin emrettiği gibi bir hayat yaşarsanız karşılığında vaadettiğim mükafatlar size gelecektir. Size cennet vaadediyorum ve bu vaadim aynen gerçekleşecektir.
Ötekisi de tam tersine beni dinlemez, elçilerime kulak vermez, kafanıza göre hareket ederseniz o zaman da size cehennemi vaadediyorum, aynen o da gerçekleşecektir. Buyurun hangisini isterseniz tercih size aittir diyor Rabbimiz.
Bazen sizi azdıran bir zenginlik biçiminde, bazen sizi perişan eden, belinizi büken bir fakirlik biçimine, bazen yerin üstünü altına getiren bir deprem biçiminde, bazen başınıza başsız başları musallat etme biçiminde, bazen düşmanlarınızı size musallat ederek ekmeğinizi elinizden almaları biçiminde gerçekleşir. Evet Allah size ne vaadetmişse onların tamamı size gelecektir. Ne kadar da güçlü olursanız olun, ne kadar da kaçmaya, saklanmaya çalışırsanız çalışın bundan kurtulma imkânınız yoktur. Allah’la baş etme imkânınız yoktur.
Öyleyse Allah’ın vaadini iki ana grupta topladık:
1: Rızasına uygun, kitabının ve peygamberinin gösterdiği gibi hareket ederseniz size cennet vaadediyorum, aynen öyle gerçekleşecektir.
2: Bir de bunun tam tersine, beni dinlemez, kitabımı ve peygamberimi dinlemez, kendi kafanıza göre giderseniz size cehennemi vaadediyorum. Buyurun hangisini isterseniz diyor Rabbimiz.
135. Önce suskunlukla karşılarlar, görmezden gelirler hakkı ve hakikati. Onda başarılı olamazlarsa bu kez yalan ve iftiraya başvururlar. Alaya başvururlar. Alay ederler. Dalga geçerler, küçümserler, hafife alırlar. Sizin ağırlığınızı yol etmeye çalışırlar. Onda da başarılı olamazlarsa 3. aşamaya geçerler. Fiziki işkence yaparlar. Size acı çektirirler, size sıkıntı verirler, sizi taciz ederler. Onda da başarılı olamazlarsa son aşamaya geçerler, varlığınızı ortadan kaldırmaya çalışırlar. Direkt varlığınızı hedef alırlar. Tüm peygamberlerin geçtiği aşamalardır bunlar. Hakikatin düşmanları tarafından tüm peygamberler işte böylesine şeylerle muhatap olmuşlar ve eğer siz de vazifenizi yaparsanız siz de bunlara muhatap olursunuz.
Ey hakka karşı direnen toplum. Ey ücretsiz bir biçimde kendilerini hakikate davet ettiğim halde bir türlü hakka gelmemekte ısrarcı olan toplum. Ben bana düşeni yapıyorum. Görevimi yapıyorum. Siz de size yakışanı yapın. Diyebiliyor musunuz?
Hakk daima üstündür. Hakk daima galiptir. Hakk daima altındır. Çamura düşse de öyledir. Hakk kendisine el uzatan hiç kimse olmasa da güçlüdür. Güçlü oluşunu dışındaki bir odaktan değil, bizatihi hakikat oluşundan alır. Onun için Hakk şiddete ihtiyaç duymaz. Hakk teröre ihtiyaç duymaz. Çünkü Hakkın gücü bizatihi özünden gelir.
Yalan şiddete ihtiyaç duyar. Yalanın teröre ihtiyacı vardır. Çünkü yalanın özünden kaynaklanan gücü yoktur. Batılın kendisinden kaynaklanan gücü yoktur. Dışarıdan ona güç takviyesi gerekir. Onun için batılın teröre ihtiyacı vardır. Batılın şiddete ihtiyacı vardır.
Hakkın propagandaya da ihtiyacı yoktur. Sadece duyurulmaya ihtiyacı vardır. Hakikatin reklamı olmaz. Çünkü bizatihi kendi kendisini tanıtır zaten. Sadece duyuru yapılır. Duyurulur hakikat. Ekstradan reklamını yapmanıza gerek yok. Hakikat için yalan söylemenize gerek yok. Çünkü ne kadar övseniz zaten hakikati layığı ile övmüş olamazsınız. Onun için hakikat söz konusu olduğunda reklam sözcüğü boşlukta kalır. Propaganda sözcüğü boşlukta kalır. Hakikate davet edilir. Hakikatin davetçisi olur.
136. Allah’a aittir diye Allah’a kurban sunuyorlar. Kimler bunlar, şu sizin bildiğiniz putperestler, müşrikler, Kur’an’ın pislik dediği o inanç sahipleri.
“Bi za’mihim” Kuruntuları var onların. İnançları yok. Hurafe hiçbir zaman inanç olamaz. Hurafe kuruntudur. Bir şeye iman diyebilmemiz için o şeyin mutlaka ve mutlaka hakikat olması lazım. Hakikatte ya insanın kendi tecrübelerinden yola çıkarak elde ettiği bilgiye, ya da Allah’ın verdiği ilahi bilgiye dayanır. Onun için iman kimi zaman insanın kendi öz bilgisi ile ulaştığı hakikate inanması, kimi zaman da Kur’an’ın gayp dediği, aklın idrak alanına, çerçevesine sığmayan aşkın hakikatlere, Allah’ın bildirmesi sebebi ile, Allah’tan gelen bir bilgi sebebi ile iman etmesi, inanmasıdır. İman, bu iki unsurun bir araya gelmesidir.
Ayete dönecek olursak, Allah’a kurban sunuyorlar. Yani Allah’a inanıyorlar, bu açık. Kim onlar, İbrahim dininin tahrifçileri. Bu nokta çok önemli, bu nokta unutuluyor. Mekke putperestleri Hz. İbrahim’in takipçileri idi.
Şu soruyu sormak acaba çok mu yersiz, Sakın biz de Hz. Muhammed AS. ın getirdiği İslam’ın tahrifçileri olmayalım?
Onlar putlarına ayırdıkları payı ne yapıyorlardı? Put sektörüne veriyorlardı. Hurafenin olduğu yerde bakarsınız hurafe sektörü de türeyivermiş. O sektör ciddi paraların döndüğü sektör olur.
Aslında samimi değillerdi. Samimi olsalardı Allah’a ayırdıklarını yoksullara vermeleri gerekiyordu, onu da vermiyorlardı. Allah nasıl olsa bizden zengindir deyip Allah’a ayırdıklarını ihtiyaç halinde hemen geri alıyorlardı. Onun ihtiyacı yok, O nasıl olsa bizden zengindir, dolayısıyla O’nun hakkını geri alalım. Böyle gerçekten de gülünç bir hal, gülünç bir inanç biçimi. İşte hurafeye dayanırsa inanç, insanı da böyle gülünç yapardı.
sae ma yahkümun; Ne berbat yargılara kapılıyorlar.
137. Evet, yani sadece kurban sunma aşamasında kalmıyor, her hurafe mutlaka en sonunda bir vahşete, insana zarara yol açar. Yani insan hurafesinin zararını yine kendisi görür sonunda. Onun için hurafenin yasaklanması, inanca düşmüş mikroplar gibi yasaklanmasının sebebi,Allah’ın bundan zarar görmesi değil. Ya kimin zarar görmesi? Hurafeye inanan insanların bizzat kendilerinin zarar görmesi.
Çocuk katli iki 3 sebebe dayanıyordu Zemahşeri’nin naklettiğine göre:
1 – Yoksulluktan dolayı katlediyorlardı ki, yoksulluk, açlık korkusu ile olur.
2 – Ahlaki amaçlarla gömüyorlardı. Hz. Ömer’in kızını gömmesi yoksulluktan değildi. İlerde büyüyecek ve ahlaksız toplumda o da ahlaksızlık yapacak, bozulacak, yüz karası olacak, namusumuza leke getirecek amacı ile daha çocukken infaz etmeye kalkıyordu. Masum bir yavruyu.
3 – Kurban sunmak için erkek çocuklardan bazen sadece tanrılarına kurban sunmak için katlettikleri de olurdu.
İşte böylesine bir zihin alaborası, böylesine bir düşünce kısırlığına yol açıyordu yanlış inanç, bozulmuş inanç. Yani temeli bilgiye dayanmayan, temeli sağlam olmayan, temeli vahye dayanmayan her tür inancın insanı götürdüğü nokta işte böylesine vahşet, dehşet ve gülünçlüklerdir. Burada söylenen de budur.
138. Yani insanın kullanımı için yaratılan varlıkları, yaratılış amacının dışına itiyorlardı.
Maide suresinin 103. ayetinde işleyeceğiz İnşallah.
Vesile, saibe, gibi isimler veriyorlar, kulaklarını yarıyorlar, ya da kuyruğunu kesiyorlar, kulağını kesiyorlar işaret olsun diye onu salıyorlardı. Mesela üst üste ikiz doğuran hayvanları, 5 batında doğuran hayvanları, artık belli bir yaşa kadar ürün veren, belli bir yaşa kadar yavru veren hayvanları. Yani böyle kendi kafalarından bir takım kurallar koymuşlardı, bir takım hurafeler koymuşlardı ve kullanım dışı tutuyorlardı.
İnsan Din koymaya kalkarsa hakikat ne olur? İnsan sayısınca din olmaz mı? İşte hurafe de oradan çıkıyordu.
İftiraen aleyh bu hurafelerini asılsız yere Allah’a isnat ediyorlar. Sanki Allah emretmişte bunlar böyle yapıyormuş gibi bir hava uyandırıyorlar, bunu da Allah’a isnat ediyorlar. Tek delilleri nedir? Atalarından böyle görmüş olmak.
139. Buna göre bahîre ve sâibe diye adlandırdıkları adak hayvanlarının sağ olarak doğan yavrularını sadece erkekler yiyebilir, ölü doğan veya doğum esnasında ölen yavruyu ise hem erkekler hem de kadınlar yiyebilirdi. Buradan, Cahiliye Araplarının kadınları bazı haklardan yoksun bıraktıkları, ayrıca ölü hayvanın etini yedikleri anlaşılmaktadır.
Eğer Allah kullarının tümüne eşit haklar vermişse bu Allah’a iftira değil de nedir?
Evet, bu da Allah’a ayrı bir iftira türüdür. Erkeklere serbest kadınlara haram. Nerden çıkarıyorlar bunu? Kadınlardan farklı olarak erkeklerin ne yetkileri var ki kendi lehlerine hüküm verebiliyorlar? Dayandıkları hiçbir delilleri yoktur bu konuda. Sadece heva ve heveslerine takılıyorlar.
Buradan hisse şudur; İnsan din koyarsa olacağı budur. Yani komiklik.
Niçin? Efendim hurafenin niçini olmaz, mantığı olmaz. Onlar öyle istediler onun için.
140. Bunlar kimlermiş? Hüsrana uğrayanlar. Kafalarından din koyanlar, kendi işkembelerinden yasa uyduranlar, haram ve helal belirleme işini kendi zevklerine, kendi akıllarına, kendi tabiatlarına uygun bir biçimde kılanlar. Yani güzeli ve çirkini, iyiyi ve kötüyü, hakkı ve batılı belirleme ölçüsünü Allah’ın koymasına bakmayıp kendileri koymaya kalkanlar. İşte onlar ölçü koyarsa sonuçta böylesi bir hüsran oluyor.
Çocuk öldürmeye kadar, kişinin öz elleri ile ciğerparesini, yavrusunu öldürmeye kadar varıyor bu hurafeler. Ki dünyada geçmiş uygarlıklarda bir takım gerekçelerle, geçmiş kültlerde, inançlarda birtakım gerekçelerle insan kurban etme meselleri de hep bu tür hurafelerden kaynaklanıyor. Tabii ki Hz. İbrahim’in meseli aslında böyle bir şeyi ortadan kaldırmak için kullanılmış ilahi bir mizansendir.
Evet çocuklarını öldürenler. Sanki o çocuklarının hayatını kendileri vermiş gibi, sanki hayatın sahibi kendileriymiş gibi o hayatı almaya çalışıyorlar. Halbuki o çocuklarının hayatları da, kendilerinin hayatları da kendilerinden değildir. Kendilerini yaratan da çocuklarını var eden de Allah’tır. Yaptıkları bu kötü işle Allah’a iftira ediyorlar.
Bir de Allah’ın kendilerine sunduğu tertemiz rızıkları haram kılarak Allah’a iftira ediyorlar. Hayatın sahibi olan, hayata kurallar koymaya tek yetkili olan, haram-helal yasaları belirlemeye tek yetkili olan Allah’tan bu yetkiyi alarak Allah’a iftira ediyorlar. Allah bu işleri bilmez. Allah hayata karışmaz. Bu işleri biz biliriz diyerek Allah’a iftira ediyorlar.
141. Burada lafzen yukarıdaki ma’ruşatin ve ğayre ma’ruşatin ibaresi lafzen çardaklı, çardaksız anlamına geliyor ama Celaleyn; gövdeli bitkiler gövdesiz bitkiler açıklamasını koymuş ki en uygun olan anlamda bu olsa gerek.
Zulüm, bir şeyi Allah’ın yarattığı yerden etmektir. Onun için hayvanlar insana hizmet içindir. Bitkiler insana hizmet içindir. Siz bunları hizmet dışı bırakırsanız, amacı dışına çıkarmış olursunuz.
ve atu hakkahu yevme hasadih ve hasat günü geldiğinde yoksula payını verin.
Mademki bütün bunları yaratıp size sunan Allah’tır öyleyse bütün bu nimetleri nimetin vericisinin istediği yerde kullanın. Allah’ın sizin için yarattığı bu tertemiz nimetleri yiyin, için ama hasat zamanında da Allah’ın hakkını unutmayın. Tüm bu nimetleri size veren Rabbinize şükür olarak siz de Rabbinizin hatırı için Allah kullarına onlardan haklarını verin.
Hasat zamanından maksat kimilerine göre günlüktür, günlük geliri olanlar günlük olarak kazancının durumuna göre onda bir, yirmide birini hemen elinden çıkarıp Allah adına Allah kullarına ulaştırmak zorundadır. Kimilerine göre bu hasat zamanı haftalıktır. Geliri haftalık olanlar da haftalık olarak bu infakı yerine getirecek. Kimilerine göre aylıktır, bunlar da ay sonunda maaşlarını alır almaz bunu gerçekleştirecek. Kimilerine göre bu yıllıktır yıl sonunda bu kimseler de ürünlerinin onda, yirmide birini hemen elinden çıkarmak zorundadır.
Mekke’de inen bu surede Allah’ın verdiklerinden ihtiyaç sahiplerine vermek, ürünleri ona muhtaç olanlarla paylaşmak bir hak, yani yerine getirme yükümlülüğü olan bir görev, bir ödev olarak ortaya konuluyor.
İsraf nimetleri yerinde kullanmamak demektir. Şerde, haramda ve Allah’ın izin vermediği yerlerde kullanılan her bir damla, her bir kuruş israftır. Helâlde, hayırda ve Allah’ın istediği yerlerde kullanılan mallar ise israf değildir. Ama çocuklarımıza, kendimize ve Müslümanlara verirken de İslâm saçıp savurarak kötü bir duruma gelmeyi de hoş görmemektedir.
Kur'an-ı Kerimde 17 yerde israfla ilgili ayet-i kerime vardır. Bunlardan 4 tanesi yeme-içme-giyme ile ilgilidir. Yani insanların tabiattan ürettiklerinin israf edilmemesi konusundadır. Geri kalan 13 tanesi ise (insanın israf) edilmemesi ile ilgilidir.
İnsanın israfı; İnsanın da Cennete gitmesi gerekirken cehenneme gitmesidir. Onun için en büyük israf budur.
Evet, Allah böyle hem kendisini, hem kendi hayatını, hem de malını mülkünü israf edenleri, boşa harcayanları asla sevmez. Her şeyini israf ederek kendisini sonunda cehenneme götüren, ateşe atan kimseleri Allah asla sevmez. Kendini, elini, ayağını, gözünü, kulağını ve de çevresini cehenneme taşıyan insanları Allah sevmez.
142. Şeytanın adımlarına tâbi olmak, onun gösterdiği yolda yürümek demektir. Kitap ve peygamber rehberliğinde bir hayat yaşamaktan uzaklaşmak demektir. Bir kişi vahyi tanımaz, Allah’ın istediği bir hayat programını tanımazsa şeytanların yoluna girmekten başka yapabileceği bir şey yoktur. Vahiyden habersiz bir kimse hangi şeytanın yoluna tâbi olursa olsun sonunda sapmak zorunda kalacaktır. Çünkü şeytan vahyi bırakıp da kendisine tâbi olan insanların yolunu ne yapar yapar İslâm’dan saptırır. Bunu beceremezse eğer, muhatabı her şeye rağmen yine de İslâm’a girerse, bu sefer de: o kişinin girdiği yolu, girdiği İslâm’ı eğri büğrü yapmaya çalışır. Yani adamın İslâm’ını bozar. Din yaşıyorum diye bidatleri karşısına çıkarır onun, ya da din diye insanların sunduğu, aslını bir türlü öğrenemediği bir yığın felsefenin içine çeker onu. Allah’ın kitabına, peygamberin sünnetine değil de insanların kitaplarına, insanların sözlerine sevk eder onu. Biraz daha açık söyleyelim; Allah’a değil de güneşlere, güneş gibi büyüklere secde etmelerini sağlar. Allah dururken büyüklerin önünde secde ettirir. Güneş aslında büyük yıldızdır değil mi? Böyle güneş gibi piyasada yıldızı parlayan niceleri vardır ki, niceleri onlara secde etmektedirler, onlara secde etmek için çırpınmaktadırlar Allah korusun.
Sadece şeytana değil, şeytan adına hareket eden yeryüzü şeytanlarına da dikkat çekiyor Rabbimiz. Belki de şeytanların, ya da yeryüzü şeytanlarının bugün en büyük başarılarından birisi de bir mü'-mini diğer bir mü'min kardeşiyle iman adına savaştırmasıdır. Yeryüzü şeytanları bugün müminleri müminlerle savaştırmaktadırlar. Hem de din adına. Devletler planında böyledir, fertler planında da böyledir. Şeytanlar Müslümanları bölmüşler, gruplara, hiziplere ayırmışlar, tıpkı Firavun taktiğiyle ve birbirleriyle savaştırmaktadırlar.
143. Bu ayrıntıların amacı iyi ve kötüyü belirleme hakkının, insanın keyfi yararlarına, keyfi kararlarına bırakıldığında ne gülünç sonuçlara ulaşacağına bir örnek olsun diyedir. Burada ki ayrıntıların bildirilmesinin tek amacı budur. İnsana keyfi din belirlerseniz sizi getireceği gülünç nokta budur mesajı vermek.
Bugün böyle şeylerin olmadığını söylemeyin sakın. Böyle bir şey demiyorsunuz değil mi? Gelişmiş toplumların gelişmiş hurafeleri var, baksanıza etrafınıza. Uğur, fal, burç, astroloji, tarot, ufo, reenkarnasyon ve daha sayın sayabildiğiniz kadar. Bunlar da modern toplumların modern hurafeleri değil mi? Ne farkı var Allah aşkına. Benim uğurum diyor şu sayı, düşünebiliyor musunuz, modern insan hesapta. Aklı gelişmiş insan. Onun için hurafenin mantığı geçmişte de bugün de aynıdır.
144. Yukarıdakiler küçükbaş hayvanlardan yaptıkları hurafelerdi, bu da büyük baş havanlar için de koydukları hurafeler var, onlara geldi sıra.
Nasıl ki Mekke müşrikleri İbrahim’in inancını tahrif etmişler, nasıl ki Yahudiler Musa’nın getirdiği İslam’ı tahrif etmişler ve adını Yahudilik koymuşlar,
Nasıl ki Hz. İsa’ya inandığını söyleyenler İsa’nın getirdiği İslam’ı tahrif edip adını Hıristiyanlık koymuşlarsa sizde İslam’ın evrensel vahyinin sertacı, baş tacı olan Kur’an vahyini ve onu size taşıyan Muhammed A.S. ın mesajını tahrif edip adını İslam koymayın diyordu.
145. Eğer iyi ve kötünün ölçüsünü Allah değil de kendi heva ve hevesinizle, kendi içgüdülerinizle kendi arzularınızla siz koymaya kalkarsanız bu sefer Allah’ın sıfatlarını başka şeylere yakıştırmaya başlarsınız. Yani şirke kadar uzanır bu sapmanız.
Dört madde saydı:
1 – Leş, 2 – Akan kan, 3 – Domuz eti, 4 – Allah’tan başkası adına kesilen kurban.
Bu 4 madde Kur’an’ın iniş süreci içinde kimi ayrıntılar dışında hiç değişmedi. 23 yıl içerisinde uygulanan en az 4 ayette bu 4 madde sayıldı. Ama bu 4 maddenin aslı hiç değişmedi.
Biz nasıl yaklaşmalıyız diye bir soru gelecek olursa bu dört madde dışında kalan hiçbir hayvanın eti mutlak haram sayılamaz. Özellikle bu surenin 118 ve 119. ayetleri göz önüne alındığında. Ki bu surenin tefsir ettiğimiz 119. ayetinde Allah yasakları açıkladı buyruluyor. Allah yasakları açıklamıştır. Yasakları açıklama işini Allah bizatihi üstlenmiştir ve bunun dışındaki yasaklara da Kur’an tepki göstermektedir.
Ayet Ğafur ve rahiym sıfatlarıyla bitiyor. Bu İslam fıkhının en temel kurallarından birini hatırlatıyor, zorunlu haller yasakları mubah kılar.
Neden? İslam’ın amacı insana eziyet etmek değildir, insanı köşeye sıkıştırmak değildir, aksine köşeye sıkışmış insanın önüne kapı açmaktır. Bir kapı açmak değil bin kapı açmaktır. İnsanı zora koşmak istemez Allah. Bu bir ayetin mealidir. Allah insan için zorluk istemez. Konulan yasaklardan çıkarı olan Allah değildir. Konulan yasaklardan çıkarı olan insandır.
146. Bir önceki ayette hangi hayvanların etlerinin yenileceğine ilişkin genel hüküm belirtildikten sonra burada, azgınlık ve zulümleri sebebiyle sadece yahudilere tırnaklı hayvanların etleriyle sığır ve koyunun iç yağlarının da haram kılındığı belirtilmektedir.
Hz. Musa’ya indirilen İslam’a iman eden Müslüman İsrail oğulları diyorum. Müslüman İsrail oğulları ihanet edip de Yahudileşince biz diyor ona bir ceza olarak yasak koyduk.
Onlar söze ihanet ettiler. Anlaşmaya sadakat göstermediler. Allah ile bir sözleşme imzaladılar, ama bu sözleşmeye ilk ihanet eden kendileri oldu ve ceza da böylece geldi. Yasaklar genişletildi. Ceza böyle geldi.
147. Mekke müşrikleri hurafeye dayalı yasaklar koyuyorlar. Şu hayvan 5 batında doğum yaptı, bunu kutsal kabul et, aynen Hindistan’ın inekleri gibi sal gitsin. Allah’ın insanın yararı için yarattığı bir varlığı, insan yararından çıkar ve kutsa. Kutsallaştırdığınız zaman aynı zamanda ona Allah’ın olan sıfatlardan bazılarını da atfetmeye kalkıyorsunuz. Ve daha kötü bir şey yapıyorsunuz. Kutsalı belirleme görevinin kendinize ait olduğunu, böyle bir zehaba kapılıyorsunuz. Eşyaya kutsiyet verme gibi bir yetkiniz olduğunu düşünüyorsunuz. Oysaki Kudüs olan siz değilsiniz. El Kudüs olan Allah’tır. Allah kutsarsa bir şey kutsal olur. Siz kutsarsanız hurafe olur.
Onun için onlar dinlerini böyle tahrif ettiler. Aslında Mekkelilerin dini, İbrahim’in dini idi unutmayın. İbrahim’in getirdiği ilahi sistemini böyle ekstra yasaklar koyarak, onu bunu kutsayarak, ona buna kutsallık izafe ederek hurafeye dönüştürdüler. Unutmayın hurafe tahriftir, tahrif hurafedir.
İşte Rabbimiz kitabında baştan sona bu konuyu anlatıyor. Ey kullarım, gelin yalan saymayın. Elçimi doğrulayın, ona ve getirdiği mesajıma sadakatle bağlılığınızı ortaya koyun, tasdik edin. Sonra da der ki; Olabilir, ey peygamberim, eğer onlar yalan sayarlarsa sen onlara yine benim rahmetimi hatırlat. Yani bugüne kadar yalan saydınız, peygambere karşı geldiniz, kitapla ilgisiz yaşadınız, ama gelin Allah rahmet ve merhamet sahibidir, vazgeçerseniz bağışlayıp yok sayıverir. Gelin Allah rahmet ve merhamet sahibidir, acır sizi bağışlayıverir. Eğer böyle yaparlarsa rahmetime ve merhametime nail olurlar.
Değilse benim azabımı, benim cezamı mücrimlerin üzerinden kim engelleyebilecek? Allah’ın azabı geri çevrilmez. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Allah’ın helâk yasasının mahkumu olmuş hiçbir toplum O’nun baskınından kaçacak, kurtulacak bir sığınak bulamamıştır.
Allah rahmet sahibidir, çok geniş rahmeti vardır, ama günaha gömülüp gitmiş insanları da cezalandırması kaçınılmazdır. Onun bir devamı olarak okuduğunuzda Allah’ın aslında cezalandırmasının insanı terbiyeye yönelik olduğunu, esas olmadığını, esas olanın sınırsız rahmeti olduğunu görüyoruz.
148. Bu ayette müşrik psikolojisinin önemli bir yönü açıklığa kavuşturulur. Bu özelliği, aynı durumdaki insanlardan her çağda görmek mümkündür. Onlar yanlış inanç ve davranışlarını haklı göstermek için şöyle ilginç bir özür ileri sürerler: “Bizim Allah’a ortak koşmamız ve bazı helâlleri haram saymamız Allah’ın dilemesi sonucudur. Eğer Allah dilemese biz hiçbir zaman bu tür şeyleri yapamayız. Bunları yaptığımıza göre, Allah buna müsaade ediyor demektir. Allah müsaade ettiğine göre demek ki yaptıklarımız doğrudur ve bunda kınanacak bir şey yoktur. Eğer yaptığımız işler doğru değilse, bu durumda suçlanması gereken biz değiliz, -hâşâ- Allah’tır.” Halbuki, cüzi irade ve seçme yetkisine sahip olan insan, bir şeyin kötü olduğunu bile bile, “Allah böyle istediği için böyle yapıyorum” diyerek kendini sorumluluktan kurtaramaz. Çünkü onun, Allah’ın ne dilediğini bilmesi mümkün değildir. Ancak peygamberlere gönderdiği vahiylerle murad-ı ilâhîyi bilmek mümkün olabilir. Bu sebeple Cenab-ı Hak, bu tür iddiada bulunan kimselerden, iddialarını doğrulayacak kesin bir bilgi ve sağlam bir belge getirmelerini istemektedir. Eğer böyle bir bilgi ve belge yoksa, ileri sürülen iddialar bir yalan, kuruntu ve saçmalıktan başka bir şey değildir.
Eğer Allah dileseydi diyorlar, biz O’nun haramlarını helal kılmazdık ve şirk koşmazdık. Bu Allah’a atılmış en büyük iftiradır. İnsanın ahlaki sorumluluğunu reddetmek, büyük bir cinayet. İşte onu yapıyorlar. Hesapta kader inancını istismar ediyor müşrikler.
İşte onlar da Allah’ı kendilerinden çok uzak bildikleri için, Allah’a kendi taleplerini ulaştıracak, O’nun katında kendilerine yardım edecek, “Torpil geçeceğini” düşündükleri bir takım varlıklar icat ediyorlardı. Görüyorsunuz aslında çıkış noktaları Te’vile uygun. Ama vardıkları nokta Allah’a şirk. Onun için bu ayet işte o süreci, şirke doğru uzanan sürecin daha ilk halkasında insanı uyarıyor. Diyor ki bu sürece girmeyin. Eğer Allah’ın yasaklamadıklarını yasaklamak gibi bir çıkış noktasından çıkarsanız, varacağınız nokta Allah’ın sıfatlarını başkalarına yakıştırmak, yani şirk olacaktır.
Bize sunacağınız bilgiye dayalı herhangi bir belge var mı elinizde. Yani Allah’ın yasaklamadığı şeyleri, Allah yasakladı diyerek yasaklıyorsunuz. Yasak sınırlarını genişletiyorsunuz. İyi ve kötüyü, doğru ve yanlışı, helal ve haramı belirleme gücünü kendinizde görüyorsunuz madem, Üstelik bir de iftira edip onu Allah’a isnat ediyorsunuz, bir belge gösterin. Bir belge verin.
Allah şunu yasakladı, bunu yasakladı derken bir delil gösteremezsiniz, göstereceğiniz, ZAN, yani yalan, yani arzu, yani hurafe. Zan akide de olursa hurafe olur. Zan akaide ait olursa batıl inanca dönüşür. Akaide ilişkin zanlara batıl inanç denir, hurafe denir. Ve aynı zamanda siz kitle psikolojisinin arkasında sürükleniyorsunuz. Yani uydum kalabalığa diyorsunuz. Uydum vahye değil. Babalarınızın peşinden gidiyorsunuz ve gerekçe gösterirken de yığınları gösteriyorsunuz.
149. El Hücetü’l Bâliğa, “son derece açık, üstün, sağlam, ispatlayıcı, sahibinin doğruluğunu ortaya koyucu, mükemmel, değişmez, bozulması ve geçersiz kalması mümkün olmayan delil” demektir. Bundan da maksat Kur’an-ı Kerim, Resûlullah (s.av)’in beyanları ve Allah’ın ilim, hikmet, azamet ve kudretine delâlet eden kevni ayetlerdir.
Eğer dileseydi hepinizi doğru yola yöneltirdi, ama dilemedi. Çünkü iradeyi diledi. Onun dileği iradedir. Onun dileği akıldır. Aklı diledi insan için ve sonuçta ahlaki sorumluluğu diledi.
Ey insan, yer ve gök gibi hareket edemezsin. Yani şuurlusun, şuursuz hareket edemezsin. Onlar kayıtsız şartsız tabiidir. Onun için itaati ve cennet yok. Ey insan iradeli olduğun için itaatin cennetle ödüllendirildi.
Burada bir de şunu söyleyelim: Maalesef bu konuda kâfir ve müşriklerin yanıldığı gibi pek çok Müslüman da yanılgı içine düşmektedir. Maalesef Müslümanlar da Allah’a iftira edercesine pek çok konuda kaderci kesilmektedir. Ne yapalım kaderimiz böyle imiş? Ne yapalım yazgımız böyleymiş ki Allah’tan başkalarının kanunlarına kul köle olmuşuz. Alın yazımız böyle yazılmış ki zillet ve meskenet içinde bir hayatı yaşamak zorunda kalmışız.
Hayır hayır kendi ellerinizle düştüğümüz bu pis hayatın faturasını Allah’a kesmeye hakkımız yoktur. Şu anda yaşadığımız zillet ve meskenet de Allah’ın yazgısı değildir. Allah Müslümanlara da asla zillet ve meskenet yazmadı. Allah kesinlikle Müslümanları da zorunlu bir yazgının, zorunlu bir kaderin mahkumu yapmadı. Dileyen zilleti dileyen de izzeti tercih eder dedi.
Eğer şu anda yer yüzünde yaşayan Müslümanlar kitaplarını terk etmişler, peygamberlerinin sünnetine ters düşmüşler ve sonunda da zillet içinde bir hayatın mahkumu olmuşlarsa bu konuda Allah’ı değil de kendilerini suçlasınlar. Ölümü göze alamadıkları için, şahadeti göze alamadıkları için, uğrunda ölmeye değmeyen bir Allah’a inandıkları için, inandıkları Allah’ı hayatlarına karıştırmaktan bıkıp usanıp başka tanrıların yasalarını uygulamaya hevesli oldukları için bu duruma düşmüşlerdir. Bunun başka bir izahı yoktur.
150. Müşrikler, haram olduğunu ileri sürdükleri şeylerden herhangi biri için “Allah şunu yasak etti” diyebilecek herhangi bir tanık gösteremezler; tanık diye ortaya çıkardıklarına da asla itibar edilemez. Eşyada asıl olan mubahlıktır; eğer bir şeyin haram olduğu ileri sürülüyorsa bunun Allah tarafından haram kılındığının kanıtlanması gerekir. Burada, müşriklerin, daha önceki ayetlerde belirtilen bazı hayvanlarla ilgili hüküm ve kanaatlerinin asılsız olduğu, bunların Allah’ın hükümleri olmadığı belirtilmektedir.
Yani onlar Allah’a bu kadar yalanı atfettiler, yasak olmadığı halde yasakladılar, bir de bunu Allah yasakladı dediler. Bu kadar yalanı söyledikten sonra üzerine bir daha koymamaları için hiçbir neden yok. Bir yalan daha söylerler. Onun için onlar eğer bunu da söylerler ise, sen onların bu yalancı şahitliğini onaylama. Sen onlarla birlikte olma, tanıklığını onaylama.
Hurafe, batıl inanç, şirke kapı açar. İnsan eşyayı tanrılaştırır. Allah’tan gayriye ilahlık, serbesti yasaklayan, yasağı da serbest hale getirmek isteyecektir. Unutmayın, çünkü zihin tepe taklak olmuştur. Şirk aslında insan duygusunu tersine çevirmek demektir. Tersine çevirdiğiniz zaman her şeyi ters görürsünüz. Hakikati ters görürsünüz. Bu neye yol açar? Geçiciyi kalıcı gibi görürsünüz. Kalıcıyı da geçici gibi görürsünüz. İşte eşyaya ve dünyaya bakışınız değişir.
151. Sahte dindarlık gösterisinin maskesini indiriyor ayet burada. Yukarıdakiler ne yapıyorlardı? Allah’ın yasaklamadığını yasaklıyorlardı bu tersine döndürüyordu bilinci, yasakladıklarını da helal kılıyorlardı. Bu işte sahte dindarlık gösterisi getirir.
Yani insan, yasak olmayan şeyleri yasaklayarak içinin bir yerlerini tatmin eder. Bu emzik gibidir, sahte emzik gibidir. Çocuğu aldatmak için ağzına verdiğiniz sahte emzik. O elbette ki karnını doyurmaz fakat oyalar. Onun için insanlar sahte inanca saparak gerçek imanın doldurmak istediği, doldurduğu boşluğu, sahte inançlarla doldurur, muş..! gibi yaparlar. İşte mış..! gibi inanç hurafedir.
Bu ayetlerde sıralanan buyruklar şunlardır:
1. “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayın.” Bu, İslâm’ın ana ilkesi olan Allah’ın her yönden birliği inancının bir gereği olup Müslüman olmanın da ilk şartıdır.
2. “Anne babaya iyilik edin.” Ayetin bu kısmında geçen ihsan “güzellik, iyilik” anlamına gelen hüsn kelimesinden türetilmiş olup en geniş anlamda “iyilik etmek, güzel davranmak” demektir. Ayette bu buyruğun, Allah’ın birliğine inanmayı emreden ifadeden hemen sonra gelmesi, anne baba hakkının önemini gösterir.
Anne babaya iyilikle emr olunmuşuz. Ama Allah’a itaatle. Burada iki şeyi birbirine karıştırmamak lazım.
Unutmayalım, bu ayetlerin indiği Mekke’de ki müminler, anne babalarına itaat etselerdi ömür boyu mümin olmayacaklardı. Bu ayetlerin indiği müminler onlara ihsan ile davrandılar. İyilik yaptılar. Hakka ve hayra itaatle emr olunur mümin, ama anne babaya ikram ile emr olunur.
3. “Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin.” Özellikle geçim kaygısıyla çocuk öldürmenin, Allah’ın hazinesinin herkesi rızıklandıracak kadar zengin olduğundan şüphelenme anlamı taşıdığına bir işaret vardır.
Ekonomik endişelerle kürtaja bir ima var burada.
4. “Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın.” Burada geçen fevâhiş kelimesi fuhş kökünden gelmekte olup “çirkin ve yüz kızartıcı, utanç verici söz ve davranışlar”ı ifade eder.
İnsan, açıktan işlemeye çekindiği bir kötülüğü gizli olarak yapabiliyorsa, bu onun, insanlar tarafından kınanmaktan çekindiği halde Allah’ın buyruğunu ihlâl etmekten çekinmediğini gösterir. Ayrıca kötülüğü “yapmayın” veya “işlemeyin” yerine “yaklaşmayın” buyurulması, insanı kaçınılmaz olarak kötülük işlemeye sevk edebilecek ortam ve şartlardan uzak durmayı öngörmektedir.
5. “Haklı bir sebep olmadıkça Allah’ın yasakladığı cana kıymayın.” Buradaki tahrîmde “yasaklama” yanında “muhterem ve dokunulmaz kılma” anlamı da vardır. Bunun özellikle belirtilmesi, insan hayatının Hz. Âdem’den beri dokunulmaz olduğunu ima eder
Adaleti gerçekleştirmek dışında Allah’ın kutsal saydığı insan hayatına kıymayın.
Bir tarafta Allah’ın insanın emrine verdiği ve yiyin dediği hayvanları kutsal sayıp saldım çayıra Allah kayıra hesabı yaparken, öbür taraftan da Allah’ın kutsal kıldığı insan hayatını sinek gibi hiçe sayarak öldürüyorlardı.
152. Rabbimizin buyrukları devam ediyor.
6. “Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına sadece iyi tutumla yaklaşın.” Şüphesiz meşruiyet içinde bütün insanların malları dokunulmaz olmakla birlikte, zayıf ve korumasız olmalarından dolayı yetimlerin malları daha çok saldırı veya istismara açık olduğu için âyette bu hususta özellikle titiz olunması gerektiğine dikkat çekilmiştir. Ayrıca yetimin malına bütünüyle ilgisiz kalmak bu malın zaman içinde aşınmasına veya en azından bir artış sağlamamasına yol açacağından, bu malla ilgilenmeye izin verilmiş, hatta “en iyi ve en güzel” (ahsen) kaydından anlaşıldığı kadarıyla ilgilenmek zımnen teşvik edilmiştir. Zira en iyi ve en güzeli yapmak faziletin gereğidir.
7. “Ölçü ve tartıyı adaletle yapın.” İnsanlar arasındaki en yoğun ilişkilerden olan alışveriş sırasındaki ölçü ve tartılarda haksızlıklar sıklıkla vuku bulduğu için hemen her dönemin illeti olan bu duruma özellikle dikkat çekilmiş;
Ayetin devamında “Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz” buyurulmakla kasıtsız olarak yapılan yanlış ölçü ve tartıların sorumluluğu gerektirmediğine işaret edilmiştir.
8. “Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız bile olsa, adaletli olun.” Bu buyruk, çeşitli konularla ilgili bilgi, haber, hüküm, övgü, yergi, sözleşme, yemin, vaad, vasiyet, öğüt, eleştiri, emir, istek, istişare gibi her türlü sözlü ilişkilerde adaletli, dürüst ve doğru olmayı; haksızlık, zulüm, incitme, eziyet, hakaret gibi ahlâka aykırı amaçlar güden sözler sarf etmekten sakınmayı kapsamaktadır. İnsanların yakınlarına duydukları sevgi ve acıma gibi sübjektif sebeplerle haksızlık yapmaları sıklıkla karşılaşılan beşerî zaaflardan olduğu için ayetteki “yakınlarınız bile olsa” kaydıyla bu hususta özellikle uyarıda bulunulmuştur.
Biri hakkında konuşacaksanız, görüş belirtecekseniz, yakınınız da olsa adil olun. Bunun tersi de geçerli, uzağınız da olsa adil olun. Yani bizden diye kayırıcı, bizden diye onun hakkında yalan konuşmayın. Onun için biz ve onlar ayırımı sizi Haktan ayırmasın. Düşünce ve görüş açıklamada adaletli olun, bizden olsun, çamurdan olsun. Onlardan olursa adam çıkmaz mantığını bırakın diyor.
9. “Allah’ın ahdini tam olarak yerine getirin.” Allah’ın ahdinden maksat, O’nun kullarına yüklediği her türlü vazifelerdir. Müslüman olan kişi, bir bakıma Allah ile ahidleşmiş, O’nun hükümlerine uymayı taahhüt etmiş olduğundan ayette bu durum hatırlatılmaktadır. Ayrıca insanlara meşru bir vaatte bulunulduğunda bunun yerine getirilmesi de Allah’ın buyruğu olup söz konusu ayet bu buyruğu da kapsamaktadır.
153. 10. “Bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun, (başka) yollara uymayın.” 153. âyetin bu kısmı yukarıdaki bütün emir ve yasakları kapsamakta, devamında ise bunun dışındaki bütün yolların, yani burada başlıca ilkeleri belirtilmiş bulunan İslâm’a aykırı her türlü düşünce ve hayat tarzlarının, insanları Allah’ın yolundan, hak dinden uzaklaştıran sapmalardan ibaret olduğu ifade buyurulmaktadır.
Burada çağlarının özel şartlarının gereği olarak konulan şeriatın da ötesinde tüm peygamberlere verilen vahyin tek bir öze dayandığı İslam, insanlığın değişmez değerleri olan İslam’a dikkat çekilip vahye tabi olmak, ahde sadakattir deniliyor.
154. Bu bir cevaptır aslında Yahudileşen İsrail oğullarına. Biz size vahyi öyle ihanet edesiniz, başkalarına hava atasınız diye değil, imanınızı sürekli kılasınız diye verdik, siz ise vahyi ne hale getirdiniz. Vahyi oyuncak ettiniz. Allah’ın yasaklamadığı birçok şeyi koydunuz ve bunu da yaparken tüccarlığa dönüştürdünüz. İnsanlar açtı kitabı baktı, yasak orada yok. Dediniz ki siz cahilsiniz, siz kitabı anlayamazsınız. Siz gelin bize, biz size anlatacağız. Dediniz ve tüccarlığa dönüştürdünüz.
155. Şimdi de Kur’an tanıtılıyor. Bizim kitabımız olan Kur’an. Elimizdeki kitabı yahut duvarlara astığımız, sandıklara bastığımız, düğünlerde gelinlere, damatlara hediye ettiğimiz, hatimlerde, cenaze başlarında okuduğumuz, ama bir türlü anlamaya yanaşmadığımız kitabımızı tanıtıyor Rabbimiz.
İşte bir kitap ki, onu biz indirdik diyor Rabbimiz. Biz onu bu ümmete indirdik. Sürekli insanların ellerinin altında, masalarının üstünde, yataklarının kenarında, yorganlarının ucunda yani hayatlarının içinde olsun diye.
Peki ne özelliği varmış bu kitabın? Mübarekün, mübarek, bereketli, bereket kaynağı bir kitap. Bereket insanın hayra, hakka, hidayete ve cennete ulaşması demektir. Evet, işte bu kitap kendisine başvuranları hakka, hidayete ve cennete ulaştıran bir kitaptır. Peki ne için indirmiş Rabbimiz onu? Ne yapalım yani?
Ona tâbi olun. Ona uyun. Onu takip edin. Yemek hazırdır, haydi buyurun demek gibidir bunun manası. Haydi buyurun ve başka hiç bir şeye bakmayın demektir. Berekete hayra, hakka, hidayete, cennete ulaşmak istiyorsanız haydi alın elinize bu kitabı. Gece-gündüz okuyun onu. Anlamaya çalışın. Kafa yorun.
Değilse bu kitabı durduğu yerden herkese bereket ulaştıran, herkesi cennete ulaştıran bir kitap değildir. Durduğu yerden kendi kendine insanların dünyasını aydınlatan, insanlara nur dağıtan, insanları hidayete ulaştıran bir kitap değildir bu kitap. Unutmayın ki bu kitap kendisine yol soranlara yol gösteren, kendisine başvuranları nura, hakka, hidayete ulaştıran bir kitaptır. Onunla beraber olanlar, onunla yol bulmak isteyenlere, onun tarif ettiklerine kulak veren kimseler için bereket kaynağıdır bu kitap. Ona ittiba etmeyenler, tarif ettiklerini dinlemeyenler, peşi sıra gitmeyenler kesinlikle onun bereketinden mahrum kalacaklardır.
Kur’an. Tevrat’la Kur’an, Musa ile Muhammed A.S., İsrail oğulları ile ümmet-i Muhammed arasında zihni bir irtibat kurmamızı istiyor Kur’an. Şu anda bu ayetler bunun için. Ey ümmeti Muhammed, Ümmeti Musa gibi Yahudileşmeyin çağrısı işte bu ayetlerin altında bir dip akıntısı gibi akıyor.
Onlar uymadılar, ne hale geldiler. Siz uymazsanız onlar gibi olursunuz. Onun için ibret alın sizden önceki ümmetlerden ve siz Allah ile olan sözleşmenize ihanet etmeyin diyor.
156. Bu ayetlerden anlaşıldığına göre müşrikler Tevrat ve İncil’in Allah kelâmı olduğuna inanıyor, ancak o günkü şartların el vermemesi, özellikle dillerinin farklı olması sebebiyle bu kitaplardan yararlanamadıklarını söyleyerek güya bundan üzüntü duyuyorlardı. ayrıca onlar, yahudilerle hıristiyanların din konusundaki gevşekliklerini de biliyor ve eğer kendilerine bir kitap gelecek olsa onlardan daha kararlı bir şekilde doğru yolda yaşayacaklarını ileri sürüyorlardı.
Yüce Allah, müşriklerin bu türlü yakınmalarla mazeretler ileri sürmelerini önlemek için “İşte size rabbinizden apaçık bir delil, bir hidayet ve rahmet geldi” buyurarak onların özlemlerinin gerçekleştiğini, mazeretlerinin ortadan kalktığını belirtmekte; buna rağmen Allah’ın ayetlerini inkâr eder ve ondan yüz çevirirlerse en büyük haksızlığı işlemiş olacaklarını ve bunun cezasını da ağır bir şekilde göreceklerini bildirmektedir.
157. Mekkeli ticaret toplumuna. Yani, bu bahaneniz de kalmadı bu kitap ile diyor. Şimdi siz Allah’a ihanet ederken ne bahaneyi göstereceksiniz. Bize de bir kitap verilseydi, ehli kitaptan daha iyi uyardık da diyemeyeceksiniz.
Yukarıdaki tüm gerekçeleri yok ettikten sonra Kur’an, Artık Allah’a verilecek hiçbir cevabı kalmadıktan sonra insana soruyor; Ey insan, Allah akıl verdi. Onunla yetinmedi irade verdi. Onunla yetinmedi Peygamber gönderdi. Onunla vahiy gönderdi. Bu kadar kat kat ikram ettikten sonra hala Allah’a isyanın bir makul gerekçesi olabilir mi? Bu da bu günün insanına sorulacak soru.
Kur’an-ı Kerim’in üç kelimeyle nitelendirildiği görülmektedir. Beyyine, hüdâ, rahmet.
Beyyine “gerçeği apaçık ifadelerle ortaya koyan kesin belge” demektir. Kur’an, gerek eşsiz edebî üstünlüğü gerekse yalnızca gerçeği, iyiyi ve güzeli dile getiren muhtevası itibariyle apaçık bir delil ve belge olduğu için beyinedir.
Hüden dir bu kitap. Hidayet kaynağıdır. Hakkı batılı, iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı ayırandır, öğretendir bu kitap. Şaşmaz bir rehberdir.
Rahmettir bu kitap. Rabbimiz mahza rahmetinin eseri olarak göndermiştir bunu bize. Bütün bunların bir neticesi olarak kendisine inanıp bağlanan kişi ve toplumlara sadece hayır ve saadet getirdiği için de rahmet diye nitelendirilmiştir.
Aklını kullananlar bu ilâhî hidayet ve rahmet kaynağından en iyi şekilde istifade etmeye çalışırlar. Fakat bu nimetin kıymetini idrak edemeyen, Allah’ın ayetlerini yalanlayan, kendileri ondan yüz çevirdikleri gibi insanları da vazgeçirmeye çalışanlardan daha zalim bir kimse düşünülemez. Onlar büyük bir haksızlık ve zulüm içindedirler. Dolayısıyla bu zulümleri karşılıksız kalmayacak ve yakında Allah onları azabın en kötüsüyle cezalandıracaktır.
158. Sanki bu insanlar kendilerine kitabın değil de meleklerin gelmesini bekliyorlar. Ya da doğrudan kendilerine Allah gelsin istiyorlar. Veya Allah’ın ayet ve alâmetlerinden kimilerinin gelmesini bekliyorlar.
Yani azaplar gelsin, felâketler gelsin, mucizeler gelsin, cezalar gelsin, melekler bunları getirsin diyorlar. Ey Allah’ın ayetleriyle ilgilenmeyenler! Ey kitaptan ve peygamberden habersiz yaşayanlar! Ey vahiyden mahrum oldukları için kendi heva ve hevesleri istikametinde bir hayat yaşamaya mahkum olanlar! Ve de ey bu ayetleri bildiği halde Allah kullarına anlatmayıp sır küpü gibi onu toprağın altına taşıma cehaletinde bulunanlar! Yani sizler neyi bekliyorsunuz? Meleklerin, ya da Rabbinizin gelmesini mi bekliyorsunuz? Eğer daha önce iman etmemişse insanlar veya iman ettik demişler ama bu imanlarının gereğini yerine getirmemişlerse, imanı amelle birleştirmemişlerse, inançlarının gereği bir hayat yaşamamışlarsa, inançları kendilerine bir hayır sağlamamışsa yani kendilerini cennete götürecek bir iman ortaya koymamışlarsa bu beklediğinizin ne anlamı kalacak?
Anlayabildiğimiz kadarıyla ölümü bekliyorlar bu adamlar. Çünkü melek gelmiş zaten. Melek getireceği vahyi getirmiş zaten. Bunun dışında meleğin gelmesi ya azap getirmek üzeredir, ya da ölüm meleği ölüm getirmek üzere, kıyameti koparmak üzere gelir. Allah’ın gelmesi de böyle. Allah’ın gelmesi de kıyametin gelmesi demektir. Rabbinin bazı ayetlerinin gelmesi de Allah’ın onların başlarına taş yağdırması, semanın parça parça olup üstlerine düşmesi, yahut kıyametin bütün dehşetiyle tepelerinde patlaması demektir. İşte galiba bu adamlar bunları bekliyorlar.
“la yenfeu nefsen imanüha” imanı o kimseye faydası olmayacak, hiçbir yarar sağlamayacak. Ne halde ki iman? Bir iyilik ortaya koymamış, yüreğe yük olan, beden ülkesinin başkenti olan kalpte mahkum olan bir iman. Beden ülkesinin başkenti olan yürekte iktidar olmamışsa, o iman sahibine hiçbir hayır getirmeyecek diyor.
Bekleyin ey Allah’a isyanda ısrar eden, ey iman edenlerin tepesinde boza pişiren, ey iman edenlere yeryüzünü dar getirenler. Bekleyin, bir gün hesaplaşacağız deyin diyor. De diyor, hepiniz bunu deyin ey iman edenler diyor.
159. “Dinlerini parçalayıp fırka fırka olanlar” ifadesi yahudiler ve hıristiyanları içine aldığı gibi müşrikleri ve kâfirleri, hatta bu duruma düşen Müslümanları da içine almaktadır. Çünkü kurtuluşları için Yüce Allah’ın gönderdiği dine tabi olmayan, yanlış tevil ve yorumlarla onu bozmaya çalışan, Allah’ın emretmemiş olduğu şeyleri uydurup bidat olarak ortaya çıkaran kimseler dinlerini parçalamış olurlar. Nitekim Kur’an’ın ilk muhatapları olan Araplar da böyleydi. Onlar dini birliklerini bozmuşlar, çeşitli inançlar ortaya çıkarmışlardı. Her kabilenin, her sülâlenin ayrı putu ve tapınağı vardı. Ayet-i kerimede aynı zamanda, ileride İslâm’ın ruhuna aykırı bir tarzda ortaya çıkacak çeşitli İslâm fırkalarına da işaret bulunmaktadır.
Kendini, toplumunu parçalar böyle bir mantık. Hakikati parçalarsanız siz de parçalanırsınız. Kafanız kalbinizle artık düşman olur. Hayatınız düşüncenizle düşman olur ve toplumunuz da birbiri ile düşman olur. Çünkü parçalamak, hakikatin her bir parçasını biri eline alacak birileri, onun taraftarı haline gelecek ve hakikatin bir parçasını havaya kaldırıp hakikat bendedir diyecek.
Hayatı parçalamak, dini parçalamak demektir. Dini parçalamak da hayatı parçalamak demektir. Efendim işte ferdi hayat, toplumsal hayat, ekonomik hayat, iş hayatı, siyasal hayat, ibadet hayatı gibi hayatı parçaladınız ve her birerinde farklı hükümler uygulamaya kalkıştınız mı din parçalanmış ve şirk başlamış demektir. Aynen bunun gibi dünya hayatı, âhiret hayatı dediniz mi yine din parçalanmış demektir.
160. Hasene, dinin ve aklıselimin iyi ve doğru kabul ettiği her türlü inanç, tutum ve davranışı, seyyie de bunların zıddını ifade eder. Her ne kadar bazı âlimler buradaki haseneyi “kelime-i tevhid”, seyyieyi de “küfür” ve “şirk” şeklinde açıklamışlar. Hasenenin, kelime-i tevhidi de içine alan geniş kapsamlı bir kavram olduğunu göstermektedir.
Evet değerli dostlar, Bu surenin 12. ayetine tekrar atıf; ..ketebe alâ nefsiHİr rahme.. Neydi? Rabbimiz kendi zatı için rahmeti ilke edinmişti değil mi? İşte rahmeti ilke edinmesinin en büyük sonucu bu. İyilik yaparsanız kat kat, ama kötülük yaparsanız sadece misli ile.
Peygamberimiz bunu daha da açıklayıcı bir şey söylüyor, bir müjde;
– Eğer bir mümin bir hayır yapmak ister, imkanı olmadığı için yapamazsa, yapmış gibi ecir alır. Ama zihninden bir kötülük geçirir ama o kötülüğü eyleme dökmeden vazgeçerse, vazgeçtiği için bir sevap alır. Diyor.
161. Rabbim bana hidayet etti. Rabbim bana yol gösterdi. Rabbim beni doğruca cennete götürecek yola hidayet etti. Bu yolu bana öğretti.
Sırat-ı müstakimi, şu cennet yolunu bana Rabbim tarif buyurdu. Evet bizi de sırat-ı müstakime hidayet eden Rabbimizdir. Gönderdiği kitabıyla bize dosdoğru yolu gösteren, bize kulluk yolunu, bize cennet yolunu gösteren Rabbimizdir. E şimdi ben Rabbimin bana gösterdiği bu dosdoğru yol dururken sizin heva ve heveslerinize, sizin zanlarınıza, sizin kendi işkembenizden ürettiğiniz saçma sapan şeylere mi uyacağım? Ben asla sizin sapıklıklarınıza uymayacağım.
“Gayyimen”; Kayyım bir din. İnsanı ayakta tutabilen bir din. Kulu kulluk kıvamında tutan bir dindir. Öyle bir kitaptır ki “Gayyimendir" dir bu kitap. Başka hiç bir şeye muhtaç olmayan bir kitaptır bu kitap. Dosdoğru ama kendi kendine kaim bir kitap. Bir başkasının kitabına ihtiyacı olmayan, bir başkasının desteğine ihtiyacı olmadan kendi kendine var olan ve varlığını sürdüren bir kitaptır bu. Bir başka kitabın sağlamasına, bir başkasının desteğine ihtiyacı yoktur bu kitabın. Yardımcıya ihtiyacı yok, yardımcısız ve ihtiyaçsız bir kitap. Kendi kendine yeterli olan, kendi kendine kaim olan, Hayy u Kayyûm olan bir Allah’ın bu ismi şerifi gereği, yine başka hiç bir şeye muhtaç olmadan ayakta durabilmek üzere kuluna indirdiği bir kitaptır bu.
Eğer yeryüzünde Allah’tan başka böyle kendi kendine var olan ve varlığını sürdürmesi konusunda başkalarına muhtaç olmayan birileri varsa, tamam onları da hamd edelim. Varsa böyle birileri tamam onları da övelim, onların hayat programlarını da uygulayalım, onların kitaplarını da uygulamaya alalım, onların arzularını da yerine getirelim. Var mı böyle birileri? Yoksa hiç kimsenin kitabı bu kitapla mukayese edilemez. Hiç kimsenin kitabı bu kitabın önüne geçirilemez. Hiç kimsenin talimatları ve yasaları bu kitaba tercih edilemediği gibi, bu kitabın onların desteğine de ihtiyacı yoktur.
“Millet-i İbrahim” ifadesi, başta tevhid inancı olmak üzere bütün peygamberlerin benimseyip tebliğ ettikleri ilâhî ve değişmez ilkeleri, mesajları kapsar. Genellikle Hz. Muhammed’in yeni bir din getirmediğini, aksine bütün hak dinlerde var olduğu halde unutulmuş veya tahrif edilmiş bulunan evrensel ilkeleri benimseyip tebliğ ettiği ve bu bakımdan geçmiş peygamberlerin bir devamı olduğu fikrini vurgular.
Burada ehli kitaba, üzerinde ittifak edilecek ortak bir isim teklif ediliyor. Hatta Mekkelilere de. Eğer samimi iseniz kendinizi İbrahim’e nispet ederken, haydi, bize gelin demiyoruz, kendinize gelin diyoruz. Çünkü diyorsunuz ki biz de İbrahim’in çocuklarıyız, biz de İbrahim’in dinine inanıyoruz, haydi o zaman ortak bir tevhid konfederasyonu kuralım ve onun başına İbrahim geçsin kendimizi İbrahim’e nispet edelim. Burada söylenen bu. Devam ediyor;
162. Şimdi getirdi sözü andımıza. Bütün desteğim (namazım) ve isteğim, bütün ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, alemlerin rabbi olan Allah’a armağan olsun.
Peygamberimiz bu ayeti tüm namazların önünde, şimdi sübhaneke’yi okuduğumuz yerde yıllar yılı okumuştu.
Nüsük kelimesi hem genel olarak “tapınma” hem de özellikle “kurban” anlamına gelir. Burada müfessirlerce her iki mana da verilmiştir.
Bu, kalpteki her çarpıntıda, hayattaki her harekette, namazda, ibadette, hayatta, ölümde, kulluk davranışlarında, pratik hayatta, ölümde ve onun ötesinde eksiksiz bir şekilde Allah için her şeyden soyutlanmadır.
163. Bu, mutlak tevhitten ve eksiksiz kulluktan kaynaklanan bir tesbihtir. -Allah'ı eksikliklerden uzak saymadır? Namazı, ibadeti, dirimi ve ölümü birleştirip tek başına Allah'a özgü kılmadır. "Tüm varlıkların Rabbi olan Allah'a..." Alemlerin üzerinde eksiksiz otorite ve egemenlik sahibi, eğiten, yönlendiren ve hükmeden Allah'a... Tam bir teslimiyetle, gönülde ve hayatta Allah'dan başkasına kulluk eden bir şey bırakmadan..." Vicdanda ve realiteler dünyasında O'na kulluk yapmaktan başka bir şeye yer vermeden... "Bana böyle emredildi." Ben de duydum ve itaat ettim. Dolayısıyla "Ben Müslümanların ilkiyim."
Allah’ı razı edecek ameller konusunda kimseyi beklemeyecek ve onu ilk yapan biz olmaya çalışacağız. Ah keşke bu işi benden önce yapanlar olsaydı! Demeyeceğiz, onu ilk defa biz yapmaya çalışacağız. Veya eh ne yapalım, açıver kızım başını, baksana herkes açıyor demeyeceğiz. Herkes açılmış olsa bile İlk kapatan biz olacağız. Eh ne yapalım, toplumda herkes mirası böyle paylaşıyor, biz de topluma uymak zorundayız demeyecek, Allah’ın istediğini ilk yapan biz olacağız.
164. Müşriklerin ve inkâra saplanmış zavallıların Peygamber Efendimize: “Gel bizim dinimize dön, dünya ve âhiret ne istersen biz sana kefil oluruz”; müminlere de: “Geliniz, bizim yolumuzda yürüyünüz, günahlarınız bizim boynumuza olsun” (Ankebut 12) demelerine karşı verilecek cevabı, bu ayet-i kerime öğretmektedir. Her şeyin Rabbi olan Allah’tan başka bir rab arama boşuna bir çabadır. Buna ne gerek ne de ihtiyaç vardır. Hatta bu şirktir ve en büyük günahtır.
ve la teziru vaziretun vizra uhra Kur’an’ın en temel yasalarından biri geldi burada; Ve sorumluluk sahibi hiç kimseye başkasının sorumluluğu yüklenmez.
Şu kadar var ki herkesin kazandığı günah kendine aittir, cezasını kendisi çekecektir; kimse kimsenin günahından sorguya çekilmeyecektir. İnsanlar mahşer günü Allah’ın huzurunda toplandıkları zaman, Allah, dünyada anlaşmazlığa düştükleri şeylerin iç yüzünü haber verecek, herkes gerçeğin ne olduğunu yakini olarak bilecektir.
Kul diye başlayan her bir ayet Kulu manasına gelir. Hepiniz deyiniz. Yani kul ile başlaması, hepimizi teker teker müstakil bir insan olarak muhatap alıyor Kur’an. Bu anlama gelir.
165. İmar sorumluluğu insana verilmiş. Yani yeryüzünü imar ile görevli. Yeryüzünün mirasçısı insandır. Yeryüzü emanet kılınmış insana. Eğer insanın hilafeti ihanete dönüşürse, insan kendisine miras bırakılan şeye ihanet etmiş demektir. Doğal çevreye, yeryüzüne, eşyaya ihanet, insanın halifeliğine ihanettir. İnsan halifeliğini haince kullanıyor demektir.
Yeryüzünde Allah’ın dinini hakim kılmak üzere bizi halife olarak var kılmıştır. Var kılınışımızın sebebi budur. Ben yeryüzünde ne varsa suyuna, ateşine varıncaya kadar her şeyi Allah’a kullukta kullanacağım. Benim varlık sebebim, benim misyonum budur.
Allah kullarını halife olarak görevlendirdiği bu dünyada derece derece yaratmıştır. Herkes birbirine göre derecelidir. Sıhhatli, hasta. Zengin, fakir. Zeki, az zeki gibi dereceler vardır. Peki niçin bu fark? Neden böyle yapmış Rabbimiz? Size verdikleriyle Allah sizi imtihan ediyor da ondan. Siz böylece deneme altındasınız. Siz bu verilenlerle kulluk imtihanındasınız. Sonunda cennet ya da cehennem kazanacaksınız. Sonunda hesabı çok şedit olan Allah’ın kararıyla kendinizi cehennemde bulacaksınız, yahut da Gafur ve Rahîm olan Allah’ın gufranıyla cennet bulacaksınız.
Evet, bir an bile hatırınızdan çıkarmayın ki halifeler olarak şu anda sizler hayattasınız. Şu anda mülk sizindir. Dün sizin yerinizde bir başkaları vardı. Dün mülk onlardaydı ve onlar imtihandaydı, onlar gittiler şimdi onların yerinde sizler varsınız. Unutmayın ki yarın sizler de olmayacaksınız. Size, sizin sahip olduğunuz şeylerin tamamını veren Allah’tır. Allah size imkân tanıyor. Kiminiz zengin, kiminiz fakir, kiminiz idareci, kiminiz idare edilen, kiminiz patron kiminiz işçi. Ama bilesiniz ki bunların hiçbirisi kıstas değildir. Ne zenginler zengin oldukları için cennete gidecekler, ne de fakirler fakir oldukları için cehen-neme gidecekler. Ne kadınlar kadın oldukları için cehenneme, ne de erkekler erkek oldukları için cennete gidecekler. Kimilerinizin şu konumda kimilerinizin de bu konumda olmaları hiçbir şey ifade etmez. Bütün bunlar birer imtihan sebebidir.
Unutmayın ki Rabbiniz size verdikleriyle sizi imtihan etmektedir. Ne mutlu bu imtihanı unutmadan yaşayanlara. Ne mutlu yaşadığı bu hayatın sonunda hesaba çekileceğini bilip ona göre yaşayanlara.
Bu sure Hamd ile başlamıştı. Allah’a hamd ile ve rahmetle son buldu. İlginçtir son ayette; Kuşkusuz rabbin karşılılık vermede, cezalandırmada çok seridir dediği halde, ayet Allah’ın bağış sıfatları ile bitti. Bu da rabbimizin rahmetinin her şeyi kuşattığını gösteriyor. Bu sure hamd ile başladı ve bağışla, rahmetle bitti.
Ey rabbimiz, bize tenezzül buyurdun. Bize vahiy ile tenezzül buyurdun. Rahmetini vahiy şeklinde döktün önümüze. Bu yüzden sana sonsuzca hamd ediyor, sonsuzca şükrediyor, tüm sena, tüm övgüler sana olsun diyoruz. (Amin)
“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”
Osman Erdoğmuş
Kayıt Tarihi : 6.1.2026 13:05:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!