Bir an gelir, büsbütün tenha bir an; zamanın gövdende, teninde, ruhunda, ağaçlarda, yüzlerde, yıldızlarda, pamuksu bulutların geçişindeki yavaşlığını hepten unutuverirsin. Bir “mavilik” kaplar dünyayı. Yüzünü ne yöne çevirsen rüzgârlarla salınan yapraklar, titrek kuşkanatları, yalnız kadın elleri, şeffaf çocuk bakışları, kimsesiz hayatlar görürsün. Öyle anlarda en aydınlık maviden ansızın en karanlık laciverde yükselirsin. Kendinden taşan mısralar, altını mor mürekkeple çizdiğin kitaplar, gönderilmeyen mektupların kelimeleri de maviye keser. O vakit epeydir bekleyen yorgun romanları unutup, seni sana yaklaştıracak bir ses ararsın kâinatın büyük boşluğunda. Eğer yeterince içten bir davetse o, gelir, hem de kalbi kamaştıran ışığın içinden tüysü melek kanatlarıyla gelir.
İlk teravih namazının kılındığı gece, süslemeleriyle sarhoş eden bir kubbenin koynunda sezdim beni bulacağını. Sonra mahcup bir gülibrişim ağacının serinliğinde, döne döne minarelere dolanan ney sesinin şefkati büyüttü beklentimi. Gök kubbeye yayılan buruk “mavilik” de, dile gelemeyen duygulardaki müphem mavimsilik de o tılsımlı ânın içinde saklıydı işte. Haftalardır “Zaman yok ki, ne gelecek, ne geçmiş, sadece şimdi ve onun sonsuz çoğalmaları vardır belki” diyerek dolaşmamın nedeni gün boyu taşıdığım kitapta karşıma çıktı o gece.
Eve dönünce açıp okumaya başladığım Eksik Parça’da buldum bilerek ve istemeden yarım bıraktıklarımı. Hayır, şaşırmadım. Bilirim, öyle olur çünkü. Kaderin görünmez kapısını aralayıp, o insanı, yazarı, kelimeleri, kitapları, manayı, düşünceyi, rüyayı hatta nesneleri evet onları bile çağırırız aslında. Çağırıp kesintisiz bir çocuk dalgınlığıyla sokuluruz yanlarına.
Christian Bobin’i tanımıyordum. Meğer o beni bekliyormuş. Fransız yazar ve şair. Felsefenin, şiirin, hikâyenin bahçelerinde avare dolaşmayı seviyormuş anladığım kadarıyla. Emily Dickinson’un romansı biyografisini de yazmış. Ödülleri varmış. Eserlerinin adı büyük bir yapboz oyununun parçaları gibiymiş. Doğrusu kim olduğu pek ilgimi çekmiyor. Ben onu kelimelerinin buğusundan sevdim. Dili kurcalarken bahşettiği samimiyet, “maviliğime” dokundu. Daha ilk hikâyemsi denemesi Eksik Parça’da kışkırtıyordu: “Yalnız bir kadın. Lyon Part-Dieu garının bir salonunda. Tüm bu insanların arasında, sanki bir odada inzivada. Dünyanın orta yerinde yalnız, Fra Angelico resimlerindeki bakire gibi; bir ışık küresinin içinde korunmuş. Bahçelerin parlaklığından gözleri kamaşmış. Yalnızlar mıknatıslar gibi çeker bakışları. Onları görmemek olanaksızdır. Baştan çıkarıcıdırlar...”
Yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
Azıcık okşasam sanki çocuktular
Biraksam korkudan gözleri sislenir.
Ne kadınlar gördüm zaten yoktular
Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta