Ekşi Elmalar Şiiri - Yorumlar

Şükrullah Yavuzer
201

ŞİİR


13

TAKİPÇİ

İspiriz Dağı’nın zirvelerinden süzülüp gelen sert sonbahar rüzgârı, ilçenin sokaklarında kışın ilk fısıltılarını gezdiriyordu. Ağaçların yorgun dalları bu hoyrat esintiyle çatırdarken, sarının ve kızılın bin bir tonuna bürünmüş yapraklar birer birer toprağa düşüyordu. Aslında dökülmekten ziyade, dalından kopan her yaprak sanki zincirlerini kırmış, özgürlüğüne kavuşmak için aylardır beklediği o kutsal rüzgârı bahane ederek gökyüzünün boşluğunda çılgınca raks ediyordu.
Gündüzün yalancı güneşi artık yerini gecenin ayazına bırakmaya başlamış, dağların arkasından süzülen karanlık, havayı bir bıçak gibi keskinleştirmişti. Gökyüzünde ise hüzünlü bir vedanın resmi çiziliyordu; güneye doğru kanat çırpan göçmen kuşların devasa karaltısı, mavi boşluğu örtüp giden kederli, kara bir bulut gibi yayılıyordu. Bu esnada yüksek yaylaların kekik kokulu düzlüklerinden ilçe merkezine doğru hummalı bir göç başlamıştı. Sokaklar ve caddeler, tozu dumana katarak ilerleyen, çan sesleri sokak yankılarına karışan sürü sürü koyunların ayak sesleriyle şenlenmişti. İşte bu telaşın tam ortasında, çarşının bir köşesinde ahşabın sıcak kokusu yükseliyordu. Korali Amca, ekmek teknesi olan küçük kulübesinin önünde adeta zamanla yarışır gibi harıl harıl çalışıyor, bir içeri girip bir dışarı çıkıyordu.
Dışarıdan bakıldığında rüzgâra göğüs geren bu mütevazı ahşap kulübe, sadece bir dükkân değil; onun ömrünün, emeğinin ve sığındığı sessiz dünyasının bir parçasıydı. Herkes ona Korali Amca derdi. Nüfus kâğıdında yazan "Abdullah Burgaz" ismi çoktan hafızaların kuytu köşelerinde unutulup gitmişti. Gençlik yıllarında okyanusları aşıp gittiği uzak bir coğrafyadan, Kore’den gazi olarak döndüğünde yakasına takılan "Koreli" lakabı, zamanın değirmeninde bu kasabanın şivesine uymuş ve "Korali"ye dönüşmüştü.
Bir gün kulübesinin önünde, gözlerini İspiriz’in dumanlı zirvelerine dikip derin bir iç çekerek söylediği şu sözler zihnime bir çivi gibi çakılmıştı: "Ülkem için bin canım olsa feda ederim ama hiç bilmediğim bir ülkeye, kimin çıkarı için gittiğimi ve neden savaştığımı hala bilmiyorum... "Bu kırgın ama vakur cümlenin sahibi olan eski asker, şimdilerde o küçük kulübesinde bambaşka bir hayatı ilmek ilmek örüyordu. Nasır tutmuş elleriyle; dağlardan özenle seçtiği sert odunları yontar; kazma, kürek, tırpan ve orak sapları yapardı. Bir de buraların amansız kışlarında yolları açacak olan, adını duyarken bile insanın üşüdüğü o ahşap "berfing"leri –kar küreklerini– satardı. Sadece ahşaba can vermezdi Korali Amca; Başkale ile Yeni Köprü arasındaki o geçit vermez, yalçın dağların eteklerinden kendi elleriyle topladığı doğanın mucizelerini de getirirdi çarşıya. Tezgâhında yaban ekşi elmaları, kokusu üstünde armutlar, kayısılar, kıpkırmızı yumuşanlar (alıçlar) dizilir; mevsimine göre dağ pancarları, uşkunlar ve topraktan yeni kopmuş mantarlar onun helal lokmasının vesilesi olurdu. Ne var ki, bu huzur kokan dükkân bazen tatsız anlara da şahitlik ederdi. Çarşıda ne zaman bir hırgür çıksa, öfkeden gözü dönmüş kalabalık hemen bu kulübeye doğru amansız bir koşu tuttururdu. Amaçları, Korali Amca’nın bin bir emekle yonttuğu o sağlam kazma ve kürek saplarını kapıp birbirlerine vurmaktı. İnsanların bu hırçınlığı, onun o koca yüreğinde derin yaralar açar, yüzündeki çizgileri daha da derinleştirirdi. Uzak topraklarda savaşın en kanlı, en acımasız yüzünü görmüş, barut kokusunu ciğerlerine çekmiş ve oradan gazi olarak dönmüş bir adam için şiddetin her türlüsü katlanılmazdı. O, savaştan ve kavgadan ruhunun her zerresiyle nefret ediyordu.
Rüzgâr şiddetini biraz daha artırırken, Korali Amca alnındaki teri şapkasının tersiyle sildi. Yaklaşan beyaz esaretin, buraların o meşhur çetin kışının kapıda olduğunu biliyordu. Eğildi, elleriyle sevgiyle şekillendirdiği, ahşabın taze kokusunu taşıyan kar küreklerini kışa hazırlık için kulübesinin önünde tek tek sergilemeye başladı. Her bir kürek, kavgaya değil, hayata ve emeğe uzanan birer umut gibi diziliyordu sonbaharın sarı yaprakları arasına...
1978 yılının Ağustos sonlarıydı. Zaman, o bildik acelesiyle akıp giderken, doğup büyüdüğümüz bu küçük ama vakur ilçe, kışın habercisi olan o meşhur ayazını kuşanmaya çoktan başlamıştı. Deniz seviyesinden binlerce metre yüksekte, Türkiye’nin adeta göğe en yakın ev sahipliğini yapan bu en yüksek yerleşim biriminde, sonbahar takvimleri beklemezdi; Ağustos’un tam ortasında, İspiriz’in bağrından kopan serin bir nefesle kapıyı çalardı.
O yıl içimizde bambaşka bir heyecan vardı; ben ve kuzenim, çocukluğun o en güzel basamaklarından birini tırmanacak, ilkokul dördüncü sınıfa başlayacaktık. Sırtımızda okul hayalleri, cebimizde çocuksu neşemizle çarşıda yürürken, ayaklarımız bizi her zamanki gibi Korali Amca’nın ahşap kulübesinin önüne çıkardı. Tam o sırada, dükkânın önündeki derme çatma tezgâhta parıldayan, yeşilin ve sarının en doğal tonlarına bürünmüş yaban ekşi elmaları gözümüzü aldı. Dağların o hırçın havasını taşıyan elmalar, iştah kabartan bir davet gibiydi. İstemsizce kulübeye doğru yöneldim. Cebimizdeki bozuklukları bir araya getirip yarım kilo ekşi elma aldık. İlk ısırıkta ağzımıza yayılan o mayhoş, keskin ve canlandırıcı tat içimizi titretti; o kadar hoşumuza gitmişti ki, elmaların lezzeti bizi Korali Amca ile tatlı bir muhabbetin eşiğine bırakıverdi.

Tamamını Oku

Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta