Hasan Fahri Tan - Düşistan Ya Da Yahyalı ...

Hasan Fahri Tan
202

ŞİİR


11

TAKİPÇİ

Yahya,gönlün hayatı demekse isimler sözlüğünde; gönlümün ve diğer gönüllerin hayatının nefes alıp verdiği mekana da Yahyalı demek düşer biz acizlere...
Eskiden olduğu gibi bugün de -kim bilir,gelecekte de- yozlaşmanın ve medeniyet denilen ''tek dişi kalmış canavarın'' bir ağacı özünden kemiren kurtlar gibi kemirdiği gönüllere ab-ı hayat bahşeden gönül erleri olduğu müddetçe hayalimdeki bu güzel bahçe Yahyalı olmaya devam edecektir Hayy ve Kayyum olanın izniyle...
Şairin, ''Bu gülistan bahçesinde gerçi yüzbin gül biter
Bu gülistandan haber vermeye bir tek gül yeter'' dediği gibi,hayalimdeki bu bahçenin yetiştirdiği birbirinden güzel gülleri görüp kokladıktan sonra,bu güllerin yetiştiği bahçeyi ve onun eli öpülesi bahçevanını merak etmemek,-rüyada da olsa- görmek istememek,fıtratındaki merak yüzünden cennetten kovulan Hz. Adem'in neslinden olduğuna inanan biri için mümkün olmasa gerek...
Yahyalı'nın,bir kız çocuğunun omuzlarından beline dökülen saçları gibi ahenkli /ama bembeyaz,ama köpük köpük/ şelalesinin yemyeşil eteğindeyiz,bir bahar mevsiminin ikindi sularında...Önümüzde çeşit çeşit yemeklerin ve kızarmış alabalıkların davetkar bakışlarla bizi seyrettiği mükellef bir sofra...Sofranın etrafında,önceden gördüğüm ve ilk defa görme şerefine nail olduğum rengarenk güller sıralanmakta...Hepsi de söz birliği etmişçesine utangaç,kaçamak ve hayran nazarlarla,-tevazu'un ete kemiğe bürünmüş haliyle yanıbaşımızda bağdaş kurup oturmakta olan- bahçevanı seyrediyorlar.Belli ki çok seviyorlar bahçevanlarını.Fakat,bir Allahın Gül'ü kalkıp ta ''seni çok seviyorum bahçevanım'' diyemiyor ama hepsi de, ''göz varken söze ne hacet; arif olan anlar nasılsa'' der gibiler.Bahçevansa,güllerin bu halinden habersizmiş gibi bir hal takınarak,latife dolu sohbetiyle bu mutena mesire yerini daha da bir renklendiriyor.Güller, -edeplerinden olsa gerek- gülmemek için kendilerini zor tutuyorlar ve de kızardıkça kızarıyorlar.-Sonradan öğrendiğime göre bütün bahçevanlar,diktikleri güllerin yetişmesinde,onlarla sohbetin diğer ihtiyaçlardan daha elzem olduğuna inanırmış.-Sonra da,gıda niyetine olsa gerek; rıza makamında bir derviş edasıyla tebessümler serpiştiriyor her gül yaprağına itina ile...
Aniden bir sessizlik hakim oluyor her yana.Sükutun şarkısını dinlemeye duruyor sanki her kulak...Bahçevanın,her-kesin duyacağı bir frekansta mırıldandığı bazı kutsal metinleri tekrarlamasıyla,dinleyeni tarifsiz iklimlere taşıyan bu sessizlik bestesi,-güllerin de eşliğinde- yerini çok sesli bir orkestraya bırakıyor...Şe-lale şe-lale dökülüyor gönlümüze huzur; rengarenk kelebekler kümesi geçiyor içimizden; göçmen kuşlar haleler çiziyor gönül semamızda ve arılar çiçekleri bırakıp güllere konuyorlar.''Tam da bulmuşsunuz bal alacak çiçekleri'' diyecekken, hafif bir ağırlık hissediyorum sağ yanımda.Bahçevanın,-sanki birşeyler fısıldayacakmış gibi- sol yanıyla omzuma yaslandığını görüyorum.Ve tekrar başlıyor o esrarlı sükut...Bu esnada o'nun kalbinden benim kalbime uzanan mücerret (soyut) bir tahliye borusundan aktarılan bengisu olduğunu sandığım -yine mücerret bir- maddenin tazyikiyle kendime geliyorum...
Bengisu ya da başka bir şey; ne dersek diyelim,bu bana verilmiş son bir manevi kredi mi yoksa terakki yolunda kullanacak olduğum ek bir sermaye midir bilemiyorum.Bildiğim bir şey var ki,o da; o an çok mutlu olduğum ve bu mutluluğun nicelik ve niteliğini anlatmaya kelimelerin kifayet etmediği,edemeyeceğidir.

Tamamını Oku