“DÜNDAR’CA AŞK…!”
"Yağmayan yağmurun altında
Ahşap mermer merdivene oturmuş
Doğmamış sevgilimin
Ölümüne ağlıyorum. "diyordu hiç şiiri olmayan bir şair, bestesi güftesi yazılmayan hiç bir sanatçının söylemediği bir şarkı dinlerken, ayaz ve donduran bir Temmuz güneşi öğlen arası, yaşanmamış yaşamların katmanları gibi birkaç yaprağa sarılı tütünü olmayan bir cigara çekerken, kansere yenik düşmüş “paryayı geçtim” çiğeri bile olmayan, olduğunu düşündüğü çiğere, olmasını düşünmediği hayallerin hülyalarına öylesine dalmadan. Ama yinede yağmıyordu, onu sırılsıklam cisil cisil ıslatan tanecikleri yağmurlar, çoğul nehirlere akmadan kalbinin çöllerine uğramadan üstelik. Ve üstelik hüzünde sarıyordu sarılmayan bağdaş kurduğu açmadığı kollarını, yani sarıyordu hüzün kollarını, üstelik bağdaş ve açık olmayan,”olmayan“ kollarını…
Doğmayan ölüme, “ama” olan gözlerden dökülmeyen yaşlara ağlıyordu, sevgili sanılan, kendisinden de haberi olmayan “olmayan” sevgilim, yapılırken basamakları unutulan merdivene tırmanan “mermerden ahşaba bir” heykeltıraş yükselir kendini yontarken, hologramik dokunuşla, gerçeğin ta kendisi olan similasyonda, yağmur yağıyordu, ölüm ağlıyordu, ahşab merdiven olup “mermer” basamaklara basmayıp, kırmadan bir bir çıkıyordu en yukarılara yükseliyordu, en aşağı inerken, aşağı ona bakıyordu, yukarı aşağıya boşluk her ikisine, aslında hepsine, ve boşluk anlıyordu 10’ları doldururken boşluğunu onlarla hiçlikle, karanlık ise kahkahalarla olanları izliyordu doru bir gözle….! ve oturuyordu sevgili, orada, o arada tamda “hiç kimselere göre” daha yazılmayan şifresi bile çözülememiş (hatta yazılamamış bile)kordinatları ile, orda Babilin asılmayan bahçelerinin, olmayan kerpiç duvarının dibinde oturmuş, zeytin olduğunu hayal ettiğimi düşündüğümü hatırlamadığım gözleri ile Sevgilim; “ Bir 5. Boyut geçişi ile sonrasında doğacak “bana” bakıp sonrasında yazılacak şiirden bestelenecek şarkılarla şimdiden mırıldanır, en önemlisi, sonrasında yüzüne yerleştirilecek tatlı ve naif gülümselerle bana, ve sonrasında ona aşık olacak ben, daha gidip geldiğimi sanmadığım yarındaki kızıl akşamının gün batışında onu düşünmüştüm ve aslında düş-tüm, dünün, bir sonraki yarına düşüydü düşündüklerimi düşlediğimi düşündüğüm, bugünden susayan “içime” susarak, gür çığlıklarla en susmayan yeri göğü çınlatan lal kalbime bir düş-üşte düş-en o betimsiz aşk…
Yarından düne düşmüş(tüm) oysaki….
Aşk işareti ile doğanlar yaşarken dünyaya talip olmazlar...Bilirler ki ne isteseler,neyi ansalar,ne kazansalar aşkın dışında hiçbir şey avutmaz onları,teselli etmez...Gönüllü sürgündür onlar...Gizliden gizliye hissederler bunu...Sonsuz bir ışıktan kopup gelmişlerdir geldikleri yere...Kopup geldikleri ışığa inançları ne kadar büyükse,içlerinde ki acı da o kadar derindir...Bu acı hatırlatır onlara kopup geldikleri yeri...Bu acı hatırlatır onlara kim olduklarını ve niye varolduklarını...
Kalplerinde aşk işaretiyle doğsa da bazı günler yorulur insan karşılıksız sevgilerinden...Yorulur kendisini anlatamamaktan...Sevgilim der,sevgilim der,ama,sevgilim dediği yanında değildir,bilir...Bazı günler insan soluksuz kalır,içindeki sevgili olmasa bile karşısındakine deliler gibi sarılır...O olmadığını bile bile sonsuz bir umutsuzlukla sarılır...İnsan soluksuz kalmaya görsün,sevgili diye bütün yanlışlarına,bütün kaçışlarına,kendine yaptığı ihanetlere sarılır...İnsan bir kere içindeki aşktan umudunu kesmeye görsün,her şey olmak,her yere yetişmek için bu hayat düşer...Her şey olduğunu,her yere yetiştiğini sandığı anda,ortada kendisi yoktur artık...Kaybolmuşluğa çok yakındır...Kopup geldiği ışığa inancı azalmıştır...Daha az acı çekiyordur artık...Ama daha mutsuzdur eskisinden....Daha mutsuzdur,o ışığı acı çekerek özlediği günlerden...
Soluksuz kaldığım kendime bile sakladığım günlerden bir gündü...Kaybolmuşluğa yakındım...İçimdeki acı hızla eksiliyordu...Işık soluyordu,soluyordu tıpkı sesim gibi...Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi...Öylesine kaybolmuştum ki bulamıyordum artık içimde neyi yitirdiğimi,neyi kirlettiğimi...Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden,kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı...
Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız önemli değil....Gerçekten değil...Kaybolmuş insanlar birbirini çabuk buluyor....Umutsuzluk umutsuzluğu çağırıyor...
Konuşmaya susamıştık...Sanki ikimizde dilini,kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye...Oysa böyle bir şey yoktu...Hep buradaydık...Hep o ışığımızdan kaybolduğumuz yerde...O ışığı orada bırakıp bu dünyaya,bu hayata gönül indirdiğimiz,her şey ve her yerde olduğumuzu sandığımız yerde...Hep o soluksuz kaldığımız yerde...Daha vakit var,o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimizde...




Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta