Destan Şiiri - Ali Uğur 3

Ali Uğur 3
48

ŞİİR


1

TAKİPÇİ

Destan

Leylâ gecenin prensesiydi
Âlem-i sihr-i siyah rengin pür-efsûn bir sesiydi

Bir gün sustu Leylâ
Karanlıklara küstü Leylâ
Veda edip sarayına
Yollara düştü Leylâ

Bırakıp gitti ülkesini
Sürgün etti kendisini

Az uz gittikten sonra
Vardı metruk bir şara
Şar öyle bir şardı ki
Baştanbaşa mağara

Bu ıssız mağaralar
Hep taşlara oyulmuş
Ve sanki bir konuğu
Beklemeye koyulmuş

Leylâ uzaktan şehre
Bakarken durgun durgun
Dipten gelen bir sesle
Ansızın yedi vurgun

Bu vurgunun ardından
Düşünce Leylâ bîtap
Alıp götürdü onu
Sesten doğan bir girdap

Yola çıktı yeniden
Girdabın kucağında
Kimbilir ne bekliyor
Onu son durağında

Demek bu ses bir çağrı
Diye düşündü Leylâ
Bakalım ne dilemiş
Kaderi yazan Mevlâ

Bu kasırganın hızı
Elbette dinecekti
Böyle hissetti Leylâ
Bir yere inecekti

Nitekim çok geçmeden
Girdap sanki yoruldu
Sesin dev dalgaları
Sükun buldu duruldu

Sonunda bir tepenin
Üstüne kondu Leylâ
Orda siyah bir saray
Görünce dondu Leylâ

Aslında gördüğü şey
Ne bir köşk ne saraydı
Taşları hep simsiyah
Elmastan mağaraydı

Siyah elmas taşları
Yontulup işlenmişti
Tıpkı bir saray gibi
Her yanı süslenmişti

Bir açıklık cephede
Mağaranın kapısı
Her halinden belliydi
Evvel zaman yapısı

Duvarlarda bir destan
Çok ince bir sitemle
Melike’ye yazılmış
Elmastan bir kalemle

Kapının tam üstünde
Melike’nin freski
Çizgilerde bir gizem
Nedir acaba ismi

Bu resmi gören Leylâ
Uzak geçmişi andı
Bu güzel melikeyi
Bir an kendisi sandı

Çünkü resim kendine
Benziyordu gerçekten
Rüya gibi olsa da
Kaçamazdı gerçekten

Halbuki geldiği yol
Ne kadar da uzundu
Kaçarken kendisinden
Yine kendini buldu

Şaşkına dönen Leylâ
Birden geri çekildi
Çekilince gördüğü
Manzaradan irkildi

Tepe tam ortasında
Yükselmişti bu şarın
Bir timsali gibiydi
Heybetin ve vakarın

Bu mağara tepeden
Bakıyordu ülkeye
Belli ki zamanında
Aitti Melike’ye

Bu görkemli mağara
Şu ülke şu ulu şar
Yazık ki içlerinde
Ne bir yar ne de ağyar

Leylâ bütün bütün bunları
Uğraşırken çözmeye
O ses başladı yine
Kulağını döğmeğe

Tekrar gelen bu sesin
Elini tuttu Leylâ
Ve meçhul makamının
Yolunu tuttu Leylâ

Görkemli mağaraya
Atarken adımını
Dua etti Tanrı’ya
Diledi yardımını

Mağaranın içinde
Koridorlar salonlar
Simsiyah tavanında
Zümrüt yakut balonlar

Sütunları revaklar
Bağlamış birbirine
Ayrı güzellik vermiş
Mimari her birine

Biraz sonra baktı ki
Önünde bir merdiven
Sayısız basamaklar
Derine doğru inen

Görünce durakladı
Önünde merdiveni
Fakat tuttuğu sese
Sürüyordu güveni

İnmeye başlamıştı
Basamakları tek tek
Meçhullerin yolcusu
hem dikkatli hem ürkek

Dibe doğru yolculuk
İn in bitmek bilmedi
Böyle bir merdivenden
Belki hiç inilmedi

Ve sayılmaz sanılan
Basamaklar sayıldı
Hendeseler hesaplar
Parçalandı dağıldı

Sesin sesi yükseldi
Dedi Leylâ yıkılmaz
Diplere inilmeden
Zirvelere çıkılmaz

Yola devam dediler
Leylâ ve ses elele
Bitsin diye yol artık
Etmekteler acele

Başlamıştı şimdi de
Labirentler dehlizler
Kutu kutu bir alem
İçinde nice gizler

Bir dehliz bir labirent
Bir labirent bir dehliz
Ardarda dizilmişler
Ölüler gibi sessiz

Çok merak ediyordu
Bu yol nereye çıkar
Acep onu çağıran
Sır olur mu aşikar

Nokta kadar da olsa
Göremedi bir ışık
Karanlıkların kızı
Karanlığa alışık

Bu yüzden aldırmadı
Leylâ bu karanlığa
Hazırladı keendini
Sırlarla yarenliğe

Fakat o ne aniden
Sesin sesi kısıldı
O kurşun gibi çağrı
Sanki durdu kasıldı

Elini tuttuğu ses
Kayboldu avucunda
Leylâ buldu kendini
Son dehlizin ucunda

Yere oturmuş kubbe
Taştan bir otağ gibi
Yoksa bir fırın mı bu
Yakacak bir habibi

Dehlizlerin ve sesin
Bittiği yerdi o yer
Leylâ dedi Allâh’ım
Ne göreceksem göster

Derken bu taş kubbede
Bir aralık belirdi
Açılan bu kapıdan
Leylâ içeri girdi

Girer girmez içeri
Kapandı o aralık
Geceler sultanını
Sardı mutlak karanlık

Bugüne kadar Leylâ
Hep karanlıkta gördü
Lakin şimdi burda o
Anadan doğma kördü

Birkaç adım atınca
Yolunu kesti duvar
Bu kubbenin altında
Leylâ’nın çilesi var

Zelzeleye uğradı
Hücre hücre bedeni
Bu hücrede işi ne
Bulamadı nedeni

Düşünceden Leylâ’nın
Beyninde ateş yandı
Yine uzak geçmişten
Bir sayfa aydınlandı

Evet evet bu oda
Ona bir aşiyandı
Bu aşiyana Leylâ
Ezelden aşinaydı

Ezelden aşinaydı
Leylâ bu aşiyana
Uzattı ellerini
İçinde yaşayana

Hüzüm elem dert tasa
Gidecekti yürekten
Artık diyebilirdi
Şu sözleri yürekten

Bu daracık hücrede
Ne bir ses ne bir ziya
Selam kutsal aşiyan
Merhaba ey inziva

Leylâ diz çöktü yere
Eğildi başı öne
Kayboldu mesafeler
Yönler döndü tek yöne

Leylâ bu inzivada
Hissetti huşûunu
Yalnızlıktan gayrıya
Kapattı ağuşunu

Gözleri derûnunda
Dinliyordu nabzını
Yaşamak istemişti
Mahşer yalnızlığını

Bir katreye gömüldü
Uçsuz bucaksız derya
Yeniden doğmak için
Böyle ölmüştü Leylâ

Memalik-i leyâlde
Leylâ’sız kalan teb’a
Durdu ağlamaya
Çığlıklar başladı yıldızlardan yankılanmaya

Naleler, yakarışlar
Dolaştılar boşlukta avare
Lakin varamadılar
O bîvefa yare

Yıllarca feryat ve figan ettiler
Düştüler yorgun
Ve
Esiri oldular derin bir uykunun

Uyanınca gecenin öksüzleri
Cinleri perileri
Devleri cüceleri
Yarasaları bülbülleri
Ve daha niceleri;

Ne uzun bir zaman geçmiş dediler
Yeniden feryat edip inlediler

Usanınca ağlayıp inlemekten
Vazgeçtiler kendi seslerini dinlemekten;

Arayıp bulalım dediler Leylâ’yı
Ve seçerek aralarından birer ulak
Uğurladılar bu kafileyi
Leylâ’nın ülkeyi terkettiği kapıdan
Çabucak

Ulaklar
Çıkardılar kalplerinden
Ne varsa Leylâ’dan gayrı
Şimdi
Değildi onlar artık Leylâ’dan ayrı

Kalpten kalbe yol vardır
Derler ya dediler
Ve bu yola girerek
Leylâ’ya kilitlendiler

Varınca ulu şara
Girdi herbiri bir mağaraya
Ve başladılar Leylâ’yı aramağa

Dolaşırken korku ve ümitsizliğin ürpertisi
İliklerinde
Kıvrım kıvrım tüneller gördüler
Mağaraların derinliklerinde

Ölümün kapısından
Girip çıkanlar gibi
Girdiler tünellere
Kurumuş damarlara
Yürüyen kanlar gibi

Leylâ aşiyanında
Teni; soğukluk ve nemi kuşanmış
Mescun.
Kalbinde alev alev bir umman
Mescur.
Ve bu hal üzre geçen zamanı meçhûl
Bir münzevî iken
Bir kıpırtı duydu duran nabzında
Ve kapanmış gözleri aralandığında
Buldu kendisini
Mutantan bir otağda
Otururken tahtında

Ve
Gece ülkesinin seçkinleri
El bağlamış duruyorlar
Etrafında

Teb’anın elçileri
Dinince hasretleri
Geldiler dile
Dön diyerek yurduna
Prensesin sarayda
Kalan anahtarını
Verdiler ellerine

Buruc-u leylin miftah-ı sîmi
Tevdi edilince ellerine Leylâ’nın
Hane-i menfası kaldı tehî
Gecenin ruhu kurtuldu mahbesinden
Damar damar canlandı karanlıklar
Ve vurmağa başladı gecenin nabzı yeniden

Uzaklardan gelen hümâ kuşları
Aldılar Leylâ’yı kanatlarına
Götürdüler sarayına

Ölü saray birden canlandı
Gökkuşağıyla kemerleri boyandı

Hazırlandı geceye yeni yeni rüyalar
Kaplandı sütunlara hep simsiyah aynalar

Işığını söndürdü
Güneş ay ve yıldızlar
Geceler prensesini tek tek selamladılar

Alemleri karanlıklar kapladı
Cülûs için hazırlıklar başladı

Bütün ecrâm-ı semâvât birer birer
Sökerek bağırlarından en nadide taşlarını
Ona gönderdiler
Süslesin diye tacını

Ve ipek saçlarından örülmüş tacı üstüne
Tac giydi Leylâ
Ve bütün matemlere dedi elveda

Sonra birden tırmandı yükseklere
Komşu oldu cennetteki melekleri

Görünce melekler Leylâ’nın yükselen tacını
Sessiz kanat vvuruşlarıyla
Kutladılar mirâcını

Ve o an
Eğri bir kılıç gibi
Göklerde beliren bir ferman
Vurarak prangalarını iki şafağa
Uçlarından
Seslendi ta maverâdan

Leylâ’nın saltanatı sürsün mahşere değin
Sabahlar ve akşamlar geceye boyun eğin!..

Ali Uğur 3
Kayıt Tarihi : 19.04.2026 16:27:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!