Leylâ gecenin prensesiydi
Âlem-i sihr-i siyah rengin pür-efsûn bir sesiydi
Bir gün sustu Leylâ
Karanlıklara küstü Leylâ
Veda edip sarayına
Yollara düştü Leylâ
Bırakıp gitti ülkesini
Sürgün etti kendisini
Az uz gittikten sonra
Vardı metruk bir şara
Şar öyle bir şardı ki
Baştanbaşa mağara
Bu ıssız mağaralar
Hep taşlara oyulmuş
Ve sanki bir konuğu
Beklemeye koyulmuş
Leylâ uzaktan şehre
Bakarken durgun durgun
Dipten gelen bir sesle
Ansızın yedi vurgun
Bu vurgunun ardından
Düşünce Leylâ bîtap
Alıp götürdü onu
Sesten doğan bir girdap
Yola çıktı yeniden
Girdabın kucağında
Kimbilir ne bekliyor
Onu son durağında
Demek bu ses bir çağrı
Diye düşündü Leylâ
Bakalım ne dilemiş
Kaderi yazan Mevlâ
Bu kasırganın hızı
Elbette dinecekti
Böyle hissetti Leylâ
Bir yere inecekti
Nitekim çok geçmeden
Girdap sanki yoruldu
Sesin dev dalgaları
Sükun buldu duruldu
Sonunda bir tepenin
Üstüne kondu Leylâ
Orda siyah bir saray
Görünce dondu Leylâ
Aslında gördüğü şey
Ne bir köşk ne saraydı
Taşları hep simsiyah
Elmastan mağaraydı
Siyah elmas taşları
Yontulup işlenmişti
Tıpkı bir saray gibi
Her yanı süslenmişti
Bir açıklık cephede
Mağaranın kapısı
Her halinden belliydi
Evvel zaman yapısı
Duvarlarda bir destan
Çok ince bir sitemle
Melike’ye yazılmış
Elmastan bir kalemle
Kapının tam üstünde
Melike’nin freski
Çizgilerde bir gizem
Nedir acaba ismi
Bu resmi gören Leylâ
Uzak geçmişi andı
Bu güzel melikeyi
Bir an kendisi sandı
Çünkü resim kendine
Benziyordu gerçekten
Rüya gibi olsa da
Kaçamazdı gerçekten
Halbuki geldiği yol
Ne kadar da uzundu
Kaçarken kendisinden
Yine kendini buldu
Şaşkına dönen Leylâ
Birden geri çekildi
Çekilince gördüğü
Manzaradan irkildi
Tepe tam ortasında
Yükselmişti bu şarın
Bir timsali gibiydi
Heybetin ve vakarın
Bu mağara tepeden
Bakıyordu ülkeye
Belli ki zamanında
Aitti Melike’ye
Bu görkemli mağara
Şu ülke şu ulu şar
Yazık ki içlerinde
Ne bir yar ne de ağyar
Leylâ bütün bütün bunları
Uğraşırken çözmeye
O ses başladı yine
Kulağını döğmeğe
Tekrar gelen bu sesin
Elini tuttu Leylâ
Ve meçhul makamının
Yolunu tuttu Leylâ
Görkemli mağaraya
Atarken adımını
Dua etti Tanrı’ya
Diledi yardımını
Mağaranın içinde
Koridorlar salonlar
Simsiyah tavanında
Zümrüt yakut balonlar
Sütunları revaklar
Bağlamış birbirine
Ayrı güzellik vermiş
Mimari her birine
Biraz sonra baktı ki
Önünde bir merdiven
Sayısız basamaklar
Derine doğru inen
Görünce durakladı
Önünde merdiveni
Fakat tuttuğu sese
Sürüyordu güveni
İnmeye başlamıştı
Basamakları tek tek
Meçhullerin yolcusu
hem dikkatli hem ürkek
Dibe doğru yolculuk
İn in bitmek bilmedi
Böyle bir merdivenden
Belki hiç inilmedi
Ve sayılmaz sanılan
Basamaklar sayıldı
Hendeseler hesaplar
Parçalandı dağıldı
Sesin sesi yükseldi
Dedi Leylâ yıkılmaz
Diplere inilmeden
Zirvelere çıkılmaz
Yola devam dediler
Leylâ ve ses elele
Bitsin diye yol artık
Etmekteler acele
Başlamıştı şimdi de
Labirentler dehlizler
Kutu kutu bir alem
İçinde nice gizler
Bir dehliz bir labirent
Bir labirent bir dehliz
Ardarda dizilmişler
Ölüler gibi sessiz
Çok merak ediyordu
Bu yol nereye çıkar
Acep onu çağıran
Sır olur mu aşikar
Nokta kadar da olsa
Göremedi bir ışık
Karanlıkların kızı
Karanlığa alışık
Bu yüzden aldırmadı
Leylâ bu karanlığa
Hazırladı keendini
Sırlarla yarenliğe
Fakat o ne aniden
Sesin sesi kısıldı
O kurşun gibi çağrı
Sanki durdu kasıldı
Elini tuttuğu ses
Kayboldu avucunda
Leylâ buldu kendini
Son dehlizin ucunda
Yere oturmuş kubbe
Taştan bir otağ gibi
Yoksa bir fırın mı bu
Yakacak bir habibi
Dehlizlerin ve sesin
Bittiği yerdi o yer
Leylâ dedi Allâh’ım
Ne göreceksem göster
Derken bu taş kubbede
Bir aralık belirdi
Açılan bu kapıdan
Leylâ içeri girdi
Girer girmez içeri
Kapandı o aralık
Geceler sultanını
Sardı mutlak karanlık
Bugüne kadar Leylâ
Hep karanlıkta gördü
Lakin şimdi burda o
Anadan doğma kördü
Birkaç adım atınca
Yolunu kesti duvar
Bu kubbenin altında
Leylâ’nın çilesi var
Zelzeleye uğradı
Hücre hücre bedeni
Bu hücrede işi ne
Bulamadı nedeni
Düşünceden Leylâ’nın
Beyninde ateş yandı
Yine uzak geçmişten
Bir sayfa aydınlandı
Evet evet bu oda
Ona bir aşiyandı
Bu aşiyana Leylâ
Ezelden aşinaydı
Ezelden aşinaydı
Leylâ bu aşiyana
Uzattı ellerini
İçinde yaşayana
Hüzüm elem dert tasa
Gidecekti yürekten
Artık diyebilirdi
Şu sözleri yürekten
Bu daracık hücrede
Ne bir ses ne bir ziya
Selam kutsal aşiyan
Merhaba ey inziva
Leylâ diz çöktü yere
Eğildi başı öne
Kayboldu mesafeler
Yönler döndü tek yöne
Leylâ bu inzivada
Hissetti huşûunu
Yalnızlıktan gayrıya
Kapattı ağuşunu
Gözleri derûnunda
Dinliyordu nabzını
Yaşamak istemişti
Mahşer yalnızlığını
Bir katreye gömüldü
Uçsuz bucaksız derya
Yeniden doğmak için
Böyle ölmüştü Leylâ
Memalik-i leyâlde
Leylâ’sız kalan teb’a
Durdu ağlamaya
Çığlıklar başladı yıldızlardan yankılanmaya
Naleler, yakarışlar
Dolaştılar boşlukta avare
Lakin varamadılar
O bîvefa yare
Yıllarca feryat ve figan ettiler
Düştüler yorgun
Ve
Esiri oldular derin bir uykunun
Uyanınca gecenin öksüzleri
Cinleri perileri
Devleri cüceleri
Yarasaları bülbülleri
Ve daha niceleri;
Ne uzun bir zaman geçmiş dediler
Yeniden feryat edip inlediler
Usanınca ağlayıp inlemekten
Vazgeçtiler kendi seslerini dinlemekten;
Arayıp bulalım dediler Leylâ’yı
Ve seçerek aralarından birer ulak
Uğurladılar bu kafileyi
Leylâ’nın ülkeyi terkettiği kapıdan
Çabucak
Ulaklar
Çıkardılar kalplerinden
Ne varsa Leylâ’dan gayrı
Şimdi
Değildi onlar artık Leylâ’dan ayrı
Kalpten kalbe yol vardır
Derler ya dediler
Ve bu yola girerek
Leylâ’ya kilitlendiler
Varınca ulu şara
Girdi herbiri bir mağaraya
Ve başladılar Leylâ’yı aramağa
Dolaşırken korku ve ümitsizliğin ürpertisi
İliklerinde
Kıvrım kıvrım tüneller gördüler
Mağaraların derinliklerinde
Ölümün kapısından
Girip çıkanlar gibi
Girdiler tünellere
Kurumuş damarlara
Yürüyen kanlar gibi
Leylâ aşiyanında
Teni; soğukluk ve nemi kuşanmış
Mescun.
Kalbinde alev alev bir umman
Mescur.
Ve bu hal üzre geçen zamanı meçhûl
Bir münzevî iken
Bir kıpırtı duydu duran nabzında
Ve kapanmış gözleri aralandığında
Buldu kendisini
Mutantan bir otağda
Otururken tahtında
Ve
Gece ülkesinin seçkinleri
El bağlamış duruyorlar
Etrafında
Teb’anın elçileri
Dinince hasretleri
Geldiler dile
Dön diyerek yurduna
Prensesin sarayda
Kalan anahtarını
Verdiler ellerine
Buruc-u leylin miftah-ı sîmi
Tevdi edilince ellerine Leylâ’nın
Hane-i menfası kaldı tehî
Gecenin ruhu kurtuldu mahbesinden
Damar damar canlandı karanlıklar
Ve vurmağa başladı gecenin nabzı yeniden
Uzaklardan gelen hümâ kuşları
Aldılar Leylâ’yı kanatlarına
Götürdüler sarayına
Ölü saray birden canlandı
Gökkuşağıyla kemerleri boyandı
Hazırlandı geceye yeni yeni rüyalar
Kaplandı sütunlara hep simsiyah aynalar
Işığını söndürdü
Güneş ay ve yıldızlar
Geceler prensesini tek tek selamladılar
Alemleri karanlıklar kapladı
Cülûs için hazırlıklar başladı
Bütün ecrâm-ı semâvât birer birer
Sökerek bağırlarından en nadide taşlarını
Ona gönderdiler
Süslesin diye tacını
Ve ipek saçlarından örülmüş tacı üstüne
Tac giydi Leylâ
Ve bütün matemlere dedi elveda
Sonra birden tırmandı yükseklere
Komşu oldu cennetteki melekleri
Görünce melekler Leylâ’nın yükselen tacını
Sessiz kanat vvuruşlarıyla
Kutladılar mirâcını
Ve o an
Eğri bir kılıç gibi
Göklerde beliren bir ferman
Vurarak prangalarını iki şafağa
Uçlarından
Seslendi ta maverâdan
Leylâ’nın saltanatı sürsün mahşere değin
Sabahlar ve akşamlar geceye boyun eğin!..
Kayıt Tarihi : 19.04.2026 16:27:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!