Adını, kokusunu, tadını bilmediğim ince, uzun, laciverdi bir yemişin kabuk içinde denizin uysal kıpırtısıyla sallanırken yeryüzünde tek ve tenha kalmışım. İğnelerini suya ılık esintilerle salan çamların gölgesinde hayallere teslim olmayalı çok olmuş. Boylu boyunca uzandığım güvertenin ahşap koynunda, kekiklerin kokusuyla sarhoş kayaların yalnızlığını izliyorum. Onlara sağlam kökleriyle tutunan ağaçlar, yiğit birer savaşçı gibi fırtınalara, yağmurlara, zamana direnmenin gururuyla tebessüm ediyor. Vahşi tabiat onları daha da cesur kılmış. Altın sırlı bir ayna gibi parlayan denize eğilip depremlerle defalarca batan şehrin yosunlu taşlarıyla konuşuyorlar sanki. Münzevi deniz, ormanın uğultulu karanlığının tersine sükûnetiyle gevşetiyor.
Çekirge seslerinin çıtırtılı döngüsü, kurbağa sesiyle konuşan dalgıç kuşları, tek başına haykıran bir karga, deniz kırlangıçları, karada cıvıldaşan çocuk sesleri, hayatın hep öyle süreceği müjdesiyle aklı büsbütün kandırmış. Düşünceler, çobanından kurtulan koyun sürüsü gibi dağların eteklerinde serserilik yapıyor. Mahmur duygular uyuşukluğun koynuna sığınmış. Deniz canlıları, soğuk dip akıntılarda bilmedikleri düşmanlarına karşı kendilerini görünmez kılmak için dalgalanıp duruyor, ama ben onları görebiliyorum. Asla kavuşamayacakları başka varlıkların rüyasıyla avunuyorlar. Etraflarını kuşatan adalarda kayıp kilise için çalışan arkeologların gürültüsü onları hiç ürkütmüyor nedense. Hepimiz kendi iç âlemimizin derinliklerinde birbirlerine benzemeyen hülyalara doğru yüzüyoruz. Onlar dünyanın başlangıcına dair tefekküre dalmış, bense sonuna yaklaşıyorum. Demek ki kâinat yolcularının kesiştiği o büyülü noktada buluşmuşuz. Bilinmeyen bir iradenin kudretine teslim olmanın, bilenenin sır perdesini aralamanın rahatlığıyla gevşemişiz. Hepimiz tecelli edenin tabiattaki işaretlerini yaşam mucizesiyle idrak etmişiz sanki. Korkmuyoruz ama korkunun ilkel bir şarkı gibi içimizde yankılandığını hissedebiliyoruz. Hayat büsbütün ıssız!
‘Korkuların babası hayal gücü’
Tabiatın şiiriyle başı dönen bütün dalgınlar gibi uykuyla bu dünyadan uzaklaştığımda onu gördüm. Yoksa duydum mu demeliydim? Lord Jim hararetle maceralarını anlatırken çizgili alnını, güneş yanığı yüzünü, camgöbeği suyun yansımasıyla parlayan mavi gözlerini seyrediyordum. İhtiyar Marlow’a cesaretin ve korkunun zaaflarından, erdemlerinden, küçülten zehrinden, inançlarını kolayca terk eden insanın eksilişinden bahsediyordu.
Jim, onu yaratan yazar Conrad’ın kendisi gibi idealist bir gençti. Patna isimli bir gemiyle yola çıktığında başına gelenler onda derin bir iz bırakmıştı. Rüyamda yelken direklerini tepesine tırmanıp, batan gemilerden insanları kurtarıyordu. Köpükler arasında cılız vücuduyla halatları çekmeye çalışıyor, açık denizlerde öfkeli isyanları bastırıyordu. Arada gözlerimi açıp tekrar uykuya daldığımda okyanusun ortasında can çekişen insanları yüreklendirdiğini fark edip seviniyordum. Sanırım romanın başında kendisini hayal ettiği haliyle aklımda kalmıştı. Hâlbuki o pek çoğumuz gibi cesur taklidi yapabilen bir ‘korkaktı’.
Zihnim uykunun mahmurluğundan sıyrıldığında hatırladıklarım konuşmaları bir yapboz oyununun parçaları gibi birleştirmeye çalıştım. Geri gelmiyordu hiçbiri. Suya başını usulca dayamış yelkenlimizin dümenindeki yanık yüzlü kaptana baktım. Gülümsedi bana sıcacık, aklımdan geçenleri bilemezdi elbet. Ben o sırada Jim’in kaçmaya çalıştığı Patna isimli gemideydim. Bir asır öncesinin insanlarıyla sonu bilinmeyen bir seyahate çıkmıştım. Bizimle yoluculuk eden yüzlerce hacı vardı. Sert bir kayaya çarptık ve gemimiz su almaya başladı. Kaptan, makinistler, tayfalar yolcuları uyarmadan kaçmaya çalışıyordu. Jim kararsızdı. Yüzüme yalvarırcasına bakıyordu. Ona ne yapması gerektiğini söylememi istiyordu sanırım. Uzun bir süre sustuk. Hiçbir şey söyleyemedim ona. Puslu denizde içinde ceset gibi uzandığı sandalla birlikte kaybolup gitti. Conrad’ın olağanüstü anlatımıyla, herkese başka yüzünü gösteren fırtına, korku ve umutlarını, yorgunluğun neden olduğu acılarını, dinlenme arzusunu söküp almıştı. Gördüğü, bildiği, sevdiği, hoşlandığı, nefret ettiği, gün ışığını, hatıralarını kırmak parçalamak istemişti. Tehlike görünür olduğunda ‘bütün korkuların babası olan hayal gücü’ de can sıkıntısından kurtulmuştu. Artık özgürdü. O kaçarak bir gemideki çaresiz insanları değil kendi geçmişini terk etmişti aslında. Hayatının geri kalan kısmında sorgulayacağı bu yakıcı pişmanlık hissi Jim’in kişiliğini de büsbütün değiştirmişti.
Ya kahraman değillerse?
Cesaret ve korkaklık üzerine yazılmış en güzel edebî eserlerden biri olan bu harikulade romanı (Lord Jim) hatırlayınca kaçınılmaz olarak kendi korkularımla da yüzleştim. Gölgesinden korkanları, onulmaz bir suçluluk duygusuyla kaçak dövüşürken insanları hırpalayanları, cesur taklidi yapan ödlekleri, sözlerini onursuzca yutanları da tabii. Sonra erkeklerin sorumluluklardan yorulan cılız ruhlarına inat her daim ‘cesur’ görünme mecburiyetlerini düşündüm. İçim burkuldu. Kahramanlara kim hayran olmaz ama ya onlar gerçekten ‘kahraman’ değillerse? Ya biz onları toplumun cahil sözleşmesiyle bu acınası hale getirdiysek?
Malum, cesaretin özellikle bizim toplumumuzda genellikle tam neye hizmet ettiği bilinmez. Hâl böyle olunca onu kavrayamayız. Voltaire’in çarpıcı bir cümlesi vardır bu gibi kaygan durumlar hakkında; “Yiğitlik bir erdem değildir, vicdansız hergelelerle büyük insanların ortak özelliğidir” diyor. Bencilce savaşanların cesaretini seven çoktur belki ama ben hayatın kutsallığı adına korkakça geri çekilenleri önemserim. İnsan için de durum çok farklı değil bence. Korkaklık bencilliğe değil de başkasının mutluluğuna hizmet ediyorsa iyidir. Korkudan haz almak ve onu iyi niyetle fedakârlığa dönüştürebilmek de önemli bir erdemdir çünkü. Ve cesaret taklidi kaldırmaz. Ya öylesinizdir ya da değil! O bir eylemdir, tasarlanmayı beklemez. Siz bir dahaki ilişkimde, hayatımda, mücadelemde çok cesur davranacağım diyen birini ciddiye alabilir misiniz? Cesaret, ‘şimdiki ânın’ ölçüsüdür. Önemli olan insanın kendini keşfetme yolculuğunda korkuyu aşma çabasının farkında olabilmesi galiba. Bilgelik, inanç, bilim, delilik bizi akılsız ‘yiğitliğin’ zehrinden koruyor bazen. Onlara sarılınca cesarete ihtiyaç duymuyoruz. Peki, Tanrı ‘yiğitliğe’ ihtiyaç duyar mı, sanmıyorum. Ama biz hayatımızı sürdürebilmek, rıza göstermek, sabrı öğrenmek, mutluluğu muhafaza etmek, geçmişe ihanet etmemek için cesur olmayı her zaman beceremesek de bütün benliğimizle isteriz. Esas olan da bu gerilime dayanabilmek için onu içtenlikle arzulamaktır.
Denizcilik ve yazarlık...
İngilizcede yazılmış en değerli ve derin psikolojik romanlardan biri olarak tanımlanan Lord Jim, cesareti ve korkaklığı ona değen bütün duygularla tartışıyor. 1894’e kadar gemilerde denizcilik yapan Conrad, sonrasında kendini sözcüklerin, hikâyelerin, duyguların karanlık denizine teslim edip karaya çıkmış. Onu dünyayı başka yazarların etkisi altında kalmadan gördüklerini bilmediği bir lisanda anlatmaya iten sebep neydi acaba? Çocukluğunda denizi hiç görmemiş olan Conrad’ın 17 yaşında denizci olmak istemesi, bir gün kalkıp romancı olmaya karar vermesi kadar tuhaf. Bu iddialı duruşuna cesareti değil de, tehlikeyi sevmesini yakıştırıyorum.
Aslen Polonyalı olan, yirmi yaşından sonra Lehçe ve Fransızca bildiği halde İngilizce yazmaya başlayan yazar, modern edebiyatın öncülerinden sayılıyor. 36 yaşında yazdığı ilk romanından sonra diğer kitaplarında da anlatıcı olarak seçtiği Marlow, deniz serüvenleriyle hayatın kendisini tarif eder. Pişmanlığın değil, risk alamamanın küçültücü olduğunu her ânını izleyebileceğiniz sinematografik görüntülerle de anlatır mesela. Ya da insanların hayatının kurtarmak yerine ölümden korkan bir faninin sıradan bir sorusuyla neden ‘o cezaya’ mahkûm olduğunuzu sorgular. Jim, kazadan sonra sığındığı bir adada “Dış dünyayı düşünmek bile beni korkutmaya yetiyor, çünkü buraya niçin geldiğimi henüz unutmuş değilim. Henüz unutmadım” der. Bazen öyle olur, geçmişle bir türlü umutlandırmayan geleceği keskin bir bıçakla ikiye ayıran ‘gurur yarası’ sizi kendi adanızın çürütücü ıssızlığına hapseder. Dünyadan, kendinizi sınava çekmekten yorulmuşsunuzdur. Conrad marazi görünse de böyle iç titreten zamanlarda okurunu sözleriyle güven telkin eden bir baba gibi kollar.
Bazı eleştirmenler kısa bir öykü olarak başlayan romanın yazarın kontrolünden çıkmış olduğunu söylüyor. Yüzlerce sayfa Jim’in hikâyelerini anlatan Marlow için yazarın ironik bir açıklaması var. Diyor ki, “İlginç olduğuna inanmasaydım bu hikâyeyi yazmaya asla başlamazdım. Bu kadar uzun konuşmanın fiziksel olarak mümkün olup olmadığına gelince, hepimiz biliyoruz ki parlamentodaki konuşmalar bırakın üç saati yaklaşık altı saat sürer, oysaki kitabın Marlow’un öyküsünü oluşturan bölümünün tamamı yüksek sesle, hadi olsun olsun, üç saatte okunabilir”.
Ölüm korkusuyla yüzleşenler
Deniz melteminin kayalara tutunan ağaçların etrafında hışırdadığı saatlerde, ay kızıl saçlarını dağların tepelerinde salarken, yıldızlar kimselere hissettirmeden bana göz kırptığında, yalnızlığın hazzını bir yorgan gibi üstüme çektiğimde, konuşmalardan, kahkahalardan sıyrılıp Lord Jim’i ve ‘büyük denizci-yazarı’nı düşündüm. İnsan emin olamaz, diye mırıldandım. Sonra “O gemide kalıp ölüm korkunla yüzleşseydin” nasıl bir hayatın olurdu” dedim. “Sorumluluklardan, kendinden belki ama hayallerinden, hayatın özünde saklı hakikatten kaçamazsın” diye cevap verdi. Sonra omuzlarını silkip arsızca ekledi: “Ölmeden evvel yazarımın neden şövalyelik unvanını reddetmiş olduğu da kitaplarında saklı, o insanı sizin için anlattı, bir zahmet okuyun.”
Eğer bu muhteşem romanı okursanız, eminim siz de hayatınıza ayna tutan hikâyenin içinde durup cesaretin lüzumsuz özgüvenini, korkunun zaaflarıyla sorgulayacaksınız. Canınız acıyacak biraz ya da en ümitsiz zamanlarda ne korkunç yiğitlik gösterileri yaptığınızı düşünüp gülümseyeceksiniz. Ve o zaman doğduğu topraklardan çok uzakta uyuyan bir denizciye minnet duyacaksınız. Joseph Teador Conrad Korzienowski yazan mezar taşındaki dizelere bakıp yaşamaya bıraktığınız yerden devam edeceksiniz: Didindikten sonra uyumak, fırtınadan sonra girmek limana/ Kavgadan sonra dinleniş, hayattan sonra ölüm huzur verir insana...
(Lord Jim, Joseph Conrad, İletişim Yayınları, Çev. Hasan Fehmi Nemli)
A. Esra YalazanKayıt Tarihi : 3.3.2016 15:40:00





© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!