Bu kentin bütün ışıklarını kendi ellerimle söndürürdüm.
Kaldırım taşlarına adını değil, öfkemı kazırdım;
Her sokak başında bir anımı kurşuna dizerdim.
Ben ki; dağ rüzgârlarını ciğerime çekmiş adamım,
Senin yokluğunu bir kadeh gibi masada bırakmazdım,
Vururdum kendimi en ıssız yollara,
İzini süren rüzgârı bile sustururdum!
Bilsem ki bir daha dönmeyecek,
Eski bir fotoğrafın arkasına sığınmazdı bu yürek.
Hangi mevsimin koynunda uyuyorsan uyu,
Bütün takvimleri o meşhur gidişine mühürlerdim.
Bir sigara yakardım, dumanı dağılmazdı kederimden,
Bir türkü tuttururdum, sazın teli dayanmazdı zârıma.
Madem ki bu yolun sonu uçurum,
Madem ki dönüş biletlerini yaktın birer birer,
Ben de bu ömrü o uçurumun kenarında asılı bırakmaz mıydım?
Bak, yine akşam çöküyor bu yorgun şehrin üstüne,
Yine hüzün sızıyor kapı aralıklarından...
Bilsem ki sesin bir daha kulaklarımda yankılanmayacak,
Bu sağır sessizliği gök gürültüsüyle boğmaz mıydım?
Benim sevdam öyle ulu orta, öyle ucuz değildi;
Ben seni bir ömürlük sabırla, bir ömürlük ahla sevmiştim.
Şimdi gidişin bir idam hükmü gibi boynumda duruyorsa,
Bilsem ki cellat benim, o sehpayı kendim tekmelemez miydim?
Bilsem ki bir daha ellerin ellerime değmeyecek,
Kendi kıyametimi şu gece yarısı koparmaz mıydım?;
Ama bilsem ki bu gidişin sonu kara toprak,
Seni o toprağa bile yar etmez,
Seni gökyüzüne kaçırmaz mıydım
Kayıt Tarihi : 22.1.2026 07:34:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!