BGG 040 Yağmur değil gözyaşlarım, mezarı ...

Fevzi Günenç
551

ŞİİR


3

TAKİPÇİ

BGG 040 Yağmur değil gözyaşlarım, mezarına dökülen bu damlalar Bedettin Büdeyri ağabey (B. G.Gazianteplilerim)

Babam Necip Bahri sonunda muradına ermişti. Gaziantep'in Gazeteler Genel Bayieliği'ni ele geçirmişti. Suburcu’ndaydı dükkanımız. Ben o yıllarda 12-13 yaşlarındaydım. Geçmiş 3-4 yılda olduğu gibi onun yine değişmez çırağıydım yine.
Ankara’da, İstanbul’da yayımlanan bütün gazeteler Gaziantep’te bir tek bize gelirdi. Öbür tüm bayilere gazete, dergileri biz verirdik. Topu topu üç beş bayii vardı kentte gazete satan da zaten.
O zamanlar bir okuyucu gazete almak için bayiye, büfeye gitmek zorunda değildi.
Babama abone kaydınızı yaptırırdınız mı, gazeteniz evinizde ya da işyerinizde ayağınıza gelirdi.
Üç tekerlekli, önü geniş sepetli, benden bir kaç kat büyük olan bisikletimle kapı kapı dolaşır, her gün gazetelerini dağıtırdım abonelerimize.
Adı güzel Bedrettin Büdeyri, abonelerimizden biriydi. Cumhuriyet’le Ulus okurdu.
Babası Kemal amca, kendisi, bir de kendisi kadar çok sevdiğim ortanca kardeşi Alaeddin abiyle birlikte çalışırlardı şıra hanındaki yazıhanelerinde.
Her seferinde acelem olurdu. Gazeteleri abonelere bırakıp tezcene savuşmak isterdim.
Bedrettin ağabeyse beni bırakmazdı bir süre.
“Azıcık soluklan yerif Feyzi...” derdi. “Acelen ne? ”
Gazeteleri abonelere yetiştirmem gerektiği geçerli mazeret olamazdı onun için.
“Gazete okuyacak adam beklesin. Üç gün bekliyor da beş dakka mı beklemeyecek! ... Otur bakalım sana bir gül şurubu ısmarlayayım.”
O zamanlar ulusal gazeteler ancak iki üç günde ulaşabilirdi Gaziantep’e. Gül şurubu içmekse benim için bir tutkuydu.
Her şeye “hayır” derdim de gül şurubuna “hayır” diyemezdim.
Yazıhanelerinin önündeki küçük hasır kürsüye oturttururdu beni. Seslenirdi karşıya, hanın girişinde, ikinci kattaki bandocuların yerine çıkan merdivenin altındaki çaycılarına:
“Feyzi beye bir gül şurubu getir hele Kadir ağa! Acele olsun! ” Sonra bana dönerdi.“Şimdi söyle bakalım. Seni ne zaman everiyoruz.”
Utanırdım, başımı önüme eğerdim.
“Söyle söyle, çekinme...” diye takılırdı. “Kimin kızını beğeniyorsan söyle. Söylemesi senden, istemesi, alması benden.”
Cıvatalarım gevşerdi. Gülümserdim.
Nadir kahkahalarından birini koyverirdi o zaman. Bütün bunları yapabilmesi için de her şeyden önce yazıhanede babasının olmaması gerekirdi. Ama Alaeddin abi olabilirdi. O uzun boylu, yeşil gözlü yakışıkılı delikanlı karışmazdı konuşuğumuza. Gülümseyerek yalnızca dinlerdi bizi.
Çok severdi beni Bedrettin ağabeyim.
Ben de çok severdim onu. Çok da sayardım.
İki numralı şire halinin efendisiydi o.
Kim derdi ki, evlenecek yaşa gelince bir kıza aşık olacağım. Ailem kızı isteyecekti. Vermeyeceklerdi. Araya Bedrettin Büdeyri girecekti. Kızın babasına biri ikilettirmeden “evet” dedirtecekti.
Çocukluğumda şakacıktan verdiği sözü ben 27 yaşıma geldiğimde hayata geçirecekti…
Sevdiğim kızı isteyip vermediklerini öğrendiğim zaman kararlaştırmıştım ona gitmeyi. Bedrettin abinin bana çocukluğumda verilmiş sözü vardı. Hem de bir kez değil, beş kez değil, on kez, yirmi kez verilmiş bir sözü...
Bir akşamın alaca karanlığında evinin zilini çalmıştım. Bahçelievler’de otururlardı.
Kapıyı kendisi açmıştı. Şaşkın şaşkın bakıyordu bana. Bense susuyordum. Gözlerim dolu doluydu.
“Ne o Feyzi, hayırdır? Bir şey mi oldu? ”
Ağlıyordum. Derdimi anlatmaya çalışıyordum ama ne söylediğim anlaşılmıyordu. Sözlerim boğazımda düğümleniyordu. Sonunda derdimi anlatabildim.
“Şaşırttın beni! ” dedi. “Çok şaşırttın. Şaşkınlığımdan seni içeriye buyur etmeyi bile unuttum. Gir... Akşam yemeğini birlikte yiyelim.”
Başımı iki yana sallamıştım. “Ben o dertte miyim” der gibiydim.
“Haklısın...” demişti. Senin yerinde olsaydım benim de boğazımdan lokma aşmazdı. Sonra gülümsemişti. Saçlarımı okşamıştı. “Şunun tasasına bak! ” diye bana çıkışmıştı. “Babana söyle yarın beni arasın. Biz birlikte gider işi bitiririz.”
O gece dünyanın en mutlu insanı olarak uyumuştum.
Hele sonraki akşam kız evinden “Olur” sözü anıldığını öğrenince, kabıma sığamaz olmuştum.
Sonra evlenmiştim o kızla. Böylece ikinci babam saymıştım Bedrettin Büdeyri’yi..
Yıl 1965’ti.
1980 yılına kadar bayramlarda hep gidip elini öpmüştüm eşimle, küçük kızımla, minik oğlumla birlikte.
Gaziantep’ten Başkent’e göçtükten sonra bir daha göremedim onu.
80’in şeker bayramındaki görüşümün, son görüşüm olduğunu nereden bileyim?
Aradan 43 yıl geçmiş. Ankara’dan sonra, İstanbul, Mersin yılları birbirini izledi.
Sonunda tilkinin dönüp dolaştığı gibi kürkçü dükkanına döndüm.
İlk işim İkinci şıra hanına uğramak oldu. O eski şıra hanının yerinde yeller esmiyordu ama insanları yok olmuştu.
Belediye büyük bir restorasyona girişmişti. Esnaf başkaca yerlere dağılmıştı.
Gerçi oraya Sevgili Bedrettin Büdeyri’yi görebilirim umuduyla gitmemiştim yalnızca. Belki 12 ya da 13 yaşlarımın çocukluğuna da arıyordum orada.
Belki bir kardeş ya da bir oğul Büdeyri görebilirdim. Hiç değilse, bir gül şurupçusu...
Görürdüm de ona sorarım onu.
Göremedim.
Taşınmadıysan başka yere, Bahçelievlerdeki evine gelirdim artık yine…
Ah, şu yerel TV’nin ölenleri duyuran gece yayını yok mu? Olmaz olaydı!
Ya da olaydı ama ben o gece televizyonu açmaz olaydım.
Hadi açtım diyelim, o ölüm duyurusunu görmez, duymaz, okumaz olaydım.
Ah Bedrettin Abi, ölmek için bula bula bugünü mü bulmuştun? .. Hiç olmazsa yarına kadar bekleeemez miydin. Fünya gözüyle bir kez daha görseydim seni…
Cenazesinde... “İçin için hıçkırarak ağlayan bu adam kim? ” dercesine dönüp dönüp bana bakıyordu çevremdekiler.
Sevgili ikinci babamı hiç değilse Alaeddin Abinin yüzünde görebilirim umuduyla bakınıp durum çevreye gizliden. Hep yere dikilmiş olan gözlerimi, arada bir çalakap kaldırarak... Upuzun boylu, renkli gözlü bir devi andıran Alaeddin Büdeyri’yi…
Sen yoksun artık sevgili Bedrettin Büdeyri ağabeyim, ikinci babam... Sen de çıktın o dönüşü olmayan yolculuğa.
Gittin.
Git... Gülegüle git Şire hanının altı kat yürekli efendisi. Son bir kez elini öptürmeden gittin ama. Bunu unutma.
Bak ben unutmadım: “Yağmur mu yağıyor ne? ” demiştin çocukluğumda bana çektiğin bir gül şurubu ziyafetinin sonunda. “Davran Fevzi, ıslanmadan dağıt bitir şu abonelerinin gazetelerini…”
Şimdi de yattığın yerden başını kaldırmış sorar gibisin.
“Yağmur mu yağıyor ne Fevzi? ...”
Hayır, yağan yağmur değil Bedrettin ağabey. Benim göz yaşlarım, mezarına dökülen bu damlalar…

Fevzi Günenç
Kayıt Tarihi : 27.6.2009 02:10:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!

Fevzi Günenç