Ben, artık BİR ACAYİP ADAMIM…
Bir veda havası tadındaydı aşkımız kah dargın kah barışık. Çocuksu, masumca düşlerle süslüydü. Acılara tutunmamak için çırpınan yüreklerimizle sıvamıştık geleceğimizi. Birbirimize ayrılığın hediyesini vermemek için Anka kuşu misali her defasında başkaldırıyorduk kenar mahallenin kenara itilmiş fabrika bacalarından tüten kirli saldırılarına. Aylardan Eylüldü, Günlerden Çarşamba. Eylüle isyan gibi dilimizde Koçero Destanı ve Metrisin önünde halaya durduğumuz o mahşeri kalabalıkta, zılgıtları çekerken haramilerin saldırısına uğradığımız an. Oysa doğum günümdü o gün ve an geliyordu adım adım. Birazdan kuduracaktı deniz; ayaklarımızı yırtarcasına batan o midyeli ada sahillerinde. Martılar çıldırmışçasına ağladıkça, kabarıyordu dalgalar. Başımız beladaydı, kaçıyorduk ve sadece üç kişi kalmıştık, cigara yakmak için karıştırdığımız ateşin başında. Bunlar yetmezmiş gibi cüzdanında adresim de bulunmuştu… Annesini kaybetmiş bir çocuk gibi tünerken ateşin başında, sanki bir veda havası esiyordu dağlara doğru. Mücadelemiz vardı oysa. Yorgunduk. Demokrattık bu yolda ve bu mücadelede… Yollarına baka baka bekliyorduk turuncu gemileri. Sevgi duvarı örüyorduk bazıları yanmasın diye. Özgürdük ikimiz, çünkü acı çekiyorduk. Sen tezgahtar Nebahat; ben ise Bahtiyardım, newroz ateşinde atlarken. İyimser güllerden taçlar yapardım başına ve her defasında bir Diyarbekir türküsüyle karşılardım seni. Dört duvarlar arasında geçmiyor günleri söylerken, dosta düşmana karşı hep çalardı uzamış sakalı ve titreyen elleri ile kod adlı diğer Bahtiyar. Hani sen hep kendince mırıldanırdın ya o türküyü. İşte biz yaşadık onu yazarken. Sen hasretimden prangalar eskitirken, beni bu dert verem etmek üzereydi sevgili. Halkların kardeşliği adına, hani benim gençliğim nerde diye aramak için birazdan içerden çıkacak adamı bekliyorduk. Karar vermek zordu. Kalsın benim davam demek daha da zordu. Hele kardelenler açınca karlı dağlarda. Ve işte o an katlime ferman yazılırdı bir yerlerde. Yollarına baka baka yüreğim kanıyordu. Yakarım geceleri dediğin gündü yangın gecesi. İnan ölüm bile üşüyordu. Bir özgür çağrıydı ölüm dörtlüğünden. Karamsar bir güldüm. Sürgün acısı vardı içimde. Sen yoksun yanımda ve odam kireç bile tutmuyordu artık. Sorgucular rıhtımda beni bekler. Sabır kalmadı. Tutuşur dizelerim. Suphi'de yok artık biliyor musun? Bir sahil kasabasında aldılar onu. Hoşça kal gözüm derken, sana selam söylüyordu kan kırmızı gözleriyle.
İhanet zincirini tutan utansın. Artık gururla bakıyorum dünyaya. Zira ben doruklara sevdalandım. Ve dağlarda ölmek isterim sevgili.
Diyarbekir'in etrafında tanklar varmış. Her tarafı puşt zulası sarmış. Bir minik kız çocuğu bizim hikayemizi anlatıyormuş. Benden selam söyleyin ona. Baba, ben bugün sana gelmek istiyorum. Ama dokunma bana yanarsın diye hasreti çekiyorum. Derdin ne senin derdi hep annem ve babam. Dardayım ve ne anneme ne babama günaydın diyemiyordum. Zira gül dikenli gökyüzü çökmüştü evimizin önüne. Sürgündüm artık gözüm. Hudutlar konulmuştu aramıza faşizan demeçlerle. Kokusuna hasretim dağlarına bahar gelmiş memleketimin. Ne sen beni anlamıştın ne de o. Oysa ne çok sevmiştim ikinizi ben. Son görüşmemizde oy havarlar eşliğinde, kafama sıkar giderim derken aslında yalancı bir ayrılık sanıyordum kendimce. Arpa orağa gelmeden geleceğim sanıyordum. Ve ayrılık hediyesini verdiğin an, bir acı ninni döküldü yüreğimden, dilime. Ve alnımda bir dağ ateşi belirdi. Ay karanlıktı ve ay gidiyordu artık yıldızlar altından. Aldığım son selamınla nasıl vurdun can evimden. Selamın bir ihanet hançeri gibi saplandı yüreğime. Benden selam söyleyin demişsin. Selamın, ayrılık hediyesiydi oysa...
Aşk işareti ile doğanlar yaşarken dünyaya talip olmazlar...Bilirler ki ne isteseler,neyi ansalar,ne kazansalar aşkın dışında hiçbir şey avutmaz onları,teselli etmez...Gönüllü sürgündür onlar...Gizliden gizliye hissederler bunu...Sonsuz bir ışıktan kopup gelmişlerdir geldikleri yere...Kopup geldikleri ışığa inançları ne kadar büyükse,içlerinde ki acı da o kadar derindir...Bu acı hatırlatır onlara kopup geldikleri yeri...Bu acı hatırlatır onlara kim olduklarını ve niye varolduklarını...
Kalplerinde aşk işaretiyle doğsa da bazı günler yorulur insan karşılıksız sevgilerinden...Yorulur kendisini anlatamamaktan...Sevgilim der,sevgilim der,ama,sevgilim dediği yanında değildir,bilir...Bazı günler insan soluksuz kalır,içindeki sevgili olmasa bile karşısındakine deliler gibi sarılır...O olmadığını bile bile sonsuz bir umutsuzlukla sarılır...İnsan soluksuz kalmaya görsün,sevgili diye bütün yanlışlarına,bütün kaçışlarına,kendine yaptığı ihanetlere sarılır...İnsan bir kere içindeki aşktan umudunu kesmeye görsün,her şey olmak,her yere yetişmek için bu hayat düşer...Her şey olduğunu,her yere yetiştiğini sandığı anda,ortada kendisi yoktur artık...Kaybolmuşluğa çok yakındır...Kopup geldiği ışığa inancı azalmıştır...Daha az acı çekiyordur artık...Ama daha mutsuzdur eskisinden....Daha mutsuzdur,o ışığı acı çekerek özlediği günlerden...
Soluksuz kaldığım kendime bile sakladığım günlerden bir gündü...Kaybolmuşluğa yakındım...İçimdeki acı hızla eksiliyordu...Işık soluyordu,soluyordu tıpkı sesim gibi...Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi...Öylesine kaybolmuştum ki bulamıyordum artık içimde neyi yitirdiğimi,neyi kirlettiğimi...Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden,kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı...
Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız önemli değil....Gerçekten değil...Kaybolmuş insanlar birbirini çabuk buluyor....Umutsuzluk umutsuzluğu çağırıyor...
Konuşmaya susamıştık...Sanki ikimizde dilini,kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye...Oysa böyle bir şey yoktu...Hep buradaydık...Hep o ışığımızdan kaybolduğumuz yerde...O ışığı orada bırakıp bu dünyaya,bu hayata gönül indirdiğimiz,her şey ve her yerde olduğumuzu sandığımız yerde...Hep o soluksuz kaldığımız yerde...Daha vakit var,o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimizde...




Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta