Dünyanın en güzel esintisi geçmişti az önce. Saçlarımda yaz, gözlerimde dört mevsim. Her saniye yeni bir nefes alıyor, bir öncekine şükredemeden yenisini içiyordu ciğerlerim. Ama nefes de içilseydi, suyun ne kıymeti ne de azizliği kalırdı, değil mi? Yani içilmedi. Yani o ciğerler o nefesi içtim diye düşünürken aslında bu Mel'un o nefesleri hep har vurdu, harman savurdu. Değmeyecek yerde, değmeyecek zamanda. O yüzden aldığım her nefese şükrediyorum. Çok değil, 9 senedir sigara içiyorum, yine de nefessiz 50 metre yüzebiliyorum. Çünkü hayat böyledir. Gün gelir, kurban bulamazsın Candan ileri. Ondan sonra bir tek Yaradan bilir kaç metre, belki de kaç yıl nefessiz yüzebildiğini, bir de verdiği nefesin kıymetini.
Karacaoğlan demiş zamanında,
"Bizim pencereler yele karşıdır
Muhabbet dediğin karşı karşıdır" diye. O esintiler o yüzden hep geçti gitti. Karşı karşıya değil, yan yana bile gelemediğimiz için. Kendinden gurbette olmayı seçtiğin için. Ama merak etme, kelebekler bitmedi daha dünyada. Yani o yeni esintiler hiç beklemediğin bir anda gelir, özlersin. Hayatta yeterince özlemini çektiğimiz şey varken neden çıktı karşımıza bu esinti diye de dertlenme, dost dediğin de bir dağ yanana kadar sürer, izlersin.
Bir cup sesi. Ve artık kavuşmuştu. İlk dalışıydı. Üstünü geze geze bitiremediği denizlerin nihayet içindeydi. Hep çok sevmişti suyla birlikte olmayı. Yüzmeyi öyle öğrenmişti. Severek. Nefesini tutmayı öyle öğrenmişti. Direnerek. Kulaç atmadan da güzel geliyordu sevince. Ve nihayet artık derindeydi.
Sanki ilk başta tüm balıklar ona doğru yüzüyordu. O yaklaştıkça hepsi sabun gibi kayıyordu. Kedisi gibi. Uzaktan çok güzel, yanına da keyfinden yaklaşılmıyordu hanımefendinin. O da alışkın olduğundan yüzmeye devam etti. Bir hayalin peşinden koşmaya.
Nihayet girmeye korktuğu mağaraya ulaştı. En dibine kadar gitti. O mezarlık gibi yerde çöp yiyen balıklar, ölü ruhların gezdiği gibi geziyorlardı. Korkmuştu yeniden. Ama yeniden o mağaraya girmeden rahatlamayacaktı. Yüzdü. En dibine kadar.
Kalk yürüyelim biraz hadi. Hava güzel hâlâ. Esintileri bitmedi baharın. İki lafın belini kırar, iki kör bir ışık görürüz belki.
Ne zaman bırakacaksın bu kötü mirası? Ne zaman uçuşunu izleyeceksin bir daha sarı bir yaprağın? Ne zaman gözlerin yarım, sözlerin ağır kalacak?
Hafif konuşmaların nedensizliği sonucu doğan yetersizliği sana da yetmedi mi? Açılmayacak olmasını bildiğinden miydi kapıya dayanmaların? Yalanların veya günahların?
Eski bir dans gecesi. Kadınlar kırmızı, erkekler mavi. Topuklar uzun, başlar diri. Sağlam atılıyordu adımların hepsi. Kolay gelinmemişti geri. Son bir dans gecesi. Sonda havada kalan bir veda busesi.
Balodan ayrıldılar ve değiştirdiler adresleri. Son danslarını yaparken, önceki danslarından çok daha kötü oynamalarından anlamalıydılar. Anlamadılar. Öldüler hepsi. Bir adım daha atamadılar o balodan ileri. Son bir dans gecesi. Akıllarda kalan tek şey, çilesi.
Bir sene saklandılar. İkinci sene pes ettiler. Üçüncü senede gelmediler geri. Hafızalarda eski bir dans gecesi. Kadınlar kırmızı, erkekler mavi. Kutluyorlar sûni zaferi. Balo bitince ölmeyecekmiş gibi. Uçup gidemediler kuşlar gibi. Yosun tuttular taşlar gibi. Bir yılan da onlara sarıldı ve dans etmeye başladılar yeniden. Son bir dans gecesi. Bir daha gelmediler geri.
Kasvet. Boğuyor gibi aldığım nefes. Sonsuz güzelliklerin hepsi saklanmış, çirkinler her yerde. Utanmıyorlar. Her gün uyanmaya. Her gece uyumaya. Bir nefes daha eksiltmeye güzelliklerden, doymuyorlar. Bir veda dahi edilmeden, yok oluyor hayaller. Geçer diyorum, geçmesini bekliyorum. Ve geçiyor kasvet.
Sevgi. Ne kadar yüce bir duygu. Işık tutuyor gönlüne ve düşmekten korkmadan koşuyorsun. Bir daha seviyorsun bir köşe başında, ya da bir yol ortasında. Utanmıyorsun sevmekten. En güzeli çünkü duyguların. Telaşların hepsi tanıdıkken, kayboluyorlar bir zifiri gecede. Ama biliyorum. Geçer diyorum, geçmesini bekliyorum. Ve geçiyor sevgi.
Hüzün. Kalabalık yaşanmıyor. Yalnız yaşanıyor hüzün. Terk edilmiş bir ev gibi, tek başına zamana meydan okuyor. İki göz tek görüyor, iki kulak tek duyuyor hüznü. İki gönül tek yaşayamıyor ama. Ondan birinde daha çok kalıyor. Kendi başına daha çok kahroluyorsun o yüzden. Onun yüzünden. Geçer diyorum, geçmesini bekliyorum. Ve geçiyor hüzün.
Nehrin başında, yüreği ağzında, gözleri aşağıya baktıkça yükseliyordu. Atlamaya and içmişti bir kere. Geri dönüş yoktu. Bir yanındaki taşa baktı, bir de suya. Taşa baktıkça suyun nefesini tutuşunu dinliyordu. İkisi de yan yana onu bekliyorlardı. Hemen geçemeyen zamanın resmi çekilirken onlar da poz verecekti. Ve hep beraber bırakacaklardı kendilerini. Bir anda. Hiç hesapta yokken.
"Have been here" dan "had been here" a geçtikten sonra anlıyoruz bazı şeyleri. Had bilenlere bu zaman yolculuğu bir arınma oluyordu. Kirleniyorduk çünkü. Ama çocuktuk. Kirlenmek en çok bizim hakkımızdı. Toprakla oynamaktan, suya girip çamura aldırmamaktan zevkli bir şey bilmezdik şu hayatta. Bilmediğimiz için o suya yıllar önce atılan zehire de aklımız ermezdi. Hem hayallere zehir mi karışırmış? Karıştırmadık. Karıştık.
Atladılar. Onunla beraber. Yazın serinliğini tüm bedeninde hissetti. Elinde sımsıkı tuttuğu taşla arasına girmesine izin verdi o serinliğin. Artık özgürlerdi. Sahne değişmişti. Boyut değişmişti. Zaman değişmişti. Bu yolculuğa çıkmadan önce bu noktaya geleceğini asla bilemezdi. Sahi nereden gelmişti o nehrin kenarına? Artık hatırlıyordu. Her anı. Her fotoğrafı. Her hikayeyi. Her yaşı.
Aynı şarkılara dönüp duruyorum. Dua mı, takıntı mı bilmiyorum. Oysa bir başkaldırıydı her şarkı. Gözlerimi kapatıyor, dinliyor ve çiziyorum. Yeni hayallerimi, gerçeklerimi, ve yas'ımı kutluyorum. Donarak baktığım geçmişe eriyor, bitiyor, ısınmaya devam ediyor ve buharlaşıp uçuyorum.
Kalabalıkları izliyor, aralarında kayboluyorum. Ya da kendimi buluyorum. Güçlü yalnızlık ve bitkin aşklardan korkuyorum. Yine de yürüyor, yürüyor ve haykırmaya devam ediyorum. Dokuz sene ocakta bekliyor, onuncu senede kaynıyor ve taşıyorum. Dökülen parçalarıma veda etmeye de, ocağın altını kapatmaya da zaman olmuyor, yine de hayallerimden onlara veda ediyorum.
Bitiriyorum. Kapağını kapatıp şükrediyorum. Bir rüzgar esiyor ve ciğerlerime dolduruyorum. Ve üflüyorum. Sadece bir nefes deyip geçmeden, ona da veda etmeyi öğreniyorum. Bitirdiğim eski bir kitabın kapağını bir daha açıyor, gülüyor, ağlıyor, yazarın kafasının içinde ben de yaşıyorum. Bana yazdığını biliyor, başkasına yazılmış gibi okuyorum. Anlamıyorum. Bitiriyorum.
Gel seninle yeni bir Beirut yazalım. Çök şu tahta iskemleye, koy iki çay.
Bu sefer o kadar da çamurda değildin. Güneşin balçıkla sıvanmayacağını biliyordun. Yine de balçık içinde yüzmeye bayılıyordun. Yüzmenin her stilini yüzdü ruhun. Serbest, sırt, kurbağa ve kelebek. Bazısı yolcu, bazısı hancıydı yüzmelerinin. Bir daha görülmediler. Kalanlar da, gidenler de.
Daha finale gelmedin, gel iki çay daha.
Yıllar önceki ben.
Asırlar önceki başka birisi.
Birkaç yüzyıl belki de.
Giyerdi başka birinin
Tenini
Masum birisi. İzlerdi bir prensi.
Karanlık yeni bir gün. Güneşin bulutların arkasında saklandığı bile meçhul. Yorgan üzerimden kaymış, üşümüşüm. Yine başım dönmüş kalkarken, sesim kısılmış, zor nefes alırmışım. Bugün de son olacaktı, olmamış. Yine hastaymışım.
Eski bir tanıdıktı, daha da acılaşmış. Küçükken çok acı diye yanına yaklaşmadığım, kendime iyi baktığım zamanlar meğer ne kadar tatlıymış. Evlenmiş, yaşlanmış, daha da çökmüş hastalık. Acısı eskiden sadece kalpteydi. Artık tüm vücuda dağılmış.
Meğer ne kadar ağırmış hastalığın yası. Şanslıymış, tedavisi bulunmuş, artık uğramayacakmış kalplerin bereketli topraklarına. Sadece canı çok acıtan bir aşı daha. Küçük de bir izi kalacakmış aşının. Sonra tazeleme aşısı. Bir iz daha. Sonra geçecekmiş ama. Yası da geçecekmiş.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!