Aylar yılları kovalamadan önceydi. Karşı bağa oturup bakmıştı onunla. Son mahsulleriydi bademlerin. Artık dedesi yaşlanmıştı, bakamıyordu o güzelim ağaçlara. Onlar da küsmüştü. Çocukken yanında piknik yaptığı günleri özlüyorlardı. Dedesi sevmezdi çünkü onları. Eziyet gibi gelirdi bitmek bilmeyen istekleri. O günden sonra da izleme sırası onlara gelmişti. Gurbet onlara uğramazdı çünkü. Gözyaşlarını sakladıklar, ardından el salladılar rüzgarla birlikte. Sevda da yola çıktı.
Yâri gidenler oturup ağlamadı. Gurbeti icat edenler kör olmadı. Ellerin üçer beşer yârine değil de, onun bir tanecik Pera'sına göz diktiler. Onun da ardından ağlayan olmadı. Kör halası, sağır eniştesini son namazına çağırırken biliyordu bademler, gülmedi. Neşeyle koşturan çocuklar, bir daha topun ardından koşmadı. Ay ya hilaldi, ya da bulutun arkasına saklandı. Köprü başında bekleyen kızlardan hâlâ bekleyen kalmadı. Aşçı yengesi öldü, keşkek pişiren olmadı. Yani izleme sırası onlara gelmişti ama, hayaletlerden başka izleyecek bir filmleri kalmadı.
Dünyayı uzun uzun döndürüp geri geldiğinde ise karşıdaki bağ, dağ olmuştu. Nereden bilebilirdi o vedanın son olduğunu, yahut mezarlarında onu bekleyeceklerini? Beklediler, kurudular, öldüler, ve izlediler. Gün gelecek onlara soracaklardı çünkü. İstemeden de olsa, bir iyiyi bir kötüye verirken şahitlik yaptılar. Onlardan yaşlı koca çınar gözlerinin önünde devrildi. Siyah köpeğini vuranları da gördüler, sarı kedisini kaçıranları da. Bir tek filintasını oyduklarında tekrar öldüler. Bir daha bakamadılar köyden yana. Artık mezarlarından gördükleri tek şey, gökyüzüydü.
Aşk işareti ile doğanlar yaşarken dünyaya talip olmazlar...Bilirler ki ne isteseler,neyi ansalar,ne kazansalar aşkın dışında hiçbir şey avutmaz onları,teselli etmez...Gönüllü sürgündür onlar...Gizliden gizliye hissederler bunu...Sonsuz bir ışıktan kopup gelmişlerdir geldikleri yere...Kopup geldikleri ışığa inançları ne kadar büyükse,içlerinde ki acı da o kadar derindir...Bu acı hatırlatır onlara kopup geldikleri yeri...Bu acı hatırlatır onlara kim olduklarını ve niye varolduklarını...
Kalplerinde aşk işaretiyle doğsa da bazı günler yorulur insan karşılıksız sevgilerinden...Yorulur kendisini anlatamamaktan...Sevgilim der,sevgilim der,ama,sevgilim dediği yanında değildir,bilir...Bazı günler insan soluksuz kalır,içindeki sevgili olmasa bile karşısındakine deliler gibi sarılır...O olmadığını bile bile sonsuz bir umutsuzlukla sarılır...İnsan soluksuz kalmaya görsün,sevgili diye bütün yanlışlarına,bütün kaçışlarına,kendine yaptığı ihanetlere sarılır...İnsan bir kere içindeki aşktan umudunu kesmeye görsün,her şey olmak,her yere yetişmek için bu hayat düşer...Her şey olduğunu,her yere yetiştiğini sandığı anda,ortada kendisi yoktur artık...Kaybolmuşluğa çok yakındır...Kopup geldiği ışığa inancı azalmıştır...Daha az acı çekiyordur artık...Ama daha mutsuzdur eskisinden....Daha mutsuzdur,o ışığı acı çekerek özlediği günlerden...
Soluksuz kaldığım kendime bile sakladığım günlerden bir gündü...Kaybolmuşluğa yakındım...İçimdeki acı hızla eksiliyordu...Işık soluyordu,soluyordu tıpkı sesim gibi...Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi...Öylesine kaybolmuştum ki bulamıyordum artık içimde neyi yitirdiğimi,neyi kirlettiğimi...Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden,kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı...
Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız önemli değil....Gerçekten değil...Kaybolmuş insanlar birbirini çabuk buluyor....Umutsuzluk umutsuzluğu çağırıyor...
Konuşmaya susamıştık...Sanki ikimizde dilini,kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye...Oysa böyle bir şey yoktu...Hep buradaydık...Hep o ışığımızdan kaybolduğumuz yerde...O ışığı orada bırakıp bu dünyaya,bu hayata gönül indirdiğimiz,her şey ve her yerde olduğumuzu sandığımız yerde...Hep o soluksuz kaldığımız yerde...Daha vakit var,o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimizde...




Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta