Karşımda duran adamın kim olduğunu anlamak yerine öncelikle kendimi anlamak isterdim…
Ben kimim? Şöyle bir sahne düşünelim…
Bulunduğunuz sokakta yalnız, tek başınıza yürüyorsunuz…Bir süre sonra karşınıza eli silahlı bir
adam çıkarak yolunuzu kesiyor…İlk tepkiniz ne olurdu?
a) Orhan Pamuğun ne kadar ünlü bir yazar olduğunu düşünürdüm…
b) Kredi kartımda biriken bonus puanların kaça ulaştığını aklıma getirirdim…
c) Kız arkadaşımla geçecek güzel bir gecenin hayalini kurardım…
d) Pazar gecesi programı başladı mı diye saatime bakardım…
Eğer yukarıdaki şıklardan birini işaretlemediyseniz
a) Siz bir yalancısınız
b) Bu ülkede yaşamıyorsunuz
c) Sakıncalı personelsiniz
d) Hiçbir şeyden haberiniz yok
Normal şartlarda normal bir insan, böyle bir olayla karşılaştığında, vücudunun savunma mekanizması
harekete geçerek adrenalin salgılamaya başlar…Karşınızda duranın kim olduğunu anlamak yerine, elinde ne taşıdığını fark ederek, beyninizde anlık durum analizi yaparsınız…Ve algıladığınız ilk duyumsal kavram “tehdit” olacaktır…Çünkü silah…Bir tehdit unsurudur…Saldırganlığın simgesi
olduğundan bu saldırıyı algılayıp savunmaya geçmeniz doğanızda mevcut bulunan alarm sistemlerinin
harekete etmesine sebep teşkil edecektir…
Peki ama biz konu edilen normlar ele alındığında ne kadar “normal” insanlarız…
Savunma mekanizmamızı zayıflatacak etkenler, bize ne derece yakın…Sarhoşluk bu etkenlerden
biri olabilir mi? Vücudumuzun her hangi bir organında var olan arıza veya eksiklik? İleri derecede görme bozukluğu, kol ya da bacak eksikliği, bu savunma mekanizmasını zayıflatacak sebeplerden birini teşkil ediyor olabilir mi?
Peki ama kim bu adam…Ve bizden ne istiyor?
Amerika’da yaşanan gerçek bir olayda saldırıya uğrayan bir kadın aynen şunları söylüyordu……
“Silahı tam üzerime doğrulmuştu…Yüzünde sıcak bir gülümseme vardı…Biraz sarhoştum…
Ne istediğini tam olarak anlayamamıştım…Çok kibardı…Bana ne kadar güzel bir kadın olduğumu söyledi…Sonra çantamı ona vermemi…Tuhaftı…Korkmam gerektiğini düşünüyor ama hiç korkmadığımı fark ediyordum…Sanırım şey…Gülümseyişi buna engel oluyordu…Elinde ki silahla tam bir çelişki oluşturuyordu bu durum…Neden böyle düşündüm bilmiyorum…Keşke sevgilim olsaydı dedim içimden…Sonra bana elbiselerimi çıkarmamı söyledi…Yine gülümsüyordu…Fazla
bir seçeneğim yoktu…Çünkü bunu yapmazsam beni öldüreceğini söyledi…Dediğini yaptım…
Sonrasında bir hayvan gibi üzerime saldırdı…Canımı yaktı…O berbat zamanlarda sevgilim olmasını düşündüğüm için kendimden nefret ettim…Ama dedim ya…Sarhoştum…Gözlerime bakıp gülümseyen bir adam, neden bana silah doğrultsun ki? .................................................................”
İsmini hatırlamadığım bir düşünür demiş ki…
“Yeryüzünde varlığını sürdüren ülkeler bağımsız hareket eden vücutlar gibidir…
Ve üzerlerinde yaşayan insanlar da o vücutların organlarını oluştururlar…Hücreler gibi…”
Diyelim ki o vücutlardan birisi “yaşadığımız ülke” olsun…Ve bu vücut sokakta tek başına yürüyen, başlangıçta örneğini verdiğimiz adam…Şimdi aynı soruyu tekrar soralım…
Sizce bu adam karşısına eli silahlı başka bir adam çıkarak yolunu kesse…İlk tepkisi ne olur?
a) Orhan Pamuğun ne kadar ünlü bir yazar olduğunu düşünürdü…
b) Kredi kartında biriken bonus puanların kaça ulaştığını aklına getirirdi…
c) Kız arkadaşıyla geçecek güzel bir gecenin hayalini kurardı…
d) Pazar gecesi programı başladı mı diye saatine bakardı…
Peki ya karşısında ki adam dost gibi görünüyor ve gülümsüyorsa…Peki ya saldırıya maruz kalmak üzere olan kişi sarhoşsa…Hücreleri uyuşmuşsa….?
Beyin hücreleri sağlıklı çalışmayan bir vücut, tek başına kendine yetebilir mi sizce? Hafızasını kolay yitirdiğini düşünelim…Odaklanma sorunu var…Yorum yapma ve algılama yeteneği zayıf…Seçme ve değerlendirme yetileri en alt seviyede…
İş hayatında ki verimi…
Kendini savunabilme gücü…
Toplumda ki kariyeri…
Hükmetme kabiliyeti….
Sizce hangi seviyede olurdu?
Neyse artık konuları açarak irdelemeye başlayalım isterseniz…Son yıllarda benim gibi sizinde fark ettiğiniz bir konuyu ele alarak başlamak istiyorum…Umursamazlık…
Geçen gün şöyle bir haber izledim…Sahillerimizde ki plajlardan birinde boğulan genç bir adam…
Kumların üzerine boylu boyunca yatırılmış, başında ağlayan ve sinir krizleri geçiren bir abla…
Buraya kadar her şey normal…Ancak fotoğraf karesi büyütüldüğünde ortaya ülkemiz adına “garip” sayılabilecek bir manzara çıkıyor…Ölen gencin beş metre yanında kumlara uzanıp istifini bozmadan güneşlenen bir bayan, hemen kıyısında ki denizde birbirine su sıçratan ve yüzmeye devam eden insanların görüntüsü…Ve sahil alabildiğine kalabalık…Orada o anda Hülya Avşar olsaydı ne olurdu?
Yada dünyaca ünlü süper pop starımız Tarkan…
Bir toplum vicdan anlayışını nasıl olurda bu derece köreltebilir? Toplumsal ahlak ve sorumluluk noktasında bu denli vurdumduymaz, umursamaz bir kitle…Konu mantık, düşünce, yorum gerektiren alanlara geldiğinde, evrensel boyutta ülke onuru, menfaati bağlamında hangi kriter ve esasları temel alarak ortaya bir davranış şekli, tavır koyabilir?
Şu bir gerçektir…Son yıllarda ülkemiz üzerinde giderek artan ve yoğunlaşan iç ve dış tehdit
unsurları mevcuttur…Lakin bu unsurlarla mücadele edecek direnç noktalarımız resmi bağlamda
yeterli gözükmemektedir…İşte bu noktada hareket etmesi gereken unsur “sivil toplum” olmakla
birlikte günümüz şartlarında elit kesimlerin oluşturduğu “sivil toplum örgütleri” kavramında yer alan
bir çok kuruluş “dış kaynaklı” yapılanmaya gitmiş ve adeta bu topraklar üzerinde tam bir baskı
unsuru haline gelmişlerdir…”Vakıf” diye tabir ettiğimiz kuruluşların çok büyük bir bölümü bu yapılanmanın içerisinde yer almaktadır…Kapsamlı bir tehdidin “sivil kanat” hareketi olarak…….
Son zamanlarda konuştuğumuz insanların bir çoğundan hep aynı soruyu işittim…
-Peki ama Deniz bey…Kime güveneceğiz?
İşte bu noktada onlara verdiğim cevap, yazının başlangıcında kurulu cümlede saklı…
“Karşımda duran adamın kim olduğunu anlamak yerine öncelikle kendimi anlamak isterdim…”
Biz kendimize gerçekten güveniyor muyuz? Korkmadan düşünme, sorgulama, değerlendirme gibi
Beyinsel aktivitelerimizi hareket ettirebiliyor muyuz? Yoksa birilerinin bizim yerimize düşünüp, bizim yerimize yargılayıp, bizim yerimize karar vermesini daha mı kolay ve doğru buluyoruz…Peki ama o zaman savunduğumuz demokrasi, özgürlük, bağımsızlık gibi en temel haklarımızdan vazgeçip koskoca cumhuriyeti, azınlık sayılabilecek ayrıcalıklı bir sınıfa terk etmiş olmuyor muyuz?
Asıl tehlikeli soru şu…
Ya “ Memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde” bulunuyorlarsa…
Burada bahsettiğimiz kavram bir kesim değil…Biz devletin her kademesinde iktidar sahibi olanlardan bahsediyoruz….
Türkiye’de Direkt olarak Amerika ve AB ülkeleri ile ve hatta o ülkelerin istihbarat kuruluşları ile
ortak hareket eden kaç vakıf var sizce?
Bergama altın madenleri olayında Bergamalı köylülerin yaptıkları masum görünüşlü eylemlerin
gerçek yüzünü kaç kişi bilmektedir…
Avrupa Birliği ilerleme raporunda Türkiye’ye dayatılan şartların içeriğinin bazılarının gerçekte ne anlama geldiğini kaçımız biliyoruz?
Fener Rum Patrikhanesi…Yabancı ülke elçilerini davet ederken hangi sıfatla bunu yapmakta ve bu
ne gibi bir anlam taşımaktadır…
Misyonerlik faaliyetleri ile Fethullah Gülen cemaatinin ülke içi ve dışı faaliyetleri arasında nasıl bir
bağ kurulmuştur ve arkasında kimler vardır?
Güneydoğu Anadolu bölgesinde Federe Kürt Devleti kurulması için imza kampanyası başlatan
kişiler hangi amaç ve ideolojinin temsilcileridir?
Orhan Pamuk diye adlandırılan ve George W. Bush tarafından İstanbul’da övgü alan yazar,
“Benim adım Kırmızı” adlı kitabında “Kırmızı” ile neyi, kimi, hangi tarihi vakıayı ve neden kastetmiştir?
Aslında açık şekilde görülen öylesine çok cevap var ki ülkemizde…Sorun cevapların zorluğu değil……Soruların azlığı, olayların sorgulanmayışında…Ve bunun tek bir sebebi var…
Umursamazlık…
Sizlerden özür dilerim ama yine başa döneceğim…
Eli silahlı bir adam yolunuzu kesse…Ne kadar umursamaz davranabilirsiniz…Peki ya o adam yanınızda o esnada duran eşinizi tehdit etse…Ya çocuğunuzu? Hayatınızda var oluş sebeplerinizi oluşturan değerlerinize saldırı olsa, ne kadar sessiz kalabilirsiniz?
Oysa siz aynı zamanda küçük birer hücresiniz…Ve meydana getirdiğiniz o koskoca vücuda
karşı saydığımız tehditlerin hepsi şu an karşınızda duruyor…Yaşamak istiyorsanız…Önce
kim olduğunuzun, nerede ve niye var olduğunuzun cevabını vermelisiniz kendinize…Bunu
bulmadıkça ve anlamadıkça asla güvende olmayacaksınız…Ve kime güveneceğinizi hiçbir
zaman bulamayacaksınız…Çünkü siz…Kendinize güvenmeyi çoktan unutmuşsunuz…
Hatırlayın artık…….
Sonuç olarak, biliyorum ki bu yazı da az okunanlar arasında kendine yer bulacak…Lakin bir
İnsan bile, bu ülke için, onur, haysiyet, şeref ve umut için çok şey demektir…Sormaktan ve sorgulamaktan vazgeçmediğimiz sürece bu tür yazılarımız devam edecek…
Ve ülkemizde Siyasi, Askeri, İktisadi, İlmi kısacası devlet kurumları ve tüm sivil toplum kuruluşları içerisinde, bu ülke menfaatlerine Atatürk ilke ve inkılaplarına karşı olan, bağımsızlık, hürriyet kavramlarına zarar verecek davranışlarda bulunan her kişiye karşı, makamı ve mevkii ne olursa olsun sonuna kadar mücadele edeceğimizi de belirtmekte yarar görüyorum…
“Amerikan aleyhtarlığı ve Avrupa Birliği karşıtlığı, şövenist ırkçı milliyetçilik kavramları üzerine oturtulmuş basit davranışlardır…Bu kesimin küreselleşen dünyanın yeni kurallarından haberi bile yoktur…”
Böyle diyordu çok satan gazetenin ünlü bir köşe yazarı…
Lakin yanılıyordu…Kendi zekasına çok güvenmesinden mi, yoksa başkalarının zekasını fazla küçümsemesinden mi böyle dedi bilinmez…Ancak yanıldığı bir gerçekti…
Küreselleşen dünyanın yeni kurallarını ve uygulanış biçimlerini çok iyi biliyorduk…Hatta çok yakınımızda iliklerimize kadar hissetmiştik…Kadınlık duyularını yitirmiş Amerikalı kadın askerin
Irak’lı insanlara yaptığı muameleyi görünce çok kolay anladık bu kuralları…Gücün hissedildiği anlarda adaletin, merhametin, saygının nasıl ayaklar altına alındığını, utanarak izledik çoğu zaman…
Çocuğunun parçalanmış cesedi yüzüne gözüne sıçradığı zaman bunun demokrasi adına yapıldığını anlayan Irak’lı annenin yüz ifadesinden…Karısı gözlerinin önünde onlarca Amerikan askeri
tarafından tecavüze uğrayan adamın bakışlarından…Elleri arkadan bağlı yüzleri çuvala geçirilmiş adamların çaresiz duruşlarından….
Avrupa Birliğinin “İlerleme Raporu” dediği hilkat garibesine çocuklar gibi sevinerek el çırparak
İmza atan bir Başbakanımız vardı ama…İlerledikçe neler olacağını anlamıştık…Bu yüzden yumruklarımız sıkıldı el çırpmak yerine…Yüzünde ki gülümsemeye aldanmadan…”Bizi alacaklar
almalılar” diye yalvaran ve bunu bekleyen ahmakların yanında doğru düşünen, “farkına varan”
birileri de vardı bu ülkede…Sağcı olan, solcu olan, ortada olan….
Kim ne derse desin…Kim ne düşünürse düşünsün…Lakin “Avrupa Birliği Süreci”, toplum bilincini giderek aydınlatan “farklı bir süreci” de beraberinde getirmiştir…Bunun adı “Ülke Birliği Süreci” dir..
İdeoloji üstü bir kavramdır…Siyaset üstü bir güçtür…Ve her geçen gün, her geçen saat, giderek artmakta ve hızlanmaktadır…Washington, Paris, Berlin, yada Londra…Bunların herhangi birinde
yada hepsinde birden düğmeye basılarak başlatılan bu süreç…Aynı anda bu ülkede toplumsal dinamikleri harekete geçiren farklı bir oluşumun başlamasına sebep olmuştur…Ve bu iki yapılanma
bir noktada mutlaka karşı karşıya gelecektir…Etkilerinin neler olacağını zaman içinde hep birlikte göreceğiz…
Bu ülke…Artık yeni bir “Hücre Yapılanmasına” girmiştir..Bütünlüğü sağladığı vakit, Küreselleşen dünyada kendi yerinin ve konumunun farkına varacağına şüphe yoktur…
Sorgulayan akıllar diliyorum efendim…Hepinize…Saygılarımla…………
Uğur Deniz ÜlkegülKayıt Tarihi : 24.7.2005 22:02:00





© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.

TÜM YORUMLAR (1)