Şairlerin, yazarların kimsesiz bir kadını sever gibi iştiyakla “güz” şarkıları mırıldandığı bu zamansız mevsimin kıyısından bakıyorum size Edip Bey. Vaktiyle yazılarınızda “Her şey şiirdi, her şey dizeydi, her şey olgunlaşmamış, adını bulmamış şiirimsilikti” diye tarif ettiğiniz iklime eşlik eden mavimsi bir ruh kabarmasıyla okuyorum şiire benzemeyen şiirlerinizi. “Yaz kelebeği tadında solumaların” terk edişiyle, ezelden ebede akan uysal bir nehir gibi sükûta kavuşuyoruz sanki eylülde. Hani yıllar içinde sesini, rengini, kokusunu tanıyamayacağınız bir boşlukta, “Bir film, kaç kez görülebilir, bir kitap kaç kez okunabilir” diye sormuşsunuz ya; solmaya durmuş bir yaprağın kendi etrafında dönerek toprağa dökülmesini ilkmişçesine kaç kez aynı merak ve hayranlıkla izliyorsak, o kadar işte. Öyle okuyorum ilk bakışta anlaşılmayan, emek isteyen tılsımlı mısralarınızı.
Şimdi karşımda oturup şöyle keyifle bir cigara tellendirseniz, “sonbahar”ın başındaki “son”un, sonun başlangıcıyla ürkek muhabbetini anardık. Belki bu mevsimin, ruhla tenin, gövdeyle yüreğin barıştığı, merhametli bir anne dokunuşuyla hayatlarımızı kuşattığı garip bir aralık olduğunu anlatırdınız bana. Ya da giderken kalmanın, kalırken gitmekle aynı şey olduğunu en çok bu müşfik günlerde hatırladığımızı uzun suskunlukların kenarında konuşurduk. Belki birbirimizden pek bir şey anlamazdık ama bizi güz rüzgârlarıyla savuran kum taneleri, toz zerrecikleri, gökler, yıldızlar, deniz taşları gibi birdenbire yer değiştirirdik. Bir kum tanesi olurduk. Bir rüzgâr. Bazen serseri bir bulut, bazen da usulca o bulutlara yükselen kayıp bir kuş tüyü. Siz olup biteni şiirin çocuk bakışıyla izlerdiniz. Bense utangaç bir genç kız edasıyla bakardım dünyaya. “Büyük kederlerin olduğu kadar büyük umutların da olduğu mevsimdir güz”, derdim. Dudaklarım ürperirdi böyle şeyler söylerken...
Siz kırık bir dal gibi boynunu büken eylül ışığıyla bakardınız bana muhtemelen. Biraz mahcup, olabildiğince isyankâr: “Baylar! / Bin dokuz yüz seksen birdeyiz/ Karşınızda eylülün sesi/ Ağustos çekildi, eylülün sesi/ Birazdan konuşacak/ ‘bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar’ (...) Her şey o kadar dokunaklı ki/ Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen/ Dağınık, renksiz bir mozaik gibiysem/ Üstelik yalnızsam bir de telefonda kuş sesleri/ Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı/ Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar...”
Her defasında şaşkın bir ürpertiyle son olacağını sandığımız “son-baharlarda” bizi ölüm korkusundan koruyan böyle küçük buluşmalar galiba. Orhan Veli için yazdığınız yazıyı, “Şöyle bir bencilliğim var benim: Şairleri başka türlü seviyorum. Kim bilir, belki... bana ölümü unutturuyorlar da ondan” diyerek bitiriyorsunuz. Geçmişin, geleceğin varlığımızın ebedi parçası olduğunu, onu yaşatmak için tabiatla, nesnelerle konuşan bir deli misali sayıkladığımızı hatırlatan mısralarınız, hakikaten ölümsüzlüğün insanda değil, şiirdeki insanda olduğunu fısıldıyor. “Şair ölünce su, bitki, kum da olabilir ama gerçekte yeniden insan olur, durmadan yenileyerek kendini” diyorsunuz ya, ben de her güz vakti, tutkularımızın büyük, dünyanın küçücük göründüğü zamanlardan beri mısralarınızı yeniden, hep yeniden kalp bilgisiyle idrak ederek yenileniyorum.
Hic uykum yok
Daha lafiniza karisacagim
Ortaligi dagitacagim
Televizyonu kapatacagim
Aycicegi resmi yapacagim daha
Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta