Acının Rengi Şiiri - Engin Topkan

Engin Topkan
IRAĞA BAKMA IRAK IRAK(HİCİV 21=21)
1079

ŞİİR


8

TAKİPÇİ

Acının Rengi

Saat tam on ikiydi gece yarısı
suskunluk falan değil bu ulan basbayağı sağır edici bir gümbürtü
ruhun odaları kilitli anahtarı yuttum ciğerim yanıyor
gözyaşı mı
geç o ayakları gözyaşı korkakların ve acizlerin harcı
içe akan o damlalar şimdi birer cehennem zebanisi
yakıyor kavuruyor ömrün o kibirli o sahte o namussuz beyazını

hangi renkten bahsediyorsunuz siz lanet olasıcalar
mavi mi beyaz mı
bırakın bu sahte boyalı işleri bu vitrin yalanlarını
camlara vuran o amansız sonbahar kırbacını
odanın kapısını kilitledim anahtarı da lağıma fırlattım unuttum
iyi oldu aslında anahtarı unuttum ya o lanet evde
sokaklar daha geniş gökyüzü daha hırçın
hem ev dediğin ne ki
dört duvar bir eski masa birkaç leş anı

şimdi baksana şu denize ücretsiz hudutsuz ve alabildiğine asi
cebimden çıkardım tabakamı
sardım bir tütün yaktım zehir zemberek ucundan
dumanı rüzgara karıştı gitti
tıpkı o içimdeki katran karası intikam gibi
asfalta sızan o yeşil neon ışıklarına aktı öfkem
ne urgan kaldı boğazımda şimdi ne de o burjuva takımı sahte beyazların derdi

dalgalar gelip vuruyor ayaklarıma
sanki boş ver be engin diyorlar
dünya dediğin iki günlük pis bir eğlence
uzaktan yırtıcı bir polis sireni yırtıyor karanlığı jilet gibi
şu martılara baksana
hiç anahtar derdi var mı o namussuzların
uçuyorlar öylece
karınları tok
sırtları pek

varsın kapkara olsun acının rengi
deniz mavi ya o bana yeter
şimdi bir şilep geçiyor uzaklardan kapkaranlık ve sinsi
içinde bilmediğim o yabancı o ikiyüzlü insanlar
hepsine benden bir lanet olsun
hele şu tütünden bir nefes daha çekeyim ciğerim sökülürcesine

çektim gözümde sigara dumanı...
umut dediğin cebimdeki son metelik gibi
sınır boyunda düşmüş besbelli
elde kalan sadece bu katran karası
bir de bitmeyen şu akşam sızısı
kimseler bilmez içimin cehennemini
bastığım yerler kar beyazıymış
hadi canım sen de

zaman bir avcıymış
pusudaymış bıraksın bu ucuz havaları bu masalları
kaderi falan bilmem ama
duvarlara tırnağımla adımı kazıdım ya kanatarak
o bana yeter
işte bu yüzden kapkaradır acının rengi
ne mavisini severim ne beyazını
zaten hiç denk gelmediler bana

boğazımdaki o lanet kravat sıkıyordu beni
çözüp attım bir lağım çukuruna
şimdi bu karanlıkta ben kaybolmam
bilakis gelip otururum yanı başınıza bir kabus gibi
gülüp geçiyorum şimdi bu karanlığa
gülüp geçiyorum o büyük o içi boş laflara
anahtar evde kalmış
canım sağ olsun

garson
getir oradan bir kuru bolca da soğan
şu masanın tahta kokusu bile dost inan o kibirli suratınızdan
dışarıda kıyamet kopsa ne yazar şimdi
bak karnımız doyuyor budur mizan
hesabı kim öder
aman düşünmeye değmez
bizim gibi avareler öyle her şeye baş eğmez
ceketimiz delik ama keyfimiz beyde yok
bu dünyada hiçbir şey
şu iştahı elimizden alamaz

hadi kalkalım Engin tutma beni
yolcu yolunda gerek
şimdi istikamet belirsiz
ayaklarımız nereye çekerse...
ne pasaport ister bu yolculuk ne de bilet
özgürlük dediğin
arkana bile bakmadan yürümektir öylece

sokaklar alabildiğine karanlık
alabildiğine geniş
yıldızlar tepemizde bedava parıldayan fener
yağmur sicim gibi yağıyor paçalarımızdan akıyor
bir fırtına koparsa kopsun yaksın yıkasın
biz zaten ıslanmışız biz zaten yanmışız
kaldırım taşları soğuk ama dosttur insana

çöktük kemancının yanına
başladık şarkıya feryat figan
o çaldı eski bir istanbul havası derinden
biz söyledik küfreder gibi geceye
sesimiz karıştı gece rüzgarına
birkaç kuruş fırlattık kemanın kutusuna
helalinden
zaten neyimiz var ki şu fani dünyada
kaybedecek

şarkı bitti
ceketimizi attık omzumuza yeniden
yürüdük sabahçı kahvesine doğru
içerisi sıcak
içerisi yoğun tütün dumanı ve uykusuz öfkeli gözler
ocağın başında çaydanlık fokur fokur kaynar
garson getir oradan iki demli çay zehir gibi olsun
bak yavaş yavaş dışarıda gün uyanır gün ağarır
gözlerin duman altı olmuş be engin varsın olsun
gözyaşı değil ya bu çayın buğusudur
kirpiğindeki o hesaplaşma

şimdi vapur düdükleri gelir uzaktan ince ince jilet gibi
iskele yavaşça uyanır işçiler düşer yollara o hayata kahrederek bak
şimdi galata köprüsü’nün üstündeyiz
işte hava serin martılar uyanmış gökyüzü mavi oltalar fırlatılıyor derin sulara peş peşe
kovalarda gümüş pullu istavritler oynaşır
uğradık her birinin yanına göğsümüzü doldurarak rastgele hemşerim rastgele dedik
hayata meydan okur gibi
acının rengi kapkaraymış yahu kimin umurunda
bak istanbul maviye dönüyor gün yüzünü gösterince
cebimizde beş kuruş yok ama
deniz bizim köprü bizim nefes bizim
hadi çek ciğerlerine şu sert iyot kokusunu
hayat bu işte

ENGİN TOPKAN (22.07.2026)

Engin Topkan
Kayıt Tarihi : 22.07.2026 15:19:00