İÇERİK – BÖLÜMLER:
1………… -1. ISSIZ YÜZEYİN ÜZERİNDE BİR KULEDE
2………… -1.i
………… KAN İÇENLER YUVASI/ METRUK KİLİSE’DE …
3………… -1.A1
………… İÇSEL HESAP
4………… -1.B
5………… -1.A2
………… İBLİSİ/ İBRİĞİ GÖZLERKEN
6………… -1.ii
………… METRUK KİLİSE’DEN …(2) - GEREÇ
7………… -1.A3
8………… -1.iii
9………… -1A4 FUTUREWORLD - GEREÇ
10………… -1.iiii
…………) RESİMLERDE)
10,5………… -Odyssey Odası’nın içine
11………… -SORGULAYAN EPİGRAMLAR
12………… - OUTRO.A
ELSEWHERE NUCLEI (ÖTEYER ÇEKİRDEĞİ)
………… - OUTRO.B
………… BRIGHTWOMAN!
(in the name of precious Brightman)
---
I reached to ‘The Skull of Sin’ and take one of these pin ups from the wall: It's gonne be a map, but it’s not;
a map those traps i suppose are hard to overcome but.. severe, at least i'm gonne pass some …
-
1
Toplumdaki çeşitlilik bireysel katkılarına bırakılmış aminoasitlerin.
Kaç tane olduğu onların ile onların sıra ve çeşidine de bağlı.
Protein sentenzinden sorumlu bir devasa dna molekülü, kalıtsal;
Sanrısal biraz da, ortaya çıkarıyor ama toplumu yeniden karşımıza.
Fakat yine bu koca molekül üzerindeki, bu sefer nükleotid sıraları;
Dizilişinin özünü oluşturuyor aminoasitlerin protein dokusundaki.
Protein çeşitliliğindeki toplumun yapısı ile Dna, tıpkı iki karşıt
İpliksiliği gibi helezon bir merdivenin, uzatıyor nükleotid sıralarını.
İki iplikte birden hata olursa zor düzeltilmesi, kolay tekinde ise.
Burada işte ama döngü, gidiyor ve soruyor da, olacak oluyor ama.
Dağdaki bitap evin bacası isli içinden şaha kalkan duman tabakası,
Her bir enzimin helezon döndürdüğüyle basamaklarda yükseliyor:
Kuşlarda onlar etkilenmiyor, kimyasal tepkimelerdeki etkili bu katalizor.
Kırk bir derece vücut sıcaklığındaki iki tane kuşa kırk bir kere maşallah!
(Evet çalışabiliyor kanatlar, enzimler işlerliğini yitirmiyor üstünde
kırk’ların.)
Uçmayı öğrenmiş kendi kanatlarıyla insanın uçağı bulmasından önce!
İbreleri dikleniyor her bir tonunun yeşilin, olumsuzuna karşı geçen
bunca iyinin …
Şeriata diller sivriliyor ve yap boz-yobazı’na hristiyan’ın, masumken
kendisi öğretilenin:
Dinin kendisi ki gökyüzü sarkıttı onu, göğü tutmuş, kavramıştı yeryüzü.
Tanrılar işaret etti Olympos’u; biz, baktık …
Ölü Keltçe’sinin peşinde, desen Musa’dan bazı İbrani;
Yine de ama, takip ederken koşan diri atları ulu, engin çayılarda Uthyr
Ve arkasından gelenleri onun …
Biz yapacağız o eylemi, kendimiz elde edeceğiz onu mütemadiyen
Kazandığımızla göğe ereceğiz ve yaşayacağız balıkların yanında.
Böylece..
İyi bir Müslüman gibi, iyi bir hristiyan gibi, dertsavar;
Ya da sorumlu cee casına duyarlı doğasever bir pagan gibi..
gökdelenden sarkıtıyor kendisini tutunarak çekim büken
aracına… Onun helis yapısı titreşip kıpraşıyor yüzeyi dokusunda …
Doksan derecelik bir eğimin çözerek varoluş sorununu
farklı ek bir açı daha kazandırdı düz bir eğriye …
Daha düşey oldu çekirgenin takip ettiği yörünge.
Sıçrayarak bir ve iki; bu gereç, bu çekirge
inerken doksan derecede giderek bir süreliğine;
sonra büktü kırk yıllık bir hatırı sayılır’ı
ve düzden daha düz oldu süzüldüğümüz
içinde, aynadaki tanıdık.
Bazı sapkınlıklar baş göstermeye
başladı yine:
Belki de çekirgenin ayarını fazla kaçırmıştı.
2
Kasatura çarıklım, SS’lerle mi
yapmıştın mübadelesini postallarının,
girmek için içine vampirlerin toplaştığı bir liman kilisesinin?
Hepsi de oradaydı, biliyordun ancak göğsüne çakamadın
elinde apar topar taşıdığın kazıkları onların hepsinin.
Nasıl ki bir okçu, yayını yapmaya fırsat bulamayan -atan hatta
ileri bir tarihe depoladığı güzide, nadir bulunan toplama
eserleri- sınırlıdır işte onun oklarının sayısı; bu kadarcık
da kazık vardı senin yanı başın cephaneliğinde,
ondan mutlaka durmalısın beklediğin bir yerde!
Bak şimdi gizlendiğin o köşenden izliyorsun, karanlığına
yavaş ve sinsice ama bin bir alın teriyle yayılan karabasan
pinekleyeni pinokyoları’nı, çalımlarıyla burunları uzayıveren ….
Gecenin elçisi onlar, yayılıyorlar, engelleyemiyorsun …
Uyumaya çekildin, zaten köşende rahatsın (!)
Artık göremezler seni? güvencedesin, bunu sanıyorsun;
“en azından arzu etmek güzel bir şeydir..” diyerek avunuyorsun.
Hatta bak, ata kuşaklarından bazı pek bilinmez bekçiler
de orada. Nasıl anlatacaksın demek istediklerini Adolf’a,
Vahdettin’e;
Cengiz Han’a ne diyeceksin,
ya General Custer’a bir sevgi
mi besleyeceksin, yaptıklarından ötürü geleceğin teminatı
anlam eşiği olasılığını sıfırlayarak, hep af mı çıkartacaksın?
O halde kalk yerinden ve düşün ki, savaşarak çıkabileceksin
metruk kiliseden,
canlı tabutların
esas mezar taşları olduğu bu yerden.
Ama bir süre sonra gördüm onlara ne tuzaklar kurmuş olduğunu.
öldüremediklerinin göğüslerine teker teker geldi havada
uçuşan kazıklar, zıpkın gibi hepsi buldular hani hedeflerini!
Usta bir elden çıkmış bir düzeneği bir vampir avcısının
elbet her zaman şaşırtmaz, ne var ki bazen olabiliyor işte böyle.
Boşalan alanda son duanı ettin görkemli mabette daha sonra,
kalmadığında yürüyen ölümsüz ölülerden bir kişi bile harekete.
Aslında ne yapmak istediğini sorguluyordun o esnada kendine;
gelecek için artık, geçmişten ziyade,
bu zırvaları bırakıp da …
3
Pure pinkest,
Blood..
drinketh …
teeth roots!
Yeeeeeeear
oh,
ooh........
Roar!
end's the end's the end.........
What...
it's everlasting, Eden's there!
.. Bla blah getting bigger unto lamb ………
The W.E.T. towards The D.T.R.!
Do you really gonna goa? ?
Goa! ! !
Activate your “space tribe”
Soe? Head!
go,
go ahead! .. ready,
steady! !
.......
4.
İndiği yerde, ufukta kalan bir yapıya doğru yürüdü!
Maavi dalgalar yeşil alevler oluşturarak çıkıyor kiliseden yukarıya
ve yağmur olarak geri dönüşüyor toprağa;
bir deniz varmış kilisenin yanı başında,
pardon okyanus:
Ortam fazlasıyla durgun ama, deniz ayna gibi;
güneş buhranlı, gökyüzünde yeşil bir tünel oluşturmuş;
İçi görünmeyen ama yoğunluklu …
daha şimdi ve hızla aşağı indi morarmış
onların pespembe geriye kalan kütleleri! ...
Here is a distant tree, said:
'i hurt myself today', to day! and alsoo day to day
... 'can i feel? ' that's why 'i focused on' pure '
pain.' Oh, 'my empire of dirt.'
So, go to such morning to b caused from the brightest clouds,
like a bee reproducing honey …
as always! !
I won't let you down!
Pembe ve mor; onun çevresinde, böyle bir ortamda
siyahı ihtiva eden bir pencere çekildi
ortadaki yeşilin dışarı bakması için kara dağlardan doğru -
cyan-
çerçeve, penceredeki çerçeve ……
mor ve pembe'nin öbeğine! ...
(Mavi dalgalardan oluşma üretildiği yeşil yağmurların;
simsiyah tepelerin pencere olduğu,
düştüğü bu yeşil damlaların, bir yeşil odak!)
: Desene,
tanımlayabiliyor muyum hala?
Oh, ' Weialala leia
Wallala leialala...'
“Shantih,
shantih,
shantih …”
: Kim dedi tenzih bu; kim dedi, kim?
Kolay değil bile teşbih …
senin için, sırf senin için ve
sormak gereklidir senin
neresidir gittiğin?
Karşında buluyor kendini ‘yeşil’ bu ‘günbatımı’;
yeşil yine bir okyanusa..
onun kendi ışın kolları’nı daldırdığı …
Üstünde suların hemen gözüktü işte, merkezleri etrafınca
dönüp durmakta olan –sanki gaipten beri hep var
- monolitler;
içinde yıldızların -onların altında,
alnında onların
- önünde onların, arka alanda ve yıldızlar;
böyle dönüyorlar, öyle güzel ki seyretmesi! …
sence de aynı değil mi haydi, söyle?
5
Kuyuca bir orman etkileşimi imkansız
değ ellerini parmakların
kuyruk sokumların, yaklaşık bir ekselti...
derindir derinden gelen doluk, köklerine orman diplerine
gökyüzü uçurumların ki
kimse var mı bile kazanmak adına? ?
hezeyan çıpasına kaçmış cümleler oldu biraz bunlar,
onun atılışına ya da atılış tarzına..
şeytan altıgenleri’nde kaybolmuş eski hayalet
olmayan hayaletleştirilen gemilerin
okyanus tabanı kumullarına
değil kendilerini, suya fırlatıp attığı...
ve/ ama gökyüzünün de oradan
yıldızlarda yükseldiği...
durmak için değil
aslında,
durdurmak içinse hiç;
harekete geçmek için
kim oldu
tümleşik
böyle …
O beni alamaz,
ruhumuzu bizim alamaz;
yüksek sahibi’ne benzetirim O'nu,
yürekliler bunu (çünkü) yapamaz.
Bundan asla yok'tur demem O'ndan yana
ve aslında bilir; we have not refused at all!
Ama gerekirse 'olmaz' derim de;
var oluşum için değil,
var oluşumuz
adına!
Kader tasması yer suretinin, bir hiçtir buzun soğuğunda ağır delişmen duvarları kem gözle ışıldayan şer laf dokundurup kaçışları için yayvan ağızların …
Tanrıların safı konuşkan en kötü anda ve yere atıveren kendisini de celse isteyen affedilmeye;
Gelin de koşuşun, dururken ya da dururken koşun, a canım dilsiz insanlarım! !
“Gak..”, “guk..” dene; e dene!
Bir orda biter üç yüz altmış beş, burada geçmiştir günlerden bir tane …
devrilmişken ama bir asır ve gözler bile görür, ama gören gözler;
bir de var şu, çıkar mı bir aya, seneye? ?
6
Kısa süreli şimdi uçuşa geçti:
“Mulen” için ana bilgisayara bağlanıyor.
Detaysı ama önemli bir aşama, warp için, etrafı
bükmek ve sıçramak için ışığın hızının ötesinin de ötesine.
Düşünce kaynaştırıcısı’nda ‘düşün akım-izdüşümleri’,
duygu-bilinç döngüsünden de geçirilerek rüyalar halinde –
genç mürettebatın fikirleri üzerinden- olasılıksal
fakat yoğun hazırlandı, uzak bir gemideki;
yolcu’nun bağlantısını fakat hiç de aksatmadığı:
Her zaman için olası bir ortak fikir,
warp hızına ek bir “Fusepolyri” geliştirilmeliydi.
Mürettebata seslendi ve ortaya bir fikir atmalarını istedi;
‘Madde üretecini tersine döngüde işleterek
negatifini alıp bunu da füsyon yerine
yeniden negatifsel bir ayrıştırma işlemi
olan fision’a tabi tutarsak negatifin negatifi’ni alabiliriz
ki bu da… böyle fikirler.. kuşkusuz
enerji yoğunlaşmasını farklı boyutlara taşıyacaktır.’
Rüya mıknatısları bağlanıyor kendiliğinden
Gelişen akımıyla istemin, ten uyumu gözetmeden..
Halbuki mıknatıs çelikten, teni insanın etten kemikten.
Düş görmeye hazırlatılmış insanlar bu deneydekiler.
Bilmiyorlar ne görecekler, bilmiyorlar, hazırlar.
7
bir tiyatro sahnesinin üst havzası
gibi bir yerden salınan kuklaların ‘iplerinin hamurunu
yoğurduğu bir ortam’dan taşıyor aşağılara bir anafor ve herkes buna bakıyor,
izliyor şaşkın, ne olduğunu onun içinde,
meraklı bakışlarla...
Kalınca tellerin üstünde pinekliyor
alışkın bir nevi şahsiyetler böyle tiyatro sahnesinin üzerinde...
Sıçrayarak şakıyor parmakları onların; hiç de olmayan, cansız insan bebekleri üzerine:
Rüyaların yönetildiği yer.....
O göksel ışık dibe vuruyor, can çağıran tıpkı;
şeffaf havayı ağartan ama hayatı daha güzelleştiren;
şafak taçlandıran, her kıvrımında baş göz edilenin
Cheshire kedisi gibi bir kedi kuyruk sallayıp
sağa sola devrilip kaçıveren hacıyatmaz - dost
satmaz ey! Hacicavcav ile Karagöz ellerini burunlarına
ve yüzlerine sürtüp durup, birer sincap
gibi ya da fare, fakat evcimen birer tarla sıçanı;
değil ancak medeni, labrys kendi kafasına vurduğu.
...
Alice'i sürükleyen tavşan, deliğinden; geç mi kaldın?
Nereye yetişeceksin? Alice'in delikten düşmesinden
önce yaşadığı tip bir tarz için mi, onun istediği?
Bu bakımdan o ve sen aynısınız, nasıl ki farksız
Harikalar Diyarı’ndaki Alice ile Dorothy Oz'daki.
Tebessümü niye sevdin Alice? Kendin sergiledin
de ondan sanırım ya da bu senin isteğin.
Ne var ki aynı zamanlara denk düşüyor isteğin
ve sergileyişin de ve gidiyor bu zevke yine.
Alice ve kedi hendekleri atlıyor birer birer, hendekleri atlıyorlar birer birer,
Alice ve kedi hendekleri atlıyor birer birer, Alice ve kedi açılan hendekleri atlıyor birer birer ….
Nemrut gibi bir yerde varıyor zirveye hareket eden yol.
Tanrı heykelleri göze ilişti, hissettirmeden ne güzel: göz boyamışlar Tanrılara insan kurban edenler
Nemrut adını bu gülüş’e yakıştırarak, bize uğramaz böyle ikilikler, fazlaca mı özel?
8
Kazıkları sırtında, adam dağın zirvesine bir patikadan tırmanıyor, bulutların üstü yırtıldı!
Onun çıktığı yerin ufkunda var bazı ağaçlar, onların dallarına tutturulmuş sarkaçlar.
Yorgun argın katediyor mesafeyi, Demircan sarkacı'ndaki çekiciliği fark ediyorum -
iyice inceledikten sonra adam, beliriyor 'Pazar Yeri'nde arkada insan kütleleri,
'tik-tak..' saatlerden öğlen on iki, az önümde ise reçel, kızılcık satıcıları.
Ve bir rüyayı yaşayan parazitler de, parazitlerin şahı’nın anons ediyorlar..
gözün içi’ne baka baka reklamını: Ne demeli, siyah ile beyaz iç
içe geçişkenliği’ne... Birini diğerinden ayırsam ki bağışıklıya olmazdı bir şey;
kıyamam yine de öylelerine, yaşasınlar kendilerine.
Kocaman salonunda girilen odanın yine büyükçe bir sarkaç
kapanıyor ve açılıyor kendi üzerine suyun hareket verdiği
midye ordusu görüntüsü gibi, az üzerlerinde ışıldattığı
güneşin, safir-bulamaç yosunlara vermişler ahenklerini -
yeşil okyanustu, demin adamın önünden geçtiği.
9
Gözbebeğinin içinden girilen bir insan yüzündeki göz,
roket uzaklaşışı gibi yerküreyi kendinden öteliyor.
İki bin değişik dalga, beş bin beyin yerleşiminden;
düş olarak gördüklerimizi, milyonlarca bilgiyi taşıyor.
Zihnin yarattığı imajlar, içine bakıyorsun bunların…
Ve kadın uyudu. Tülü aralayarak bir kapıdan içeri girdi.
Bir koridordan ilerliyor şaşkıncasına, duvarlarında
bazı kapıların gömülü bulunduğu. Dışa açılan
ışığı yansıtan bir pencere gözüktü onun sağ yanında
ve baktı bu parlaklığa ama duraksamadı, ilerliyor.
Sola döndüğünde koridor bitti, döne döne aşağı
virajlanan başlıca merdivenine çıktı malikanenin.
Bir adam belirdi aşağıda, kovboy şapkalı, bakışı
keskin, hafifçe alaycı, gülümser edalı; kadın şaşırdı!
Yukarı koşmaya başladı gerisin geri, adam da peşinden
yürüdü, yürüdü… Koştu kadın kapılar açılana dek duvarlardan,
bez geçirilmiş ceset şekilli oluşumlar fırladı kapakların ardından!
Her yandan saldırırlarken, kadın saptı daha dar bir koridora ve
yine dışı gösteren çıktı o pencereli, o ışıklı kısma, o geniş sahanlığa!
Dışarıyı gördük bu sefer, ama korkunçtu orası, orası bile!
Bir anda merdiveni inmeyi bitirdi ve kadının henüz
uzaklaştığı ışıklı alanda bu sefer adam belirdi!
Kadın, en son bir kapı daha açtı; nedense daha önce
hiç kapı açmamıştı ama onca yerden geçti ya:
Sargı bezi giysili adamlar, nükleer bir olguyu
kontrol eden görevliler gibi veya daha çok birer mumya;
Seri yaklaşarak kadına; kapıdan, onun arkasında kalan yerden
başkalarının da girmesini sağladılar!
Ve bu girenler ve halihazırda geniş salondakiler;
kavradılar onun kollarından, sürümeye onu niyetlendiler!
Kapıyı kapadılar! ! Kovboy, kapalı kapıyı açtı;
girdi ve teker teker öldürdü rüyaları açıklamaya girişen bu yalancıları! !
Bir düzeneğe bağladıkları kadına kovboy yaklaştı, inci taneleri onun gözleri!
Düşteki bu odadan bembeyaz bir evlerine serpildiler başka bir düş
içindeki ama öncesinden hazırlanılan. Elleri bağlı kadın ellerini uzattı,
açtı kovboy bağcıkları; dudakları dudaklarında, turluyorlar kendi etraflarında
Semazenler gibi, spiral gökada dış kollarından biri gibi birden uzaklaştı ve kadın,
ellerini açtı ve adamı çağırdı gittiği yerden -kemendi
atan kovboy kadının demin vermiş olduğu bağcıkla
onu geri yakaladı. Belinden döndürüyor çevresinde,
sonunda bir araya geldiler;
boğazları tutuştu,
öpüşmeye devam ettiler.
Sonra kadın uyandı.
Ne var ki kovboy uyanamadı.
10
Kenar kısımları puslanmış gibi bir ortası en canlı kızartının örttüğü ormana varıyor Tanrı heykellerini sonsuza bırakarak arkasında.
Saate mi bakıyordu kedisi Cheshire’ın, siyah beyaz üstünde karoların? Kızılca renk daha da kızarıyor ve tüm orman artık bununla aydınlanıyor;
netleşiyor ağaçlar, görüntüler yakınlaşıyor gökyüzü uzaklaştıkça. Işıklar yollar oluşturarak ağaçların yanından dokuya sızıyorlar.
Güçlü bir ışık seçiyorum buna rağmen ileriden, yürüyorum… ve kayaların arkasına gizlenerek bakıyorum, bir uçandaire görüyorum.
Kenarında iki meşale-ateş’in alevlendirdiği taşlardan, bir merdivene doğru bakan.. bir kısım kadınlı erkekli bir grup var, eski kumaştan
gibi onların elbiseleri; sanki bir törendeler, olabilir bir ayin, nedir bu? İnmekte olan gökyüzü meleğini mutlulukla karşılıyor gibiler!
Pespembe bir eflatun yukarının aydınlattığı bir okyanusun
kıyısındaydım bir zamanlar, suları da aynı renkti kendi gibi.
Peki ya kendisi neydi? onun yoksa gizemi bunda mıydı?
İki tane taş parçası vardı bu suların içinden doğru diklenen.
Sonra göl olduğunu fark etmiştim, daha sonra göletmiş anladım …
Ormanın içinden yürünerek açık bir ıssız alana çıkılıyor. Bir kadına rastladım; gözlerini kapayarak durmuş, yarı eğmiş başını
öne doğru, safkan beyaz entarisiyle mutlu mu mutlu duruyordu. Yürümeye devam ettim, geçtim yanından, bir tapınak ilerde …
Ondan yönelen siyahlı bir kadın ki siyah da saçlı, gözbebekleri yoktu; öylece basarak kara parçasına nereye sürükleniyordu?
Aynı kadın bir anda yere kapaklandı ve temiz toprağı çimenler ile avuçladı, toprağa sarıldı, gökten kutsal bir ışık süzüldü.
Biraz daha uzakta, bebek emziren çıplak bir kadın, aydınlattığı devasa mavi mumların –arkasından. diğer rataftaysa, yine
uzakta, taşınıyor eller üstünde bir başka kadın, onu taşıyor üç tane daha kadın. Gotik tarzdalar hepsi, karanlık kaçkınları.
Ama yine onun içinde saklanıyorlar, burada sürklase bir sükun. Tapınağımsı yapının içine giriyorum ve dört adet mum, bariz
.. yanıyor yerden ayaklıklı bir şamdanın üzerinde, koltuğun birinin yanında ki biri var oturan onda, kutsanmış melek
biçimli kanatları var, bir kadın, anlamlı gülümsüyor, loş’ta oturuyor. Pencereleri denize açılan daha büyükçe olduğunu anlayacağım
bir odaya geçiyorum, bir kısım su var –ileriye doğru, ötesinde bu pencerelerin- kıyıya değin; kıyı kumları gri, simsiyah
ulaşan ona sularsa; hava içinde beliren bir göz.. bu tamah ortasında bu odanın, devamlı bakıyor, pörtletmiş kendisini.
Gözün içinden fırladı bir cadı, alevlerin de kor içinden; Yürümeye başladı, yakınlaştı, karıştırıyor pür beyaz dişlerini –
Çok açık yeşil gözlü, got(h) , dişleri misalli bembeyaz tenli.
Asansörde inip çıkan ürken biri asla uğrakcasına duramıyor
Hiçbir yerde; yere bakarak ilerleyen cadı, gözlüyor onu.
Adam apartman sahanlığından süzmüştü onu; kafası
Mütemadiyen aşağı inip kalkıyordu, bir şeyi kabullenir gibi:
Ama durum böyle değildi, o ne zaman bakacak diye korkuyordu.
Ve hareket halindeki eli varmadı durdurmaya asansörü;
Gece çıkmalıydı dışarı halbuki, apartmanından dışarı.
Gayri ihtiyari’m gitmeye tetiklenmeye deli fişek bacakları bekleyenin çağrılıyor içinden gözün, fark ediliyor.
Mavi bir mekana doğru yürüyor, pencerenin ardındaki; kadına doğru gidiyor, kasdedilen pencerenin önündeki;
Saçları bemzeyaz bukleli, gözlerinin çevresi mavi makyajlı. Ay Dede sarmış, kucaklamış ardındaki atmosferi pencerenin;
Sarmalamış mavi de onu, sanki daha bir masumluğunu katmış. Sun tam: tam, tam, tam! Birden bukleleri örüldü, kızıl maske
Çehresine geçirildiğinde, kayboldu beyaz ak pudaları; yanan bir maskeli balo maskesi, gözleri, ağzı, yanağı, burnu …
Boynuzları grileşti ve şeffaflaştı turlamakla görevli Ankara’yı; midas’ın kulakları gibi, minnacık kaldı burnu eridi gitti …
Çocuğa döndü tekrar, do you wanna ignore? ? Sarışın, lüleli, şaşkın kız çocuk; siyah saçlı erkek saf çocuk.
Derken goth alt kültürü: kızıl saçlı, zeki bakışlı kız çocuk. Koşmaya başlıyoruz elbirliğiyle! Tapınağımsı yapıya değin taa;
Fırlayarak çıkıyoruz gerisin geri içinden doğru bu sefer gözün dışına! Fakat aynı hiç değil, her yer soğumuş, buz kesmiş, sanki sevmiş
Karlı astarı takibedilmeye başlanıyor koyu ağaç gövdelerinin kar tutmuş kenar sınırlarını çizdiği bir demir çardağın ve çitlerin arasındaki yolun.
Kalınca montunu çıkararak sırt çantasından, gecikmeden giydi onu, ve sonra eldivenlerini ve kar gözlüklerini; cılız değil artık ağaçlar büyüdü -
Yolun kenarındaki, her iki yanda da- dev bir kapı açılıyor grimsi-mavi. Sağdaki ağaçların kök kısımlarını örtmüş, kapsamış bazı tümsekler var.
Ona götüren yol deyim yerindeyse cam gibi ve ilişiyor sonu onun sisli. Buz tutmuş bir eğimsiz düz kaydırak, değişken çağırıyor melodileriyle.
Hissediyorum! Bir yerde bazı buz kalıpları var; hareket, yukarı ve aşağı:
Devamlı inip çıkıyorlar! bir arada hareket ediyorlar! Değil ama söz birliği;
Bazıları inerken çıkıyor başka başka olanları ve hepsinin de birbirine
Değiyor duvarları, sağ duvarları, sol duvarları ve Doğu, Batı …
Her yer onlarla örülü, bu buz küpleriyle! Lokomotif düzeneği
gibi inip çıkıyorlar sanayi devri eskisi mallar fakat erimiyorlar!
Dikkatli adımlarla kaygan yolu adam arşınlamaya başlıyor. Kapı açılıyor, açılıyor! ... neredeyse tamamen çiçekler kendilerini açtı.
Büyük bir düzlük, ufku sınırsız ve beyaz örtüsüyle ardında sıradağlar; Ne yapmalı da bu bacaklar, az üstünde taşıdığıyla, donmadan ulaşsalar.
Bir süre sonra gece çökecek, bunu bilen fikirler hemen harekete geçecek… Asılıyor karınca adımlara, asılıyor kendine; adımlar yürüyor onda, asılıyor yol ona!
Güçlü rüzgarlar arasından, bir süre, sonra bayağı bir yürüdüğünü anladı. Bekliyor yamaçta, nasıl etmeli de tırmanmalı gece çökmeden zirveye?
Bunaldı düşüncelerden, bir anda içi geçti ve kara düştü sırt üstü… Bu şekil ve baş aşağı sürüklendi, alaşağı; sonra karlı zemin yarıldı!
Kırılan bu gedikten buzlu suyun içinde, karlı zeminin üstünde sürüklenmeye başladı, daha hızlı donmaya başlıyor heykelimsi büstü.
Bir de rüzgar da alan bir bölge burası olsa, para etmezdi kalp masajı bile. Bilinci kapandı, sürüklenip gitti böyle, düşünebiliyor, gözleri açık suyun altında.
Ama vücudu kesti kaskatı. Buzlu platform da parçalandı, oradan aşağı düştü! Neyse ki olaylar öncesi gerecini çalıştırmıştı, yukarıda, fenalaşmadan önce.
Sanırım 34’lü derecelere düştü vücut ısısı, ama gereç, otomatik ısıtmaya başladı. Sırt çantasıyla birlikte düşüyor, gereç onda: ‘! O da düşmemeli! düşmemeli ….’
Kısa sürede beyni.. sanki daha fazla dondu uçarak sürüklenen bedeninden; gözleri izliyor etrafı düşmekteyken, buna rağmen yürek gibi atıyor zeka!
Nasıl oluyor? Hadi, nereye böyle gönderiliyor ya da dikkatsizliğinden…
Birileri buldu onu, elektronik devrelerle donatılmış bir salonda uyandı;
Bir kadın ve bir adam gülümsüyorlar, makinaların önünde,
devrelerin önünde, tam teşekküllü teçhizatlı odanın göbeğinde!
Ekranda parlak-metalik bir robot dev bir ekranda göründü sonra;
Buz yolunu takip ederek çıkıyor mağaradan, pırıl pırıl parlıyor;
Hızla akarak kayıp gidiyor, kollarının üst kısmı plastikten.
Daha sonra, sola döndüğü bir an duruyor, az ötede buz kraliçesi
Siyahtan saçları, beyaz diş sütunlarca mihenklenmiş arkasındaki
mavi dumanın beliren kapıları mühürlenmiş ve yan devrilmiş hafifçe,
bakıyor! Yegane bir kapı vardı orda, hemen atılarak lazım açmak!
ve kaçmak! Evet oradan çıktım keskin buz dikitlerinin yükseldiği
Bir sahanlığa, bir hol’e; bir gezegenin kraterli ak hayali yüzmekteydi onun gökyüzünde; vurmak gerekli miydi yine bir ak sütten vole?
Ordan doğru bir patikayı takibederek çıktı adam karlı dağın en üst kısmına etraf duman; sis tabakası ağı ortalığı örmüş, bakmasına bile hemen aşağıya
Adamın izin vermeyecek türden, peki baksaydı o yönde.. ne görecek? Cama yaz yongası terden değil, soğuktan yapışmış baskı yüzler gibi donuk
Hafızası toprağı kendi ardından sürükleyen, kireçsiz düze çıkmak için. Zirvede biraz daha yürüyünce ilişti gözlerine bazı eski püskü banklar;
Onlar da buz tutmuşlar, sanki yüzyıllardan beri öyleler, bırakıldıkları gibi. Ve bir araba gördü biraz daha ileride, saçaklar damıtmış kendini onun üzerine;
Bir lavabo taşkını demet su güruhu gibi, umarsızcasına coşarak şahlandıran bilincini ve altında da aracın oluşmuştu ipler gibi sarkıtlar:
Kapı süsleri gibi ama daha ince, korkmak istemiyor gibiler fakat sezildiklerinde, çünkü asfalta da su baskını olmuş ve hepsi donmuş.
Yolu takibedince yol kenarı ağaç iskeletlerini keşif ettim, aynı olan her birinin arasındaki süredurumları, devamlı olarak
Durarak birbirlerinden uzaklaşıyor olmaları da ve ama cabası. Taşıyorlar dallarında, onlarca, misilleme- göğü’ne şimşekler halinde
Direktiflenen, imza bile sormayan, varolmak için savaş tutan.Bütün şimşeklerin yönü aynıydı, bazıları yere dönük
Ama onların bile semaya bakan uçları topaklaşmış, daha barizdi. Uzaklarda sanki bir gemi atölyesi vardı, zaten araba okyanus kıyısında.
Buzlar bürümüş tüm taşıtların üstünü ve asfalta da dağılmış; üremiş büyülü bir güdü gibi mağara çağından, böyle çöreklenmiş.
Yürüdük ha yürüdük! Metroya geldik: hemen indik; aşağı basamakların başında yünleri dışarı fırlamış kapşonlu bir maşrapa!
Yani bir adam. Bakıyor duvara. Sordum ona; ‘nereye bakıyorsun orda? ’ Dedi ki”..Hislerimin ve beynimin içine; yukarıda ve aşağıda, heryerde …”
Devam edip sorma gafleti vardır ya; ‘İyi ya zaten ama çeperdeydin merkezin çevresinde, değil mi? ’ diyerek yönelttik, ne dese iyi:
“Evet, zaten içerisi çevresi değildi.” ‘Haa! ’ Dedim usulca ve yampiri uzaklaştım orada, sevinmiştim adına bu işe aslında …
Diğer tarafa bakınca, ulaştığımızda kapının altına, ışık sızıyordu metronun diğer kapısının ağzından çıkma, yukarıdan inme;
Belki sallapati, ancak çıkarttığı insanların yüzünde vakur bulan -vuku. Fayans işlemeli duvarların çelik kanatları olan trabzanlara
tutuna sürüklene çıktım ta yukarıya yorgun argın, mıncıklayarak bu kabzaları, duvara iliştirilen motifleri; yani fayansları, trabzanları.
Çıkınca gördü, büyük bir köprü, metronun ağzının hemen eşiğine iliştirilmişti devasa. Çin Seddi türevli kenarları heykelcikli bir köprü,
altında güneşin bronzlaşma derdinde onun taş kısmı ki hepten taş bu köprü! Sanki bir ağustos böceğinin üstünden geçmiş bir kamyon
Soruyor; ‘N iştir bu, bu ne tembellik; hiç mi yürümezsin de üzerinden yürütürsün, can verirsin, hiç mi paylaşmazsın? ’
Büyük bir duvarın yanına yıkılmış, bacaklarını sürüyen istemsiz, yüzü beyaz maskeli bir işçi sokakları tel süpürgeyle süpürüyor
Xaran dedi ona; ‘Makyajın akmış bu sabah mahmur-suratın’a.’ Bir soru sormuştu aslında, ama işçi işine devam etti her zamanki gibi.
Aksi yöne yürümeye başladı sessizcesine sonra geri döndü bir sıra ve işaret ederek duvarda bir bölgeyi, bir kapak açtı içeriye:
Orman içinde bir yola girmişti dönerek ilerleyen uğursuz bir patika; sisten misafirleri kendine başgöz edip asıl konukları olan
İnsanları ilerlettiğini söylüyordu, ne derece doğruydu bu? Çünkü bir misafir olamaz asla ona sis, değil mi ki böyle yer habis
Ve onun dumanı da mütemadiyen tütüyor, denilmesin ama popüler, orman. Çünkü yalnız kalmaktansa, iyi görüneyim demektir anlamsız çengiler.
Sulara götürdü bu enkaz patika beni. Gözü gözbebeksiz; ama yüzü gözü becerikli ifşa edilmiş makyajlı hayaleti, tüten’in;
Pelerinini uçuruyor ‘keşke(si) şöyle, böyle.. yapsaydım’ diye denilenlerin… Bembeyaz gözleri, simsiyah onların çevresi, bu mu Gölün Hanımı?
Alçaldı bir an ve tuttu beni hızla katları birbiriyle doyurmaya başladı: Ta en yukarılara çıkardı, enseden tutuyordu, bir kedi gibi;
Hangi dağın tepesine çıkardı, dumanlar burada en yoğun. Heeeyy, bir eve tıktı Xaran’ı, hapsetti! ! Çook buğuk, buut,
Boğut, boyut.. kaç, sayı kaç, kaçıncı, kaçıncı boyut, bulutsu kaçıncı? Hey kaçıncı solyut? Ey buzun göbeğini delip geçmene
patenlerin serkeşliğinde çizildi bir lahmeacun kasesi defalarca ezberden! Merdiven çıkıyor yukarı odalara merdiven.
Kaliforniya Oteli burası mı yoksa hayaletin yaşadığı yer mi burası;
Aynı şey mi yoksa her ikisi de, aynı şey mi yoksa her ikisi de.
Aynı şeyler mi yoksa her ikisi de bir birinden bağımsız.
Aynı şeyler mi yoksa her ikisi de birbirine dayanarak..
Kakış, itiş. İlerliyorlar bak! ! ! , , ….
“ Görev zili duyuldu and i was thinking to maself..” oh quite elf!
“This could be Heaven or this could be Hell!
Sonra bir mum yaktı ve bana yolu gösterdi …”
“Aklı Tiffany-dalgın Mercedes kavisleri;
But some dance to remember, some dance to forget! ! ”
… Yine mahşer gözüktü ama bu sefer duruyor dikine! Dikey durmakta ve içinden pelerinli cellat bize bakıyor
Kendi boynundaki tasmayı monte etmek için, hatta ussal bedenime. Beyaz bir tabut bu, onun pelerini siyah. Oradan çıkıp yüzünü
Alakasızca bizden çevirerek ruhsuz biçimde yürümeye başladı. Bende gidip fırsat bu fırsat içine girdim, eski o tahta kutunun.
Bu geçit noktalarına adam alıştı artık; ulaşılan, nedir o? içinden geçildiğinde varılan bir yarık ve mutlu edilmeye çalışılan sanık.
Günahlarından mı arınacak bu ilerleme gidişatı yardımıyla? Varsa tabi günahları da! Yine sisler arasında bir mevziye geldi;
Ama burası çok geniş bir alanın ortasına kurulmuş bir büyük dağ! Dumanların tam da ortasında ve bir antik yapı ilişiyor bakan kişi için –
Üzerinde dağın- sınırlarını belirleyen çevresindeyse çam ağaçları var dağın; bodur bitkiler. Ey makiler, sarın, sarılın asmalar!
Kısa dalga boyundaki işlerliği gibi spektrum yelpazesindeki gamma dalga boyunun, yoz tutmayışı gibi teflonun …..
Ipıssız bir yerdi burası, canlanıverdi sonrasında birdenbire kapaklar açılınca, uzay gemilerinin yanaştığı bir liman hüviyetine –
Gömme portatif yatak açılır duvardan odayı doldurur aniden nasıl ki. Her bir karosu belirlenmiş, baştan planlanmış bir sipere
Dönüşmeye başlıyor; diyelim bir tane düşman aracın inmesine İzin vermişti ki bu iniş pistinde ilerlerken o belli bir kareye
Geldiğinde ateş alıverdi ve kaçışsız un ufaktır o şekliyle. Kutu kutu evlerden oluşmuş tek bir yapısına bu kara parçasının
İnmeye çalışıyor, onu görmüyor gibiler, o ise görüyor. Asılarak uçuştuğu aracındaki bir düğmeye basarak
hızlandı daha da.. ve yüzeydeki arka taraflarda kalan bir meçhul mağaranın üst girişinden aşağılara kısımlara daldı!
Yakın kısımları, nerden geldiği belli olmayan bir ışıkla parıldayarak kahverengileşen bu bir boğaz gibi mağaranın,
Aynen böyle görülemiyor az biraz uzak kısımları, kapkaranlık. Bıkmadan yürüdü, kendi boyunun onlarca mistfog mistli bu yerde,
Neresi olabilirdi bu dere büyük bir oluşum, yeryüzü müydü tarih öncesi, ya da daha sonrası uzak gelecek zamanın.
Duraksamadan yürüdü bir gelişim görene kadar. Heryeri incelikle kontrol etti, dikkatlice, es geçmedi, tüm duvarları,
Tavanı ve tabanı ve hatta yarasaları, evet onlar da vardı. Kenarda bir yerde büyükçe bir çatlak buldu, ne olduğunu
Anlamaya çalıştı, biraz iteledi, çekti, çekiştirdi …..Büyüdü çatlak, genişledi, açıverdi cüssesini, kapı boyutu
Kadar olmuştu, küçük bir kapı; sığıştı öte tarafa. Bir koridordu burası, ama mağaradan farklı olarak
Uygarlık kokan bir tarza sahip, el işinden çıkma. Bir insan gölgesi titreşiyordu duvarda oynaşan içinde
suyun, ileri geri gidip gelen ama dökülmeyen akvaryumda. İlerisinde sola dönen, akvaryumu sağ duvarda olan;
bir el belirdi koridorda, suyun içindeki deminki gölgenin de içinden. Midye kabuğu veya sümüklüböceğimsi bir şey uzatmıştı.
Böylece geçen günler, geceler boyunca bir tek koridor hep vardı dere tepe düz gidilen, yeterli yiyecek var mıydı?
Bu gidişatın sonu geldiğinde, çıkıverdik cennet bir tabiata! Yine yemyeşil ve ufuksuz, fakat ağacı az ya da uykusuz.
Uykularını aldıklarında ortaya çıkacaklar demek ki:Öfkesiz bir ufuksuzluğa uzanan Kaf Dağı öncesizliği! ! “Silence Must Be Heard! ! ”
Tuhaf bitkilerden birine yaklaşarak büyütecini yaklaştırdı ve incelemeye koyuldu malumat toplamak istiyordu.
Nasıl ki fazla yaklaştığında bulanıklaşır bir görüntü,Kah da onla senin aranda mesafe arttırdığın kişi kaçar ve;
Böyle bulanıklaştırdı o yemyeşil kendisini, tepe kısmı ki kırmızı,ibiğe benziyor o çiçeğin tepesi, yeşil tutmuş bir gül sanki bu.
Seslerden bir ses çağırıyor yankı hasat mevsiminde iklimlerin döngüsünün girilecek o sessizin yatak odası efsanesinde.
Şu kırmızı yatakta yatan adam, kırmızıları giymiş, dört adet oda penceresi, onların örtüleri de kırmızı, heykelcikler durmakta
önlerinde iki tanesinin ve yerde beyaz döşenmiş kare kalebodur, bir satranç partisinde mi bu uyuyor gözüken adam, sorulur?
Siyahtan kahverengiye atmış bir durağan kapı dikilmiş onun önüne, seyrediyor Odyssey Adamı onu; seçemiyorum arkadan, uyuyor mu?
İşte bu kapıdan geçilerek ulaşılıyor daha önceden gördüğümüz Ay’ın arka tarafındaki onun güzelim bahçesine karanlığı aydınlatan!
Ve buraya çıktığında ulaşıyor ummadığı o tepe üzerine, saçı sakalı önceden karışmış adamın kayalarda duran, durduğu koordinat gibi!
Sisi yok bu sefer ancak saçma boşluğun, sise benzer orman tabakası ağaçların üst bölgeleri yayılıyor her yöne ve onlar her yerde!
Gölgelenmiş bir en yüksek’te durmakta olan adamın başında saç yok sanırsın budistin, arkasından sallanır çıkan rüzgarda pelerin!
Ve en uzak yere kadar apaydınlık Güneş safir kutsalında doğurmaya nazır günü, en kaba Mirac tasvirlerine günah çıkarttırırcasına!
Aniden Büyük Patlama nabız atışları cereyan etmeye başlıyor gökyüzünün en üstünde, med cezirvari kasılarak kargacık burgacık yüzük şekliyle!
Döne döne topaklaşan bu yığın en şiddetli şekliyle kızarıyor ve iki kat haline geliyor, halkalar birbirlerinin olarak birbirlerinin altına ve üzerinde!
Ve en ortadan bir jet akımı fırlıyor bu tekil bölgeden aşağı ve yukarı sıçrayan, hiçbir şey durduramaz gibi, ama adam izliyor aşağıdan bunu!
Yeni bir kasılma döngüsü başlıyor denize attığın taşın hareket verişi gibi dalgalara, potansiyeli aktive etmesi gibi ki sanki iki tane bunlar;
Çaprazlamasına dönüyorlar! Sonra havada uçan tülün şekilsiz, belirlenemez termodinamik yapısı gibi musluktan akan suyun
Uçuşmaya başlıyor karanlıklar içinde bir şeyler, gerçek olmayanı rüyalarda gerçek ederek avutan Nexus’a benzemiyor mu bu haliyle?
Dönerek, bükülerek sanırım bir kelebek ve denizanası karışımı bir biçime bürünerek günahlardan arınmış bir odaya davetkar.
Kafası dazlak adamın hayaleti ya da ışıktan bedeni yükselerek adım adım havaya bembeyaz duruyor orada, kuvvetli haleler
yaratıyor çevresinde; mavi yaprak desenli bir yerlerde, yine karanlığın çevrelediği. Peteği hülyası gözüküyor çalışkan arıların;
onun arkasında koca bir galaksi dönüyor, dönüyor ve bir küre patlıyor! Böylece altıgen gözenekli’leşiyor her bir bireyi peteğin.
HellRaiser’da açılan kutu gibi… ama masum bir çocuk dünyaya geliyor, gülümsüyor ve ellerini uzatarak “Büyüyeceğim ben.. ” diyor.
Ne demeli bilmem, ben de bir kadını öptüm böyle, kızıl göğü susturan bir okyanusun kıyısında, şezlongda dinlenirdik orada!
Ben beyaz gömlekli, kravatlı; o gelinlikli beyaz entarili, elleri tuttu mu ellerimi! ! Kızıl göğü de yaracak monolitler
fışkırdı toprak altından karanlıkların tısladığı, yarışarak yakınına eriştiği gezegenin ve onun ay’ının! .....
Odyssey Adamı’nın odasında bir şey unutuldu,
Ruhunun bir parçası kaldı!
Döndü; uyandırıp da sorgulayarak onu, garip bir diyalogdu:
10,5
- ……
Çok doğru ve belki de en büyük şansımızdır bu.
Öyleyse söyle bana, bilincin silik sesinden ne
duyurdun duymazım-sağır’a, sırrın ne, ona ne söyledin;
sızlamadı mı o sana bağıra çağıra?
- Pek de öyle sayılmaz. Düşen kurt düşmüştür zaten,
ben de böylelerinden biriyken. Ya sen?
hep mi çalıştın, her bir şeyi mi düzelttin ki sen
övünç sağlayabilirsin ödediğim benim vergimden?
- Ederken bile bu lafı, batıyorsun. Yani ilk tezim
konu edilirse, yükseliyorsun: Ne kadar da
aynıymış her şey. Değil mi; hey, hey! Bu kadar sana
yakarmışım değil mi; eş anlamlı, af dilememişim.
Özürlerdir bozulan yeminlerin yalan sırtları;
Edildikleri anda tetiklenen geri, zaten sarfedilmemiş olan.
Ama gelirsek eğer debelene koşa bir utanç verici’ye;
O n’apar? Sadece sorar, durur ve sorar, oturan.
Bilmez hareket ettiklerinde çok kolay varılır
Cennet kırları, ateşi cehennemin ve zıbını bir bebeğin.
Yani ikisinin arası, çünkü bebek ağlar, yine o güler;
yüzlerimize bizim ama alaysız gülümser, delip geçer!
- Haklısın belki, her bir şey ikisinin arasıdır.
Sırat köprüsünde ilerlerken, yaşadıkların tüm’ün yarısıdır.
Ve sonra birleştirirsin ölümüne o yolculuğu,
hayat kaynatan bir umudun köşeye sinmiş hali ile.
Bu böyle mi olur? soruyorum sana, ilerlerken köprüde hala!
- ………..
- Cevap veremedin bu soruma, açık bırakmıştım yoruma?
Ben de derim ki, her koşulda ilerlemek bir yorumdur.
Böyle gittikçe belki kabaran sular biraz durulur.
Ve bu “belki”nin içindedir, daha da ilerlersen
belki daha da fazla sakinleşir, ortam huzur bulur
sayende senin, bu mudur çocukluktan geçiş edinimin?
- Yanılıyorsun, yanılıyorsun! Aslında çocuklar ilerlemez
mi demeye çalışıyorsun. Her şey midir kurgu kurmak?
Hep güzel gelecek için midir; sezilmez, mantık?
- Bak, sen de “Yanılıyorsun” demeye başladın?
Demek iki ara bir dere kuşu’sun sende, arasında-beyi!
Ama kelimelere takmazsak, görebilirsin yine de iğretiliği.
O tutunduğun ipi, o “belki” kifayetsizliği-serzenişi’ni?
- Ne yani. Dediğim şeye mi geldiğini söylüyorsun?
Sende, dediğim gibi çok fazla şeyi yapabiliriz mi
demek istiyorsun, o halde fark ne? maça kızı, vale …
- Sus, yeter, gök gürlüyor. Bak hala kuşlar süzülüyor.
Kanatlı, kanatsız, uçan.. uçan! Yine de tutunan …
Bizim gibiler mi? İyi ve kötü, olumluyken uzlaşan.
Yoksa uzlaştığı için zaten yol mu katediyor;
durduğundaki asilliğin büyüsünde ah, bebekliğinde!
Hooo, hoooo
………
BİR TURİST GİBİ,
YOLUNU BİLEN BİRİ GİBİ ……..
Oh to the reality of life is mood, fight nuthing the whole Alfred Prufrock!
Deh!
11.A
Upon the horizon of determinism, related with the nature of uncertainty;
universal gate’s getting opened:
It’s like some flowers are becoming real that i have ne’er seen before.
On this gianti-size’d chess table,
white dwarfs and red giants are playing cheerfully as holy!
Here, æther is the unique known cause anology best tells peace.
And anthropic principle describes human and sharpens the Lord here.
I’m watching a naked singularity but ho! it’s walking while holding
all the myths from an uncertain past! Here, entropy’s, sure.. english not German:
Acceleration’s increasing with a simple-to-go behaviour;
there climbing
on Kheops i think! !
Could it be possible for static, similar with the stationary state
like one of the runs of energetic ‘Marathon Man’ Dustin Hoofman? ?
A stationary sphere’s spinning and spinning ……
quite unique..
and always the same.
Static will not change too,
but any activation about an addition?
there is no …
Dancing faces are turning me, our diet of the head and the heart’s;
are and have been its fee for thee to escape from bad dreams,
cheese! ... But squeeze the disaster by looking to the silent county within an ultimate thundee,
you see? naughty.. and this nite, your fancy the-ress
(you like chess?)
certainly reminds me, Romeo and Juliette;
you see the Ness? ?
Intertubes time-collapse
Can you characterise by implementing abstract about a different exercise?
so i asked who lost for a dosen of ghost inspite of the freedom that love gives?
Because, love's got all the proof and when you understand,
look! the same person being caused for a begin, for a walk to the roof,
when happy especially or while somewhat sad but not hopeless.
Sometimes a ‘road to hell’ seems, and sometimes not.
Furthermore, duality of the stages of life,
too, similar.
*
Is this much more out of everything? Really, is it nuthin’ less than itself!
Neonderthal’s fall, as hard as the snowy air which makes awaken in a happy, happy dream!
Metal fruits of a damned tree for somekind vegetables like brocoli!
Here,
dissolution?
there is none.
No time for it.
We are not allowed.
It is prohibited.
We are not permitted.
But you and i stil are gettin’ termit’d
(pushing through the walls even in this joining tunnel of the ancient times!
) And sure,
this nucleus,
reflecting elsewhere -
this activated- is not
going to
stop
too, in the future.
Duruyor orada,
salkım ve saçak,
Thames üzerinde..
Waterloo’da …
Kocatepe’den veriyor son emrini,
ilk olan en üstün en üst katta,
Sistemin en yüksek dağının zirvesinde ……
Galakside …
Aşağıdayken köprüde ….
Dirseklerini dayamış,
düşünüyor karara! !
Yaklaşmaya çalışıyor..
kıyısından –
Kör yengeç! …..
Ölünün orucu gibi bir seccade serildi gökten yere;
Alındığı için, ve böyle güneş saçıyor büyüsü karın.
Sarındık buna ve kendimizden geçtik, seçtik uzlamı.
Adı da sevgiydi, kendisi de; olduğu gibi gelmişti.
İğreti fenerleri doğrulttuk kara geceye, yanılsamadık.
*
İyi huycul eğilip bükülüyor; çarpılıyor gökada, çarpılıyor!
Ortaya cennet gibi mekanlar peydahlanmaya filiz vermeye başlıyor! !
Örtüşüyor bu tersinmeyle, kasılmalar …
.
11.B
i
Adı sanı meçhul topraklarda
sihrini konuşturuyor mucizelerin
geçerli olduğu bir düzlemde,
Güzel, sakin dereler ve çayırları ufuksuz genleşmeler
ile kendini arttırışlar ipeksi dokulu
Dalları gökyüzüne ulaşan ağaçlar
Güneş’in altında kızarttığı,
burada dinleniyor beş çayını içerken.
Kendi en büyük günahını işliyor açılışlara geç kalmayarak,
hepsine de yetişti, tamamlayamadı
Dürüst,
kusursuz döngüsünü
tamamlıyor gidişini ilerleterek.
Ve buna devam edecek.
*
Soluğunu uzatmak boylu boyu
bambilerin raksettiği bu alanda, huzurlu böyle
ve sonsuza dinlenmek!
Aah! !
Bu sefer duymuyorsun ama,
ne içki şişeleri ne de onların devirdiği sanrısı,
köz bölgedeki erincin seni kemirerek (!) …
Ağlayış yok, bekleyiş de..
kuğuların barındığı o en eşsiz gölde!
Mütemadiyen pür saflık,
onu çevreleyen derin ormanın bile kaderinde!
ii
O büyük karanlığın içinde bütün ışıkları çağırdı çevreden,
( yakalayıp onları, barışmak gibi her bir şeyle…)
Ay ve Yıldız’ı gösteriyor Atatürk’ün işaret parmağı oradan!
Daha yukarıyı demleyendir hep yüksek insanlık idealleri;
teki kalır, onlardan her biri, farklı farklı!
Ve en son, hızla yaklaşırlar.. tüm yıldızlar, hepsi birden, aynı anda,
birbirlerine doğru! !
-hepsi üşüştüler ……..
- Bir koruya yine tümü yönelirler son sürat ve yücelttikleri o kor ateşi tam oraya düşürürler! !
Işıklı yoldan yürümüş, kaybolmuşlardır, havada çıktıktan sonra o kozada, o yerde;
karanlıkların daha ulu aydınlatılacağı, dumanların aşağıdan ışıl ışıl tüttüğü,
üzerimize tutunup asılan ipeksi tüllerin yerküreden bizi yıldızlara sarkıttığı
o tümlenmiş ışıkta! !
-
yüzey sıfırsa oylum (hacim) de sıfır olur ki bu hacim kütle demek değildir. çünkü boyut küçücük
de kalsa enerjisi sonsuz yoğunlukta olabilmektedir.
Kayıt Tarihi : 4.3.2005 14:30:00





- Çocuk
- Okul
- Ölüm
- Güneş
- Sevinç
- Anne
- Ankara
- Araba
- İslam
- İhanet
- Hüzün
- Allah
- Aile
- Yağmur
- Tanrı
- Güzellik
- Dost
- Evlilik
- Eğitim
- Ayrılık
- Barış
- Atatürk
- Mutluluk
- Müzik
- Tarih
- Köpek
- Kin
- Kedi
- Türkiye
- Umut
- Dolunay
- Doğa
- Deniz
- Doğum Günü
- Özgürlük
- Politika
- Savaş
- Para
- Peygamber
- Günaydın
- Şehir
- Bayram
- Çanakkale
- Çevre
- İstanbul
- Kadın
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!