Hep kendi doğrularımızın arkasına sığınıyoruz. Mutlak bir duygu yoğunluğuna girmeden arayıp, sormuyoruz. Ne zaman duygularımız ağır bassa duymak istediğimiz sesi kulaklarımızda bitiriyoruz. İlgisizliğimizi, mazeretlerimizle süsleyip suçu topluma, çevreye, el aleme yıkıyoruz.
Hayatından çıkıp çıkıp geri geldiğimiz insanların da duyguları olduğunu ya düşünemiyoruz ya da umursamıyoruz. Bu da bizim empati kurmadığımızı gösteriyor.
Kendimizi karşımızdaki kişinin yerine koyup varlığımızın verdiği mutluluğu, onun ağzından çıkan sözlerle, sesindeki neşeyle anlayabiliriz. Ama yokluğumuzdaki acıları, kederleri, hüznü konuşmadan nasıl anlayabiliriz? Bizi mutlu, enerjik, ruhsuz, duygusuz gösteren o sahte fotoğraflara mı aldanıyorlar? Gözyaşlarımızı içe akıttığımızı göremedikleri için mi sessizler? Yoksa suçu yine topluma mı atıyorlar?
Toplum, tarih boyunca hiç bu kadar aşağılanmamış, bu derece haksız bir suçlamayla suçlanmamıştı. Kendi doğrularımızı gizleyip toplumu günah keçisi ilan ediyoruz. Toplum aşağı, toplum yukarı. Bahanelerimizi sıralayıp haklı çıkmaya çalışıyoruz.
sırt çantalı bir duman gibibir melekle çarpışan kelebeğin kanadından dökülen toz
bir çağlayanda sürüklenen bir dal parçası gibi
istemediğimiz yerlere giderse aşkımız sevgilim yalnızca kanatlarına güven
kendi yarattığımız boşluğun ucunda sıkı sıkı tuttuğumuz bir kapı koludur yaşam
ve aşk, en derin kuyumuza düşen keman yürüdüğümüz yollar daralırken




Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta