Sımsıcak selamların umut yüklü sesiydiler...
Kimi; kör sokak lambalarının aydınlatmaya çalıştığı gecelerin, kimileri gündüz saatlerinde arşınladıkları caddelerin, sokakların birer “iyi niyet militanlarıydılar.”
Hoyratça kirletilen dünyanın, sevgisizliğin, acımasızlığın buzlaştırdığı yaşamın içinde tomurcuk tomurcuk patlayan “Kardelen çiçeğiydiler.”
Onlar; sokakların, ecelsiz ölen dört ayaklı “sevgi askerleriydiler.”
Ağızlarının şekli, onları inadına gülen bir yüzle resmediyordu sanki.
İnadına gülüyorlardı...
Ne de güzel gülüyorlardı...
Ve gözleri, bir türlü atamadıkları bir garip hüznün beraberinde ışıl ışıl parlıyordu.
İnadına gülüyorlardı...
Onlar sokak köpeğiydiler...
Onlar, “Tüylü sevgi misyonerleriydiler.”
Ve... Ve yaşam güzel olacak derken öldüler.
Oysa, onlar ne ağlamalar, ne acılar gördüler...
Biliyorlardı ki onları yok eden, ne zehirli köfteler, ne de yağlı mermilerdi.
Ve biliyorlardı ki, vurulup düşen tüylü bedenler aslında “sevgi”nin ölü bedenleriydi.
/ Yaşamın görüntüden ibaret olduğu zamanlar vardır... Sözlerin anlamını yitirdiği, yalnızca sesten ibaret olduğu yerler vardır.” /
Onlar, her şeyin anlamını yitirdiği yerlerin, zamanların sürgit sevgisizlik içinde yaşanmasına direngen gülüşler ile karşı geldiler...
Çocuğun çöreği özlemesi gibi, güneşli güzel günleri özlediler.
Onlar sokak köpeğiydiler...
Onlar; gökyüzünün “Kuyruklu yıldızı” gibi, yeryüzünün “Kuyruklu sevgisiydiler.”
Yaşamın içinden, yitirilen bütün güzel şeyler gibi geçip gittiler...
O da bir sokak köpeğiydi...
Yalnızdı...
Ne sıcak bir yuvası, ne de boynunu okşayan bir el hiç olmamıştı.
İ n s a n l a r d a n _ k o r k u y o r d u...
Oysa insanlara yakın olmayı çok istiyordu ve onların dilini çok iyi biliyordu.
Ama bir türlü onları anlayamıyordu ve onların da kendisini anlamadığını biliyordu.
Hep gülen yüzü ile sevecen, ölümüne sadık / karşılıksız verilmeye hazır bir sevgi yumağını hep yanında taşıyordu.
Boynunu okşayacak bir ele sunmak için / bedelsiz...
Ama;
İ n s a n l a r d a n _ k o r k u y o r d u...
O bir sokak köpeğiydi...
Yalnızdı...
Hiçbir şeyi aramıyor, hiçbir şeyin özlemini duymuyor ve kıskanmıyordu.
Yalnızca, sahiplerinin kucaklarında gezen, ya da süslü giysiler içinde onların yanında mağrur adımlar ile yürüyen hemcinslerine gösterilen sevgiyi kıskanıyordu.
Birkaç kez onlara yaklaşmayı denemişti.
Onlarla oynamak, onları koklamak ve boynunun okşanmasını istemişti.
Ama her defasında kovulmuş, tekmelenmişti.
Gururunu en fazla yaralayan da bu olmuştu.
İ n s a n l a r d a n _ k o r k u y o r d u...
O bir sokak köpeğiydi...
Yalnızdı...
Caddelerin, sokakların insan kalabalıkları ile dolduğu gündüz saatlerinde bir yerlere sığınıyor, hava karardığında ise çöplükleri geziyordu.
Öğle molasındaki işçilerin, iki göz sefertasına sığdırdıkları ziyafet(!) misali doyurmaya çalışıyordu karnını çöp yığınları arasındaki artıklardan.
Firari serçelerin cıvıl cıvıl kanat çırptığı gündüz saatlerini bir mahkûmun gökyüzünü özlediği gibi özlüyordu.
Ama;
İ n s a n l a r d a n _ k o r k u y o r d u...
Yıldızların, gökyüzünü gelin misali süslediği bir geceydi.
İki apartmanın arasında terkedilmiş, yüzeyi çalılık ve ayrık otlarıyla kaplı bir arsanın kuytusundaydı.
Arsayı çevreleyen tel örgülerin önündeki bodur ağaçların birbirinin içine geçerek bir oda haline getirdiği kubbemsi bir yeri sığınak edinmişti.
Gecenin bastırmasıyla, gündüz saatlerince yattığı barınağından çıktı.
Çenesi yerinden fırlayacakmışçasına, tiz bir sesle esnedi önce.
Sonra, patilerini öne doğru uzatıp zayıf vücudunu yere doğru bir yay gibi esneterek gerindi.
Hava çok güzeldi...
Gökyüzündeki yıldızlar şehrin üzerine konfeti gibi yağıyordu.
Başını yukarı doğru çevirdi.
Işıl ışıl yanan yıldızların arasında o zamana kadar hiç görmediği bir şey görmüştü.
Anlamaya çalışırcasına meraklı gözlerle uzun uzun baktı.
/ Bir kuyruklu yıldızdı gördüğü./
İçi çok farklı bir heyecanla ürperdi.
Anlaşılan bu gece çok güzel olacaktı.
Ama önce çelimsiz vücudunda cirit atan pirelerden kurtulmalıydı.
Yere oturdu ve arka ayakları ile kulakları ve boynundaki pireleri kovalamaya çalıştı.
Kaçışan pireler vücudunun dört bir yanına dağıldılar.
Oturduğu yerden doğrularak sırtındaki ve kuyruğundaki pireleri ağzı ile atmaya çalıştı.
Kısa kısa çığlıklar attı; yorulmuştu.
Ayağa kalktı. / Başını ve gövdesini hızla iki yana doğru salladı.
Artık pireler uzun bir süre kendisini rahatsız edemeyeceklerdi.
Hava çok güzeldi...
Karnının açlığı onu guruldamalar ile uyardı.
Yiyecek bir şeyler bulmalıydı.
Bu güzel geceye yakışır bir şeyler bulup yemeliydi;
Yutkundu...
Gülkurusu rengi dili ile yalandı.
Yıldızlar ve ayın şavkı siyah burnunu bir opal gibi parlattı.
Artık gitmeliydi...
Kısa adımlarla, seker gibi arsayı çevreleyen tel örgülerin önüne geldi.
Yoldan bir metre kadar yüksekliği olan platformdan çevik bir hareketle aşağıya indi.
Durdu.
Önce endişeli gözlerle çevresine bakındı; yürüdü...
Kısa adımlarla seker gibiydi.
Her adımda, sırtının hizasından yukarıya doğru dikine kıvrılan kuyruğu bir sağa-bir sola yelpazeleniyor, kalçası daha kıvrak bir görünüm alıyordu.
Hava çok güzeldi...
Sokak lambalarının solgun ışıklarıyla aydınlatmaya çalıştığı caddeleri ve sokakları sanki dans eder gibi dolaşıyordu.
Gecenin içinde bir yılan gibi kıvrılan sokaklar onundu artık.
Bu saatlerde onun olurdu caddeler, yol boyunca sıralanan ağaçlar, mavi gökyüzü, koca bir şehir onun olurdu...
Birden, çok uzaklardan gelen tuhaf sesler çarptı kulağına; dikkat kesildi...
İçinden bir ses onu duyduğu bu seslerin geldiği tarafa gitmesi için yönlendirdi.
Bir çırpıda ve giderek büyüyen bir sabırsızlıkla caddeleri, sokakları geçti.
Sesler daha da yakından gelmeye başlamıştı.
Yürümesi hızlanmıştı.
Seslerin biçim bulduğu mesafedeydi artık.
Burnuna da çok güzel kokular geliyordu.
Vücudunda cirit atan pireler gibi, kafasının içinde merakının arayışları dolaşıp duruyordu.
Uyuyan evlerin arasından, taş duvarların önünden hızla geçip köşeyi döndü.
Birden bulvarın ışıkları çarptı yüzüne; caddenin pırıltılı ışıkları, göbekteki fıskiyeli havuz şaşkınlığını bir kat daha artırmıştı.
Bir an öylece kalakaldı.
Kuyruğunu bacakları arasına alıp, kepenkleri kapalı dükkânların sıralandığı bir kaldırımın dibine usul usul yürüdü.
Fark edilmekten korkuyordu...
Binlerce insan kahkahalar atarak, bağıra çağıra ellerindeki bayrakları sallayarak yürüyorlardı.
Kimileri halay çekiyor, kimileri slogan atıyorlardı.
“En büyük Türkiye, başka büyük yok! ..”
“Türkiye sizinle gurur duyuyor! ..”
İnsanların tümünün yüzündeki bu mutluluk resmini daha önce gördüğü hiçbir insan kalabalığında görmemişti.
Birden, gözüne kalabalığın içinde, seyyar arabalar ile lahmacun ve köfte satan satıcılar takıldı.
Açlığını hatırladı.
Etrafa çok güzel kokular yayılıyordu.
Karnı çok açtı.
O tarafa doğru hamle yapmak istedi.
Vazgeçti...
İ n s a n l a r d a n _ k o r k u y o r d u...
Gülkurusu rengi dili ile yalandı.
Bulvarın ışıkları siyah burnunu bir opal gibi parlattı.
Bulunduğu duvarın dibine doğru iyice sığındı...
İnsan kalabalığı ve seyyar satıcıların arabalarından gelen yemek kokuları onu oraya çivilemişti sanki.
Ümit dolu, hüzünle pırıldayan meraklı bakışlarla olanı biteni anlamaya çalışıyordu.
Kuyruğunu sebebini bilmediği bir sevinçle iki yana sallıyordu.
Köftecinin arabasından gelen bir şarkı kalabalığın içinde kayboluyordu.
{Güzel günler göreceğiz çocuklar,
Motorları maviliklere süreceğiz...}
İnsanlar bir an önce gitse diye düşündü.
Kalabalıkların ardından kalan, yerlere dökülen, tadı beğenilmeyerek atılan sandviç ve benzeri şeyleri yiyebilme ümidindeydi.
Kalabalık, halaylar ve sloganlar ile hızla önünden akıp gidiyordu.
“Avrupa, Avrupa duy sesimizi / İşte bu Türklerin ayak sesleri! ..”
Birden boynunda bir acı duydu...
Vücudu sallandı ve yere düştü...
Şaşkındı...
Kalkmak istedi; yapamadı.
Havlamaya çalıştı; ama sesi çıkmadı.
Kalabalığın içinden, sağa-sola ateş eden şehir magandalarından birinin silahından çıkan kurşun tam boynuna saplanmıştı...
Okşanmayı bekleyen boynundan oluk oluk kan gidiyordu şimdi...
Havlar gibi ağzını açtı-kapadı...
Havlayamadı...
Kurşun ses tellerini parçalamıştı...
Soğuk, taş zeminde bir kan gölünün ortasında yatıyordu çaresizce...
Bu kalabalıktan biri onu fark etmeliydi, yardım etmeliydi.
Birilerini yardıma çağırır gibi patilerini öne doğru uzattı.
Adeta, patileriyle yaşama tutunmaya çalışıyordu...
Gözleri sıklıkla kırpışmaya ve vücudu sarsılmaya başladı...
Belden aşağısını artık hissetmiyordu...
Ölüyordu...
Başı geriye doğru kasıldı.
Mavi gökyüzünü ve onu bir gelin misali süsleyen yıldızları gördü.
Gökyüzündeki kendisini heyecanlandıran kuyruklu yıldızı ise görememişti.
Kalabalık artık tükenmiş, sesleri değişik yerlerden bir uğultu halinde geliyordu.
Bir süre sonra hiç ses ve insan kalmamıştı.
Seyyar satıcılar, keyifli bir satışın ardından önünden geçip gittiler.
Arabadan yayılan kokuları artık duymuyordu.
Issızlaşan bulvarı dolduran tek ses, köfte arabasının radyosundan gelen bir şarkıydı...
{Güzel günler göreceğiz çocuklar,
Motorları maviliklere süreceğiz...}
Her şey iki nakaratın arasına sığmıştı...
Hava çok güzeldi...
Ama;
“Kuyruklu Yıldız” sönmüştü...
Gürkal Gençay
12.Şubat.1998.Perşembe
Deniz Köşkleri / İstanbul
* Yaşama Sevinci Dergisi - 16.Haziran- 15.Temmuz- 1998 / Yıl: 9 - Sayı: 99
(''Yarınları Tüketmek Dünden'' isimli kitaptan / Örtülü Yayınları-1999)
*********************************************************************************
http://www.ozgurkocaeli.com.tr/article.php? id=10266&archive_list=1&t=Yar%C4%B1nlar%C4%B1_t%C3%BCketmek...
http://taflandergisi.blogspot.com/2008_06_01_archive.html
(Sayfa: 81 / 88)
Gürkal GençayKayıt Tarihi : 29.12.2006 13:11:00
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
* Yaşanmış bir olaydan... 02. Nisan. 1997 tarihinde, Türkiye – Hollanda Futbol Milli Takımlarının oynadığı ve Türkiye’nin 1-0 galip geldiği müsabakanın ardından Bursa’da yaşanmıştır... ____________________________________________________________________________________________________________________ Bu sorun (insanın, kendi dışında kalan diğer hayvanlara yaklaşımı itibariyle, küresel bir değerlendirmeye muhtaç olsa da) içinde bulunduğumuz/ yaşadığımız toplumun özelinde konuyu ele almak bu örnek için yeterli olacaktır sanırım… Bu coğrafya insanının beslendiği kültürel dinamikleri önemli ölçüde biçimlendiren ve yaşama dair olan (canlı-cansız tüm unsurlarla) ilişkilerinin referansı olan ve bunu mutlaklaştıran islâm ve islâm’ın tanrısının ve peygamberinin hayvanlara yaklaşımları çelişkilidir… Bu fazla standartlı perspektif, gerek ayetlerde, gerek peygamberin (hadis niteliğinde olan) davranışları ve sözlerinde de görülebilir… Bu nedenledir ki, İslâm mensuplarının hayvanlara yönelik davranışlarında bir uygulama, bir uyum sorunu vardır… İslâmi anlayış, hayvanlara karşı getirdiği hükümlerde son derece pragmatiktir… “Bir serçeyi bile öldürmeyeceksin” derken söylemin önüne “sebepsiz yere” ibaresini koyarak hükme muğlâk bir anlam yüklemiş, ve öldürmek ile öldürmemek arasındaki sınırı son derece geçirgen kılmıştır… Bu sebeple; bazı Müslümanlar (günahtan kaçınmak için) “serçenin öldürülmemesini” esas alırlarken, bazı Müslümanlar da “sebepsiz yere” söylemini referans alarak ve de (kendilerince) sebep bularak/üreterek hayvanları öldürmüş ve buna da İslâm’ın kutsal kitabını refere etmişlerdir… İslâm’ın, dağa-taşa, kadına-kıza hak tanıdığı ve bu minvâlde hayvanlara da tanıdığı hakların olduğu söylenir… / Ki, bu doğru bir çıkarım değildir… İslâm, erkek bakışlıdır ve ataerkil bir sistematiği ikâme etmek üzre tebliğ edilmiştir… Bundandır ki, İslâm’ın (erkeğin haricinde) koruduğu ve hak tanıdığı dinamikler, esasında erkeğin onları daha uzun süreli ve sorunsuz kullanabilmeleri için bir “kullanma kılavuzu” niteliğindedir… Kur’an’da yer alan “En’am Suresi” hayvanlara yönelik hükümlerin de yer aldığı bir sûredir, ki “enam”ın Türkçe karşılığı “hayvanlar” demektir… “Enma” (tekil) ‘hayvan’ anlamına gelirken, tanrı bu kavramın içinde devenin olmasını şart koşar, çünkü “hayvan” denildiğinde (o dönemin en muteberi olması hasebiyle) bu kavram deveden bağımsız anlamlandırılmıyordu… / Bu yüzden (içinde deveye vurgu yaptığı sürece) “en’am” hayvanlar demekti, yapmıyorsa eğer; sadece bir isimden ibaretti… Hayvanları (güya) koruyan tanrı, bu sûre’de, insanoğlunun onlara ne biçimde davranmaları gerektiğini son derece net anlatır: (İlgili âyetler aşağıdadır) 139 - Dediler ki: 'Bu hayvanların karınlarındakiler sadece erkeklerimize ait olup kadınlarımıza haramdır'. Eğer ölü doğarsa o zaman hepsi onda ortaktır. Bu nitelemelerinden dolayı Allah onların cezasını verecektir. Çünkü O hikmet sahibidir, her şeyi bilendir. 140 - Bilgisizlik yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği rızkı, Allah'a iftira ederek haram kılanlar muhakkak ki, ziyana uğradılar. Bunlar, doğru yoldan sapmışlardır; hidayete erecek de değillerdir. 141 - Asmalı ve asmasız (üzüm) bahçeleri, hurmaları, ürünleri çeşit çeşit ekinleri, zeytinleri ve narları, birbirine benzer ve benzemez biçimde yaratan O'dur. Her biri meyve verince meyvesinden yiyin, hasat günü de hakkını (zekat ve sadakasını) verin; ama israf etmeyin, çünkü O, israf edenleri sevmez. 142 - Hayvanlardan da (çeşit çeşit yarattı) . Kimi yük taşır, kiminin yününden döşek yapılır. Allah'ın size verdiği rızıktan yiyin ve şeytanın adımlarına uymayın (peşinden gitmeyin) : çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır. 143 - Sekiz çift: Koyundan iki, keçiden iki. De ki: '(Allah) , iki erkeği mi haram kıldı yoksa iki dişiyi mi, ya da iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı? Eğer doğru iseniz bana ilimle haber verin.' 144 - Ve deveden iki, sığırdan iki. De ki: (Allah) , 'İki erkeği mi haram kıldı, yoksa iki dişiyi mi, ya da iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı? Yoksa, Allah'ın size böyle vasiyet ettiğine şahitler mi oldunuz? (O'nun yanında mıydınız?) . Böyle hiçbir bilgiye dayanmadan, insanları saptırmak için, Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Şüphesiz Allah, o zalimler topluluğunu doğru yola iletmez' 145 - De ki: 'Bana vahyolunanda, (bu haram dediklerinizi) yiyen kimse için haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Ancak leş, veya akıtılmış kan, yahut domuz eti - ki bu gerçekten pistir yahut Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvan olursa, bunlar haramdır. Ama kim çaresiz kalırsa, (başkasının hakkına) tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak üzere (bunlardan yiyebilir) ' Çünkü Rabbin çok bağışlayandır, merhamet edendir. * Tanrının hayvan sevgisi ile bizlerin hayvan sevgisi aynı nitelikte ve aynı içerikte değildir… Bizler korumaya çalıştığımız bir hayvanı hiçbir koşulda yok etmeği düşün(e) mezken, o; yararlandığı sürece koruduğu hayvanı daha sonra yiyebilmeyi ve bedensel niteliklerinden dolayı da ondan bir takım eşyalar üretilebileceğini söyleyebilmektedir… Kurban ve adak ritüellerini içinde barındıran anlayışın peygamberi, hayvanı boğazlarken “onu okşayınız, canını acıtmayınız” gibi mugalâtasal bir söylemle, varoluş ile yokoluş arasındaki o radikal sürecin görülmesini optimist bir perde ile örtmektedir… Namaz kılarken arka eteğinde uyuyakalan kedisi Müezza’yı uyandırmamak için fistanın o bölümünü kesen ve bir başka zamanda (kendisine yardım etmişti sanırım, tam hatırlayamıyorum öyküyü) bir kedinin sırtını okşayarak: -“Allah senin sırtını yere getirmesin” diyen Muhammed anekdotlarını çokça biliyoruz/ duyuyoruz… Kendisine yardım eden kedileri ve (düşmanlarından saklandığı mağaranın girişini ören) örümcek gibi hayvanları “faydacı” bir yaklaşımla kodlayan peygamber bu yönüyle olumlu bir örnek olurken yenilen hayvanlara ve savaşlarda kullanılan hayvanlara bu yaklaşımı göstermemiştir… Kedinin ve (özellikle de) köpeğin girdiği eve meleğin girmeyeceğini savlayan bir kesim İslâmi anlayış, bu tavırla da keskin bir tenakuz yaşamaktadır… Zira, birçok İslâm ehli tarafından iddia edilen ve bu iddiada kutsal kitabın tanık gösterildiği/ evlere melek girmesine engel olan köpeği, tanrı; “Yedi Uyuyanlar” olayı ile önemsediğini insanoğluna tebliğ etmektedir aslında… Orada, tanrı tarafından seçilmiş yedi(kutsal) insanın yanında bir de seçilmiş köpek vardır…”Katmir” / “Kıtmir”de deniliyor… Amma ve de lâkin; Bunu yapan tanrı, kalkıyor; ve şöyle söylüyor: ““Dileseydik elbette onu bu ayetler sayesinde yüceltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevasının peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer. Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte ayetlerimizi yalanlayan toplumun durumu böyledir. ” –Âraf/ 176- Sözün encâm’ı… Snoptik bir bakışla; Görülen odur ki; dinlerin kendisini, / sembolize ettiği hayvanlar üzerinden anlatmaya çalışması ve ideolojisini hayvanlar üzerinden teşrih’i devam ettiği sürece, bu canlılara yönelik çelişkilerin ortadan kalkması, dolayısı ile (ruhban sınıfın) dinsel kesimi temsil eden erklerin bu konuya homojen bir destek sağlaması pek de mümkün değildir… “Savaş, generallere bırakılmayacak kadar ciddi bi iştir! ..” -
