Umuttu yaşatan bizleri,
inançtı daima yıkılmaz kılan....
inanç kaldı yerinde de;
umutlar çıktı yalan....
Sevgin koca bir yalan,
aşkın kara bir yılan,
Ne kaldı bana;
..
SEVGİ İNANÇ İŞİDİR
Baharı müjdeler o, sakın ha olmaz deme
Her şeyler Bir’le başlar, bir çiçekle yaz olur.
“Ol” demesi yeterli, eğer Rabbim isterse
Temmuz ayında bile, sular donar buz olur.
..
Örneğin Hinduizimde Brahmana bir inek vermek, mutlulukların en yücesidir ve nirvanaya giden yolun kendisidir. İnançlarda bir sınıf maddi olarak verir iken, bir sınıfta alır. Ve de nasipler eşitsiz dağıtılmıştır. Yoksulluk sabredilmesi gereken bir sınama olgusudur! Eğer sabır sınavını başarırsa cennete gideceği hüküm olunur.
Toplumu inançsal görünümlü düzenleyebilirsiniz. Ancak toplum yinede inançsal değil de, zorunlu olarak toplumsal nesnel kurallara göre işleyecektir. Siz isteseniz de istemeseniz de bu böyledir. Sizin topluma her inançsal müdahaleniz, bu yapı ile çatışma ve gerilimi oluşturur. Bu huzursuzluk aşılana değin epey çatışma yaşanır.
İnanç bazlı sandığınız toplumsal yapı, zorunlu olarak nesnel bazlı sürüp gidecektir. Ama halk olarak siz onu, ilahi ve inanç temelli ilişkiler sanmaya devam edeceksiniz. Farkında bile olmaksızın.
Bu tür çaba, halk olmanın bir ırasıdır ve doğasında vardır. Ama size reva görülen, toplumsal ve evrenselliği olmayan bir halk yaşantısı olacaktır. Toplumsal işleyişiniz (maddi olanakları sağlayış) yaşantınız ve refahın üretilip bölüşülmesi maddi temelli olacaktır. Ama halk olarak biz bunun bilincinde olmadığımız için, işler yanlışta gitse; ta ki canımıza tak edene dek, Tanrı korkusundan değiştirilmesini teklif dahi edemeyiz. Bu sürenleri öznellikle ve inançsal bir tavırla, düzen içindeki uygulama sanacağız.
..
36] Eğer kişi kendinizi öyle hissediyorsanız, kişi ve halk yaşamınız içinde kendinizi istediğiniz kadar öyle hissedebilirsiniz. Etnikçi hissedişle kişilerin topluma sağlayacakları ne bir sorumlulukları vardır, ne de bir işlevleri vardır. Ekmek pişiriyorsanız, doktorluk yapıyorsanız, gemi yüzdürüp, uçağı uçuruyorsanız, bir bilgiyi, nano teknolojiye çeviriyorsanız, vatan için toplumunuz için ölüyorsanız, başkasını sömürüp, sömürülüyorsanız, bunun etnik oluşunuzla, kendi hissinizle pek bir alakası yoktur.
Madem farklı aidiyetler özgürlüktür! Neden inançsal aidiyet eştirmeler, İnanırlarına farklılığı değil de, bir örneklemeyi güzel ahlak diye gösterirler? Çünkü olgu ve olaylarla hem geçici oluşla aynı kalmak, hem de değişmek zorundasınız. Ve inanç girişmesi toplumsak değildir. İnançların kendi doğası da, bir iç örnekliği gerektirir. Siz bir aidiyet içinde bulunur iken, başka bir aidiyet ilişkisi içinde olanların size, benim gibi düşün; dememesi adına, yani sizin dışınızdan olana diğer inançlara dek örneklenmemek adına da; kendi özgürlüğünüzü öne sürerek(iç kararlı durum) , farklı olanı savunur oluyorsunuz!
Aslında girişen davranışlar böyledir, hem tekleşmek isterler, hem ayrı ayrı yol alırlar. Bu işin doğasıdır. Toplumda üretim yapan bireyin kendisini öyle ya da böyle hissetmesinin hiçbir önemi yoktur. Bir elektriğin, bir otomobil motorunun davranışı, Dünya'nın her yerinde aynıdır. Dünya'nın her yerinde uzmanlar, benzer arızalara benzer yaklaşırlar. Sizin mesleğinize göre kendi, emek uzmanlığınız farklı olacaktır. Değilse aynı meslek uzmanlarının kendilerini halkçı anlamda, nasıl hissettiklerinin, inalca farklı oluşlarının hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Bunlar toplumun emek alanlarında istenir de değildir.
Oysa sosyal aidiyet eştirme insanı bir frekans kanala iliştirme ve bir osilasyonla (iliştirme kalıplarıyla) belirleme işidir. İnsanların sosyalce farklı aidiyeti tutumları (farklı frekanslar karışması) , birbiri ile tabucu nedenlerle giriştirilmeyeceğinden, bu öznelce sosyal çatışmacı iç dirençler, bir birine fren oluşla birbirini sönümledirler.
..
45-] Ve de bu halksak olacakla toplumla uyuşmazlıkları 'koy insan hakları içine', demedi sorumsuzluk mantığı ile hem kör dövüşü yapmaktalar, hem kayıkçı dövüşü yapmaktadırlar. Üstelikte sapla samanı da, alabildiğine karıştıran 'Tamekse at sepete' mantığı uygularlar. Etininse olacaktan inanç olacaktan, ne varsa, demokrasi içine, insan hakları içine atarlar. Halbuki insanların etniklik ve inançları olduğu için değil de, toplumlar olduğu için insanların sağlık, sigorta, eğitim vs. gibi karşılanır hakları vardırlar.
Toplumların bunları sağlayamadığı dönemlerde, bunlar hemen hemen hiç yoktu. Ama insanların etnikti inanç anlayışları hep vardı. Oysa etnik yapılar ya da inançlar; toplum olduğu için toplum için de var olan bir insan hakkı değildirler.
Bunlar, uygarlık var eden insanlığın, etkin eylemli süreç eşmeleri boyunca kullanımdı, gelip geçici bir yol durumudurlar. Çoğu sosyal haklar genelci insan hakları içinde bulunursa da, bu öznel kişisel sosyal grup hakları genelci bir hak gibi toplum alanın kullanım içinde sağlayıştı haklar düzeyinde görülmez. Kişinin de bu özeline, müdahil olmadıklarınca karışılmaz.
Böylesi toplumlar sözde öyle bir demokratik yapı içindedirler ki, buralarda toplumsal kültür yerine, halksak popüler kültürler yeğlenir. Ve aşırı etnik yapı içinde, aidiyetti tutumlu, özgürlükler (!) içinde olurlar. Öyle demokratiktirler (!) ki bir halk etnikçi yapı olan feodal yaşam, vahşice ve alabildiğine özgürlükle demokrasi içinde sürer! Feodalizm düzlemine denk olan töreler, gelenekler, hatta bunları halk bilincine mıhtı çakılmayla kazıyan TV dizilerini endamı aks ettirirdeler! Bunlardan sözde kimlikler oluşturulmaya başlarlar!
..
Hep riya, hep riya,
Gözlerden kalplere akmaya çalışan…
Hep çıkar, hep çıkar,
Menfaate yaklaşıp, menfaatsizden uzaklaşan…
Hep ben, hep ben,
..
Sen hiç avuçlarda erimemek için direnen
Bir kar tanesi gördün mü?
Bende senin yüreğinde eriyip yok olmamak için
O kar tanesi gibi direniyorum.
Sen hiç gökyüzünden inerken yere düşmemek için direnen
Yağmur damlası gördün mü?
Bende senin gözünden düşüp kaybolmamak için
..
Öyle sanıyorum ki, itibar insanın yaşamına yaşına müsavi bir grafik çizer. Başarı çizgisinin hızını suni çabalarla artırmak isteyenler ve görünüşte bunu sağlayarak güncel olanlar, esasında bir hak edilmişliğin vermiş olduğu mana huzuru ve bilincine asla ulaşamazlar. Elde edilen ünün peşinde, kendini tanımayan eksik bir kişilikle, paçavra gibi sürüklenerek giderler.
Saygın bir kişiliğin tarifi, çeşitli basın yayın yoluyla istenilen doğrultuda dayatılıp empoze edilirken, öz kültürüne yabancı yaşam biçimlerini icra ederek, ahlaksız ve saygısız seviyelerin benimsenmesi değil, bilakis asıl olan örfüne aslına nesline, inanç ve adabımuaşeretine yakışır ölçülü, edepli hareket etmektir. Gözde tanınır bir sima olmak adına, en temel ahlaki değerlerin, inanç ve kabullerin önemsenmeden yaldızlı fırsatlara kurban edilmesi ve bu ters akımın nimetlerinden yararlanırken, dürüstlüğe atıfla hamaset nutukları atılması acaba ne kadar samimi ve ne kadar gerçekçidir?
Neden bu sosyal dokunun bireyleri bildikleri halde kendi kültürel ve manevi değerleri yüceltmek için dişe dokunur çaba ve gayret sarf etmezler ve neden böylesine onurlu bir nefes gördüklerinde nefesleriyle güç atarak, dalgalar oluşturarak kendi medeniyetlerinde çığır açmazlar?
Beklide kanunları oluştururken örf anane ve toplumsal kabullerin, hassasiyetlerin pek dikkate alınmayışı, aykırılıkların yasal zemin bulmasına, normal sayılıp tanımlanmasına dahası bir kültürün kolaylıkla yozlaşmasına sebep teşkil ediyor!
..
seviyordum
seviyordum ama nasıl
neydi boyutu
hatırlattı bu gençler
ülkem gibi
direnen insanlar gibi
..
Halk da, toplumdaki laikliğin sosyal hayata getirilerini, getirinin nedenini bilmeden yaşar. Ve yaşayarak tüketir. Pek çok kişi bunun farkında olmayacaktır. Yapının temeli, kendi iradesi dışında, başlangıçta toplumsal hareket olarak belirmişti. Artık bütün yapılanma ve çözüm bu yapıya göre ve bu yapının içinde temellenecekti. Bunun değiştirilmesi, toplumsal yapı olmaktan çıkarılması, mümkün değildi. Toplumun dışında ne halk olur, Ya da evrensel bazda, halklar olabilir, neden bireyler olabiliyor. Ne zorunluluklarınızı bilebiliyorsunuz, ne de özgürleşip doğaya egemen olabiliyorsunuz.
Ve bile, bu toplumsal gerekliliği inançlar dayatıp belirlememişlerdir. İnançlar yapının dahli olmadığından, toplum inanç dışı sebeplerden var bulunduğundan, toplumsal çözüm ve üretimin nedeni de inançlar olamamaktadır. Yani sebebi kendi olmayan inançlar; toplumda çözümde kendisi olamıyordu.
İnsanlık, uzun bir toplumsal evrim süreci ve deneyimden sonra çekilen ıstırap ve acıların akan gözyaşı ve kanların pahasını, ancak köleci düzenin feodal düzene dönüşmesiyledir ki esaslı şekilde, elle tutulur çalışmasını düşünüp çözümlemeye girdiler.
İnançlar, halkın yaşamında, hala eskisine çok benzer biçimde vardır. Ama artık toplumlar yerlerini belirlemiş, ne olmaları, nasıl olmaları gerektiğini, acı tecrübe ile ve somut olarak bildiklerinden, laiklik toplumlarda bu belirlenim sonucunda vardır.
..
Artık sosyal birliğin gücü, ittifakın (yeni toplumun) gücü olmuştu. Saygılaşan bu idi. Kutsal kılınan bir etnik grubun hükmü hüviyeti değildir. Etnik birliklerin, hükmü hüviyeti sembolizmidir. Nesnel yasalar ve toplumsal ilişkilerin nesnellik bilincine varana değin, bu işlevler etkince sürecektir.
İlk tapınak (kamusal alan, ittifakların kesişim kümesi) kutsal kararlardan birisi; eskiden meşru olan etnikçi grup içi totem cinsel ilişkilerin yasaklanmasıdır. Şimdi eski totem aidiyet kimliği cinsel ilişki yasağı ile olumlanmıştı. Karşı ittifaktan cinsel temas sağlanacaktı. Bu ittifakın ilan yolu ile kardeşleşme girişmesi ve tapınak totem kült aidiyetliği hüviyeti idi. Tapınakta bu kararları alan sözün gelişi gruplara ait şamanlar ve grup yöneticileri, aldıkları bu yeni düzenleşme kararları ile kendileri de kutsal kişiler olma yansımasını, zımnen ittifaka yansıtıyorlardı. Tapınak manevi cebir ve otorite olarak kişiler üzerine yansımaya başladı. Grupların meşru yöneticileri ittifakları kararlaştırmakla, bir çeşit ittifak birliği meclisi oluyorlardı. Tapınak da meclis çatısı olmanın hükmü maneviye sini taşıyordu.
İttifaktaki her bir gruba ait, öneri ve düzenleşme fikri, o grup toteminin; insanları ve çevreyi düzenleme kararı oluyordu. Bu etnik totemler, çok daha sonra somut bir düzenleyiciler olaraktan temsillilikle tapınaklara konmaya başladı. Artık tapınaklar, putların panteon alanı da olup çıkmıştı. Panteon totemleri sembolizmi bir düzenleyen işlevleşmesi ile ilahlar olarak sembolize edilecekti. Kutsal totemin, klan sosyal birliğine buyuran gücü, şimdi ilah olmakla, ittifakların düzenleşmesinde kararlar alan, bu düzenleşme kararlarını, başka ilahlarla (etnik totemlerle) paylaşmak zorunda olan bir sembol işlevdi. Artık yeni ahlak ve yeni düzenleşmeler bu ilahların her birinin kendi düzenleşme alanı işinde; “ ihsası ittifak, reyleri” olarak, ortaya konacaktı.
Girişen bütün birleşmeler, gel git hareketleri sonunda, bir ortak oluşmalar bileşeninde endeksleşmek ve endekse göre, davranış koymak zorundadır. Yani bir oluşma diğer oluşmalara bağlı olarak, değişip dönüşüp, devinimler oluşmasını ortaya koyacaktır. Bu zorunluluktur. Bileşen güçlerin, her birinin ayrı ayrı, ittifaka kattıkları enerjilerinin aritmetik toplamı ile devinememesi kuramıdır. İşte bu yüzdendir ki sosyal birlik güç, birleşmenin; grup olmanın hareketini ve grupça paylaşılan düşünce devinmesini ve yine grup kültürünü ve grupça yaşam girişmelerini üreten, bileşkeyi ortaya koymak zorundaydılar. Böylesi ortaya konacak bileşkenin endeksi de, totem tabu güç meşrulaşma yaptırım olumlamasıdır.
..
Çünkü karşı totemli toplumla münasebetini ancak böyle içe sindirir olabiliyordu. Etnik, totemci, sosyal yaşantılaşma anlayışının, şimdiki yeni olan toplumsal yasal zorunluluğa baskınlığındandı bu türden kurumlaşmalar. O günlerde yeni yeni belirip biçimlenen toplumsal yasal zorunluluğun belirmesini ve böylesi geçiş ritüellerini bu türden kutsallık anlayışları ile legal ize edip, ancak algılayabiliyorlardı.
Ama bu algılama eğilimlerinin ve mantık oluşturma tutumlarının yasal olumlamasını ortaya koyuyorlardı. Ve eski sosyal tutumlu alışmalarının, şimdiki zorunlu girilen yolla çatışması ile çatışmaların aşılması çaresi ihdas edilip, yeni toplumsal kurumlar oluşturuluyordu.
Toplumlar, bunlara benzer binlerce ahlakı tutumlaşırları, bunların kurumlaştırılması sürecinden geçmiştirler. Süreçler gel git hareketleri yüzünden hemen oturmuyordu. Yıllarca sürebiliyordu. Her toplumda benzer durumlar, farklı biçimle; 2x5=10 eder gibi aynı şekilde anlaşılmıyordu. Ve yine kurumlaştırılan ve ahlakileştirilen aidiyet tutumlarından biride sütkardeşliklerdir. Sünnet olmak, kirvelik gibi anlayışlar o günlerin çok hayati ilişki biçimi idi. Bu kurumlar sizin resmi, yasal statünüzü, hak ve sorumluluklar alışınızı, belirliyordular.
Söz gelimi, sütkardeşlik statüsü, bir toplumda normlaşırken, sizin resmi ve ahlaki yasal evlilik yasağınızın oluşmasını belirlerdi. Yani sütkardeşinizle evlenemezdiniz. Eski İsrail gibi İbrani toplumlarında ise sütkardeşliği evliliğinizin yasal oluşunun meşruiyeti bir olumlamasıdır.
..
Bu aidiyet girişmeler, hem etnik, hem ittifak özelliği taşıyan tanrıça (İnanna'nın) göğsünde süt içme ile temsil ediliyordu. Yeni aidiyetliği, etnik halklar; bu sembol dönüşme üzerinden, kavrayıp anlıyorlardı. İnanna hem ata totem inancını kendinde toplamış, bir inanç riti idi.
Hem de yeni toplumun (etnik birleşmelerin) bir sembol geçiştirme ve dönüştürme meşruiyetlik anlama ilişkisi, yasa (ve töre) işlevli idi. İnanna verimlilik ve bolluktu. Bu anlayışla ittifak eden toplum teşkilatlandıkça verimlileşiyordu da.
Bu yüzden etnik ırki kimliklerle toplumsal aidiyetler, farklı simge veriler üzerinde işlerlik kazanırlardı. Toplumsal sözleşme olanla, siyasal sosyal sözleşme olan karıştırılmamalıdır. Toplumsal olan, temel, asli ve işler olandır. Şimdilerde, Sosyal siyasal sözleşmeler, toplumsal sözleşmenin üzerine olan, bir lüks tüketimdir. Lükslerde zararlı işlemeye başladıkça tasarruf edilirdir.
Siyasi sözleşme, hiçbir toplumsal üretme ve ilişkilenmenin lazım oluru değildir. Örneğin traktör süren biri ile rotatifleri çalıştıran birinin etnik kimliği, hiç gerekli olmayan bir lafazanlıktır. O rotatifin, ya da traktörün icadı için, çalıştırılması için, üretimin yapılması için, etnik kimlikli olmak, aklın ucunda bile geçer olgu değildir. Ve yine toplumsal üretimlerin, bu ilişkileniş işlevleşmesi içinde, hiç bir etnik özelliğinizin esamisi okunur değildir. Sadece düşünür, eylem yapar, deneyimli insan olmak yeterdi.
..
Anılması imkansız anılardan kaçar gibi mi
Durmadan tekrarladığımın dudağıma yapışması mı
Sorular soru değil mi
Bir saygı duruşu eskiyen her şeye
Altını kırmızıyla çizdiğim kitaplar kaybolduğundan beri
Yitirdi gerçek hükmünü bende
Bir çingenenin terli kirli sıkıca kapalı elinde, falını bekleyen bakla gibi bak
..
(Hem) Daha güzeldir masalların gerçeği.
-
Eh, her ne akla hizmet ise
Bir inanca dayalı ‘Ölürsem”i;
'İnancım, azmim, öz bilincim
Ve umut yokkenki bitmeyen artan ilerleyişler'
..
Güzelliğinde Türkiye’m, coğrafyanı onurlandıran
Kıtalar iklimleriyle muhabbet dolu…
Güzelliğinde Türkiye’m, uygarlığını onurlandıran
Komşuluklar hayranlığıyla muhabbet dolu…
Güzelliğinde Türkiye’m, tarihini onurlandıran
..
'Çalışmakla inanç mükemmelleşir ve çalışmadan inanmak boştur
(ölüdür) * (s. 26) .
'Ne kadar saçma veya ilim dışı olursa olsun hemen hemen her metod bazılarına yardımcı olur' (s. 26) .
'Alışkanlıklarımız yanlış olunca düşünce ve açıklamalarımız da ona bağlı olarak yanlış olacaktır' (s. 32) .
..
Hiç bir etnik kültür, toplumsal girişmedikçe, kendini ezberlemekten, kendisini tekrar etmekten ötürü, yine kendisini aşamaz. Törece aşamaz, inançça aşamaz, sanatça aşamaz, bilgice aşamaz, üretimin geliştirilmesince ve üretimin paylaştırılıcınca aşamaz.
Yine toplumsal unsurlar etnik yapılarını aşarak, etnik kalamadıkları için, toplumsal eğilimli olmuşlardır. Ve yine bilim, bilgi, araştırma geliştirme etkinliği yürütemeyen yapılar; gelişme ve değişme olgusuyla var olmazlar. Etnik yapılar isteseler de bunu yapmaya muktedir olamayan; mevcudu muhafaza eden, kalıp yapılar olduğundan, gerici ve gelişemezdir.
Bilgi üretemeyen hiç bir yapı gelişip kalımlı olamaz. Kendisini yenileyemez. Yine etnik yapılar, bilim ve bilgi üretmez olacaklarından, dil ve kültürlerinin bilimsel enstitülerle desteklenmesi dahi, bu atıl kısırlığı tekrar etmekten öte gitmeyecektir. Etnik yapılar, toplumu ve toplumsal olanı, insanı ve insanlık tarihini hiç de göremeyeceğinden, kendi narsisliği ile kendi baskısını yaşayacaktır.
Gelişmiş toplumlar, etnik yapı değil, toplumsal yapı ve toplumsal kültür ve toplumsal inanışlarla üreten, devingenliklerdir. Örneğin güncel iki toplumu kıyaslayalım. Biri gelişmiş olsun, diğeri de gelişmemiş toplum olsun.
..
Zan
Zan nedir? Bilmek nedir?
Bir konuda yanıldığını anlayan birinin “Ben öyle zannediyordum! ” demesiyle, “Ben öyle biliyordum! ” demesi aynı manaya çıkmaz! Birinde bilgi yanlışlığı var, diğeri zaten bilgi bile değil, zan! Zan, sanmak; zan, bilmek değil. Zan kesin olmayan bir kanaati ifade eder! Bilgi ise zandan ayrı olarak kesinlik ifade eder. İkisinde de yanılgı olması muhtemel ama zanda yanılmakla bilgide yanılmak aynı değildir. Bilgide yanılgıyı muhtemel, zanda yanılmayı ise doğru bulmam. Yani bir şeyi yanlış bilmek, yanlış zandan daha hafiftir sonuç açısından! Düşünsenize! Hakim zanla karar verse, şahitler zanna dayanıp ifade verse neler olur? Bilgide yanılmak olmaz mı elbet olur ama zan gibi sanmakla olmaz bilgide yanılmak! Zaten gerçekten bilinçli olanların yanılgıları zanla yanılanlardan daha az ve daha kolay yanlışın fark edilip, düzeltilmesi. Zanda bu nerdeyse imkansız! Bir yerde bir suç işlense! Zanlılar ifadeye çağırılır ve sorgulanır! Ama zanlılar, sadece zan ile suçlanamaz! Burada zannın ne işe yaradığını da görebiliriz! Zan aslında kılavuzluk eder bilince! İnsan önce zanneder, sonra bilinç edinince zan kalkar, bilinç gelir. Zan ile kalan asla hakiki bilince erişemez! Bilinç için zan olan her şey didik didik incelenmelidir! Akıl, vicdan kabul edince zan kalktığında bilinç gelirse, bu bilinç olarak sunulabilir. Bakın yanlış, doğru ikileminde bilinç olan şeyler her ikisi de olabilir! Önemli olan zanda kalmasın, bilinç olsun. Yani zanlı, yargılanır ki zan, bilinç olsun. Yargıda isabet olur, olmaz! Orası ayrı.
..
Özgür ve mutlu yaşamı amaçlamış toplumlar, kendilerine kurulan tuzakların farkında olmalılar. Aksi halde, tüm eylem ve hareketlerine vurulacak prangalardan kendilerini kurtaramazlar.
Eskimiş, köhne düşünceleri, en yeni ve en yararlı bilinç unsurlarıymış gibi dayatarak sonuç almağa çalışanlar, amaçlarına uygun rejimler yaratmak isterler.
Bunun bir sınıfsal hegemonya olacağının farkında olmalıdır aydın kafalar ve yüzler.
Özgürlük ve uygar yaşam, en verimsiz çölümsü toprakları yeşilin en güzeline dönüştürerek, nimetin en yararlısını elde etmekle sağlanır ancak. Bu da aklın ve bilincin şahlanışıyla, devinimin en yüksek düzeye çıkarılmasıyla mümkündür.
..



