Hanifi Kara Antoloji.com

Elbistanlı ve emekli okul müdürüyüm.

Türkiye Yazarlar Birliği üyesi ve Kültür ve Turizm Bakanlığında kayıtlı Halk Şâiri'yim.

Şiirlerim ve yazılarım başta Türkiye Gazetesi olmak üzere Elbistan'ın Sesi, Elbistan Posta, Haber Elbistan, Kaynarca, Bizim Elbistan, İkinci Fecir, Gaziantep/Doğuç, Kahramanmaraş/Akdeniz ve Kahramanmaraş Gazetesi'nde, ayrıca dergilerden Dolunay, Hakses, Sevgi Seli, Bizim Ece, Şardağı, Bizim Kalemler, Bir Tebessüm, Somuncu Baba ve Kumru... gibi dergilerde yayınlandı/yayınlanıyor.

Her derecede ödül aldım ve çok sayıda şiir şölenine katıldım/katılıyorum.
..

Devamını Oku
  • aşk

    08.11.2008 - 10:11

    AŞK ve SEVGİ ÜZERİNE

    Aşk, sözlükte; şiddetli ve aşırı sevgi, bir kimsenin kendisini tamâmen sevdiğine vermesi, sevgilisinden başka güzel görmeyecek kadar ona düşkün olması anlamına gelir.

    Ayrıca aşk kelimesinin sarmaşık mânâsına gelen “aşeka” ile de yakından ilgili olduğu belirtilir. Buna göre sarmaşık bulunduğu yeri nasıl kaplarsa, aşk da girdiği kalbi, hatta bütün vücudu öylece kaplar.

    Şöyle ki, sarmaşığın kuşattığı ağacın suyunu emmesi, onu soldurup zayıflatması ve bâzen kurutması gibi aşırı sevgi de sevdiğinden başkasıyla ilişiğini kestiği, onu sarartıp soldurduğu için bu duyguya aşk denilmiştir.

    Aşk; mecâzî ve hakikî olmak üzere ikiye ayrılır. İnsanlara karşı duyulan geçici olan aşka mecâzî, Allah’a karşı duyulan ve ebedî olan aşka ise hakikî aşk denir.

    Mutasavvıflara göre hakikî aşka ve gerçek sevgiye karşı herkeste istidat yoktur. İşte mecâzî aşkın yeri ve önemi burada ortaya çıkıyor.

    Tasavvuf da ki mecâzî aşk, güzelden güzelliğe, fertten cemiyete, mânâdan zâhire, kuldan Hakk’a, eserden müessire, başka bir ifâde ile, “çokluktan birliğe” doğru giden bir yol kabul edilir. Onun içindir ki, -şehvetsiz olmak şartıyla- geçici sevgilerin hepsi de hoş karşılanır.

    İnsan, her hangi bir insanı severse, bu sevgi onu gerçek sevgiye hazırlar, onun gerçek aşka karşı istidâdını artırır. Bunun neticesinde de geçici sevgi hakikî sevgiye dönüşebilir. Bu bakımdan mutasavvıflar zâhirî ve mecâzî aşkı, hakikî aşka götüren bir yol, bir köprü veya bir geçit olarak kabul ederler.

    Âşık edebiyatında ise aşkın, “evveli melâmet, sonu nedâmet”tir. Ancak dünyadan vazgeçilebileceği halde sevgiliden vazgeçilemez. “ Bana yârden geç diyorlar, nasıl geç’em ben o yârden.”, “Bana yâr gerekir, dünya gerekmez.”

    Sevgili âşığın meylini anlayınca huma kuşu gibi yükseklerde uçar ve âşığı kendisinden uzak tutar.

    Aşk insanı Mecnûn gibi dağlara, çöllere salar, Ferhat gibi dağları deldirir. Öyle ki aşkın ıstırabı, âşığa zevk verir. Aşk derdinin çâresini tabipler bilmez.

    Bakınız konumuzla ilgili bir beytinde Kayseri’li âşık Seyrânî ne diyor.

    “Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş
    Kıyâmete kadar sökülmez imiş”

    Dinimizde, özelliklede tasavvufta sevmeye ve sevilmeye büyük bir önem verilmiştir. Bir hadis-i şerifte “Siz imân etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş sayılmazsınız...” tâlimatıyla âdeta birbirimizi, tüm insanları, canlı ve cansız her şeyi sevmemiz emredilmiştir. İşte bu yüzdendir ki “yaratılmışı severiz, yaratandan ötürü” beyti Yunus Emre’nin diliyle bir kural haline gelmiştir.

    Yine “Aşk, ruhta oluşan bir duygudur. Ne din tarafından reddedilir, ne de yasalarca yasaklanabilir...”

    Ayrıca “ilgi, bilgi ve sevgi”nin toplumun harcı olduğunu bildiğimiz gibi, “Sevmek zarûret, sevilmek imtiyazdır.” kuralını da asla aklımızdan çıkarmayalım diye düşünüyorum.

    Güzel at, güzele oku
    Vurmak zordur gönlü toku
    Güzeli, güzelce oku
    Sev ki, sevilen olasın...

    Bol sevgili, az nefretli günlerde buluşmak dileğiyle...

    Hoşça ve dostça kalınız...

    Hanifi KARA

  • ölüm

    08.11.2008 - 08:46

    HAYAT ve ÖLÜM ÜZERİNE

    “Ecel geldi cihâna
    Baş ağrısı bahâne.”

    Bu dünyaya gelip gelmemek elimizde olmadığı gibi, zamanı gelince ecel şerbetini içip içmemekte elimizde değil.

    Zîra, her yapılan yıkılır, her yeni eskir, her topluluk dağılır ve her doğan ölür.

    Doğdun başladı sarma, bir gün bitecek yumak
    Hayat her an ölümle, iç içe akan ırmak...

    O halde hayat nedir?

    Bu dünya hayatı, bir soru ile başlar, bir soru ile biter. İlk soru; “adını ne koydunuz? ”, Son soru; “merhumu nasıl bilirsiniz? ”

    Rabb’im böyle yaratmış, gereklidir bir fâil
    Rahimden ebe alır, dünyadansa Azrail...

    “Hayat, ezanla namaz arasıdır.” Doğan çocuğun sağ kulağına ezan, sol kulağına kâmet getirilir ki, geriye cenaze namazın kaldı, “ona göre yaşa” demektir.

    Başka bir ifade ile “hayat, iman ve tebliğdir.”

    “İmandır o cevher ki, ilâhi ne büyüktür
    İmansız olan paslı yürek, sînede yüktür.”

    Tebliğ ise, Allah’la kul arasındaki tüm engelleri kaldırmak, başta nefis olmak üzere bütün kötülüklerle ömür boyu mücâdele etmektir.

    Hayat, güzel şeyleri hayata hâkim kılma çabasıdır.

    Bir hayat, başka bir hayata asla “pusu” kurmamalı.

    Ölüm yok olmak değil, yeni bir hayatın başlangıcıdır.

    Ölüm, dostu dosta kavuşturan “köprü”dür. Kulu, yaratanına o kavuşturur.

    Ölüm, dünya meşakkatlerinden “terhis” olmak demektir.

    Ölüm, iyilerle-kötüleri ayıran yol ayrımıdır.

    Ölüm, ders almak isteyenler için en güzel “vaaz”dır.

    “Her canlı ölümü tadacak, ölüm ırmağı her eve uğrayacaktır.”

    Her insan bir kere ölür, bir daha ölmemek üzere...

    Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat iki şey istisna: ihtiyarlık ve ölüm.

    “Madem ki ölümü öldüremiyoruz, kabir kapısını kapayamıyoruz” o halde o güne hazırlıklı olalım.

    Kabir ehli âdeta, kendi hal diliyle, “bizde gezerdik sizin gibi, sizde gelirsiniz bizim gibi” diyerek yaşayanları ikaz etmektedir. Hepimiz “Allah’tan geldik, yine O’na döneceğiz”,“Ana rahminden geldik pazara, bir kefen aldık döndük mezara.” Bu dönüş ya iman, ya da küfür yükü ile olacaktır. İmanın karşılığı cennet, küfrün karşılığı ise cehennemdir. Bir insan, ya bu dünyada temizlenecek, ya da cehennemde temizlendikten sonra cennete girecektir. Çünkü, cennet temizlerin yeridir...

    Kimse bilmez o anı, eceli bağlamaz
    Hayat dediğin ne ki, çabuk solan bir kumaş...

    Bir kişi ölünce gerçekten “er kişi” ya da “hatun kişi” dedirtebiliyorsa o kişi için, bu büyük bir rütbedir. İnsan vardır doğar, büyür ve ölür.

    Zâten hayatın özü, “ölmeden ölmek, öldüğü halde ölmemek” demek değil midir?

    Ölünce insanoğlu, geride yoksa eser
    Defteri rafa kalkar, kalemi ona küser...

    Bir insan için, öldüğü zaman güzel bir miras bırakmak, belki de hiç ölmemekten daha hayırlıdır.

    Akıllı insan, ölüme ve onunla başlayan hayata hazırlıklı olan insandır…

    Hanifi KARA

Toplam 2 mesaj bulundu

TÜM YAZILANLAR