MAYIS ŞİİRLERİ

MAYIS ŞİİRLERİ

Mehmet Akif Ersoy

Binbaşı Ömer Lûtfi Bey kardeşimize

«Biraz da kahveye çıksak...» demişti arkadaşım.
O doğru söylemiş amma ben eğri anlamışım:
Mahalle kahvesi nerden de geçti zihnimden?
Bakılsa geçmemeliymiş... Bilir miyim onu ben?
Mahalle kahvesi... Berlin... Münâsebet mi dedin!
..

Devamını Oku
Sinan Karakaş

Hedi hedi berf dıbarı, ser bê kesı gündıme,
Gelo çıma bavernakın, dert bê kesı gündıme,

Gelo bê kes bırçi mayı, wi halıme çı halê,
Zaro zıçıme dınalı, gışt nexeşe lı malê,

Tü diyaxü, ez bawıxü, axa ne bun bremın,
..

Devamını Oku
Sinan Karakaş

Zaroka gışt, bırçine, jı destı van tışt nayı,........Çocukların hepisi aç, ellerinden bir şey gelmiyor,
Hestiya dıkelini, dıbe çı bıkım dayı,.................Kemik kaynatıyorlar, ne yapayım diyor anne,
Çı bıkım çı bıkım çı bıkım dayı, hayı hayı,........Ne yapayım ne yapayım ne yapayım ah ah,
Çıma kes me pırs naki, çıma malame nayı,...Niçin kimse bizi sormuyor, niçin bize gelmiyorlar,
Konı me rakırıne, zaro lı erdı mayı,..................Evimizi kaldırmışlar, çocuklar yerde kalmış,
Zaro lı erdı mayı, hayı hayı lı hayı.....................Çocuklar yerde kalmış, vah vah vah,
Destı bawo hun buye, hers lı ber çawı viye,...Babanın elleri kan, gözlerinde göz yaşı,
..

Devamını Oku
Kerim Tunç

Sus(a) mamız cennette Kevser şerbetinden içmek duasında olduğumuz içindir. Yoksa sus(a) mayı bildiği gibi bu dil, sus(a) mamayı da bilir.

12.07.15.Konya
..

Devamını Oku
Sinan Karakaş

Vez dıkirım yemman yemman,...........................Haykırırım imdat imdat,
Ew çı halı xırab zeman,.......................................Bu nasıl durumdur, zaman kötü,
Destı zalım mayı derman,...................................Derman zalimin elinde,

Bawo yemman, yemman yemman,...................İmdat baba imdat imdat
Dayı yemman, yemman yemman.,...................İmdat anne imdat imdat,

..

Devamını Oku
A. Esra Yalazan

Beyaz porselen kâsede yakut kırıntıları gibi ışıldayan nar tanelerini seyre daldığımda hiç görmediğim hâlde şefkatli kız kardeş kadar tanıdık olan bir kentte kaybolmak istedim. Battaniyenin altında titrerken ılık bir Akdeniz şehrinin hayaline düşmemin sebebi, sadece pencereden sızan lodosun yanık yanık bal kokan esintisi değildi. Günlerdir başucumda camii avlusundaki miskin güvercin sessizliğiyle duran İskenderiye’nin ilk cümleleriydi dost evinde hissettiren: “Benim hayalimde İskenderiye’ye giden tren yavaş bir trendi ve orada zamanın hiçbir önemi yoktu. Ben bu treni liman kentine doğru sakince salınan, açık pencerelerinden sıcağın ve güneşin nüfuz ettiği, koridorlarında sineklerin ve toz zerreciklerinin dolaştığı, yolcuların varış noktalarına ulaşıp ulaşmamayı neredeyse umursamadan uyuya kaldıkları bir sıra demiryolu vagonu olarak resmetmiştim.”

Akdeniz üçlemesinin yazarı gazeteci Nicholas Woodsworth, kayıp bir “zaman gezgini” gibi anlattığı gerçek hikâyesine böyle başlıyordu. Daha ilk cümlelerinde karşısındakinden etkilendiğini gizlemeyen cilveli bir kadın edasıyla “Ben bu adamla Akdeniz’i eğlenerek, öğrenerek, okuma hazzını yaşayarak dolaşırım” dedirten kışkırtıcı anlatımı oldu.

Yazar trendeki yol arkadaşına Akdeniz’in doğu kıyılarında dolaşmasının gerçek sebebinin izah edemiyordu. Kendisine ait gerçek bir tarihi olmadığı için Akdeniz’in ona bir tarih armağan etmesini istiyordu aslında. Woodsworth, yaşam stili dergilerindeki Provence yazılarının “lavanta, keçi peyniri” duygusallığıyla anlatmamıştı bu şehri gerçekten. Akdeniz’deki liman şehirlerinin kendilerine has duygusal yaşantısını, insanların etraflarındaki basit şeylerle kurduğu akrabalığı, asırlar boyunca itinayla korunan görünmez alışkınlıkları hissedebilmişti. Böylece derin vadimin kuytularında dinlenen çok tanıdık bir ürpertiyi merhametli sözcükleriyle uyandırdı: “Limandaki hayatın içinde esen o bozulma ve çöküş havasında karşı konulmaz bulduğum bir şeyler vardı beraberinde pişmanlık ve çoktan yok olup gitmiş ve artık geri gelmeyecek şeylerin esintisini getiriyordu.”

Bir bakıma benim de aradığım “kayıp hazine” buna benzer ifadelerin arasında gizleniyordu. Anlattıklarında, meltemlerle salınan palmiye ağaçlarından, seyyar satıcıların, gecenin soğuğunda battaniyelere sarıldığı kabalalık pazarlardan, eklektik bir oryantalizmle tekrar inşa edilmiş “yeni bir şehirden” fazlasını gördüm. Bir şehri keşfetmek, estetik ameliyatlar geçirdiği hâlde çökmüş bir kadına acıyarak bakmaya benzememeli, dedim kendime. Böyle acı turunç kokan bir yolculukta, asırlardır üst üste yığılmış farklı kültürlerin, rıhtım kahvelerinde dilden dile aktarılarak çoğalan hikâyelerin, efsanevi aşkların daha anlamlı bir karşılığı olmalıydı hayatımızda.
..

Devamını Oku
Şêxmûs Tayfûr

were rindê,were çav deryayê,
li bin şewata dil,
li hêviya hêvîdara me,
were ey şerpîna avrêla
xunava bihara derengmayî,
ew çûkên qefilandî,
di riya evînê de
..

Devamını Oku
Ahmet Baygümüş

Ez çûm tu mayî
Çûyîna min mayîna te bû
Di lêvên min de navê te
Di destên min de desmala te
Di dilên minde kesera te ma
Ez çûm tu mayî
Çûyîna min mayîna te bû
..

Devamını Oku
Refah Torlak

“ ENAYİ “ /… Hicviye

İçten içe dağılmış, kendini sanır şayi
Her sözünde pot kırar, sanki salaklık bayi
Kafasının içi boş, beynini etmiş zayi
Mecnundur o dolanır, arar durur enayi

..

Devamını Oku
Ahmet Baygümüş

Roj îro zû derket
Ê dereng mayî ez bûm
Hatim ji şeva bênamus
Vemirî ronîya cavên min
Ji zordestîya bêbexta
Ey dilê min
Guh nede ên ku dikenin
..

Devamını Oku